Aydın Engin

Yanan cami mi, ülke mi?

10 Aralık 2015 Perşembe

Diyarbakır’ın anıt eserlerinden Kurşunlu Camii yandı, neredeyse kül oldu. Ayakta kalan duvarları mermi izleriyle delik deşik. Aynı duvarlar vicdanları kanatırcasına kapkara.
Kurşunlu Camii’nin aynasında Türkiye’nin Kürt illerinin günübirlik gerçeği yansıyor. Günlük bilanço korkunç. Ölüm haberleri birbirini izliyor, birbirine eklemleniyor. Çetelesini tutmak bile çaba gerektiriyor.
Polis, asker, gerilla, Kürt, Türk…
Ülke evlatlarını, devlet yurttaşlarını yitiriyor.
Sorun çoktaaan “Kurşunlu Camii’ni kim yaktı. PKK’nin kentlerdeki gençlik kolu YDG-H örgütlenmesi mi, Esedullah timi filan gibi cihatçı adlarla kendini tanımlayan özel harekâtçı devlet memurları mı” sorusunun ötesine geçti.
Cumhurbaşkanı’nın bilmem kaçıncı muhtarlar toplantısında yanan cami için mütedeyyin vatandaşları intikam cihadına çağırdığı konuşmalar bile anlamını, önemini yitirmek üzere. Devletin tepesindeki zatın savaş kışkırtıcılığından başka hiçbir anlama gelmeyecek sözleri zaten artık bu ülke siyaseti için sıradan, günlük bir olgu.
Kısaca “Kürt sorunu” denilen ve herkesin kendi meşrebi, algı gücü, analiz yetisince kavrayıp tanımladığı sorun artık tek tek olaylara bakmanın, cevabı verilse bile sonucu etkilemeyecek, derde derman olmayacak soruların ötesine geçilmesi zorunlu bir eşiğe geldi.
Yanan Kurşunlu Camii değil ülke, ülkemiz, ortak vatanımız, Türkiye!..
Bölgenin her yerinde, bir ilçede ya da il merkezinde ilan edilen sokağa çıkma yasağı kaldırılırken başka il ve ilçelerde beşi, altısı birden ilan ediliyor. Kepenk kapatma “demokratik bir protesto eylemi” olmaktan çoktan çıkmış; canını kurtarmak, kim vurduya gitmemek için günlük ekmek parasından zorunlu vazgeçişe dönüşmüş.
Özel eğitilmiş özel harekâtçılar Kürt öldürerek mübarek cihat eylemi sürdürdüklerine inanırken sıradan polisler taşeron inşaat müteahhidinin işçileri gibi “hendek kapatma” işine koşuluyor; kazılan hendeklerin önüne ardına yığılan kaldırım taşların ardında mevzilenen eli silahlı gençler kendilerini sanki Paris 1789’da ya da Petrograd 1917’de sanmanın romantizmini yaşıyorlar. Mermi sıkıp vurmayı, sıkılan mermiyle vurulmayı da içeren kanlı bir romantizm…
Türkiye’nin doğusu, güneydoğusu tam da böyle. Acemice de olsa çizmeye çalıştığım tablonun çoook eksiği var ve hiç fazlası yok.
Peki Türkiye’nin batısı, güneybatısı, kuzeybatısı, ortası, kıyısı, kenarı nasıl?
Buralarda yaşayan Türklerin, Kürtlerin günübirlik yaşamlarında değişen ne?
Ya da herhangi bir değişiklik var mı?
Yoksa tribüne oturup çekirdek çıtlatarak alanda kan ter içinde kapışanları seyredenler gibi mi?
Aynı ülkedeyiz ve bu ülkenin doğusu, güneydoğusu kanarken, yanarken, ölüm kol gezerken; ülkenin batısı kuzeyiyle, güneyiyle seyrediyor; kılını bile kıpırdatmadan seyrediyor. Oysa doğuda savaş var; batıda savaş kapıda…
Batı seyretmenin rehaveti ve aymazlığını sürdürürse, savaşı barışa, kalıcı barışa döndürmek için davranmazsa üstteki cümle kısalacak:
“Ülkede iç savaş var”a dönüşecek…  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

25 ay 13 gün sonra 16 Ağustos 2018