Barış Doster

Dindar anayasa ve tarihsel saflaşma

06 Ekim 2021 Çarşamba

Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu Başkanvekili ve TBMM’nin eski başkanı İsmail Kahraman, yeni anayasa çağrısında bulunurken “Değişmez maddeler anayasaya konmamalı. 1924, 1961, 1982 gibi ‘dindar bir anayasa’ olmalı” dedi. İktidar partisinin eski Tokat milletvekili Resul Tosun da geçen haftalarda, laikliğin anayasadan çıkarılması isteğini yinelemişti. Her ne kadar her iki siyasetçi hakkında, iktidar sözcüleri, “Partimizi bağlamaz, kişisel görüşleridir” deseler de mesele o kadar basit değil. Genel başkan kadar olmasa bile, parti sözcüsü kadar olmasa bile, partinin genel sekreteri, grup başkan vekili kadar olmasa bile, bu sözler de bir ölçüde partiyi bağlar. Hele de Kahraman’ın mevcut konumu, önceki görevi dikkate alınırsa...  

Aslında her iki siyasetçinin bu çıkışı, bizlerin yıllardır savunduğu, “Anayasa, sıradan bir yasa değildir. Kurucu metindir. Temel belgedir. İdeolojiktir. Devletin kuruluş felsefesini, stratejik yönelimini içerir” şeklindeki tezi doğruluyor. Siyasal İslamcıların, yanlarına etnik ayrılıkçıları, numaracı cumhuriyetçileri, liberalleri, liberal solu da (ne demekse) alarak savunageldikleri “Anayasa ideolojisiz olsun. Teknik bir metin olsun” şeklindeki tezi, usulden ve esastan çürütüyor. İdeolojisiz anayasa istemenin, yumurtasız omlet yapmaya kalkışmaktan farksız olduğunu kanıtlıyor.  

Dahası var. Her devletin anayasası, o devletin, o milletin, tarihsel, siyasal, ideolojik, toplumsal, iktisadi, kültürel, hukuksal, örgütsel birikimini, deneyimini yansıtır. Hedeflerini, önceliklerini, yönelimlerini, beklentilerini içerir. O nedenle bu metne anayasa denir, toplum sözleşmesi olarak da anılır ve silahla korunur. Çünkü devlet demek, hukuk demektir. Hukuk da ideolojilerden, sınıfsal çelişkilerden bağımsız değildir. Hukuku uygulamak için de egemenlik, otorite ve müeyyide şarttır. Mao Zedung’un, “İktidar namlunun ucundadır” sözü, bu yalın gerçeği yansıtır.  

TÜRKİYE’NİN 150 YILLIK SAFLAŞMASI  

Şu gerçeği kabul edelim: Ülkemizin siyasal yapısı ve siyaset kültürü, hangi parti olursa olsun, tek adamı yüceltmeye, devlet - iktidar gücünü o tek adamın kullanmasını, devlet aygıtının, kamu otoritesinin ürettiği rantı o tek adamın dağıtmasını teşvik etmeye ve alkışlamaya yatkındır. Türkiye’nin anayasa, seçim, parlamento deneyimi güçlü olmasına, Cumhuriyet öncesine, Birinci Meşrutiyet (1876) dönemine dek uzanmasına rağmen siyasal ve toplumsal yaşamdaki tek adam yaklaşımı, aradan geçen uzun zamana karşın yeterince kırılmamıştır.  

Bu nedenle, özellikle sağcı liderler, başbakanı oldukları tek parti hükümetine, arkalarındaki Meclis çoğunluğuna rağmen hep yetkilerinin azlığından yakınmışlardır. Hızlı, etkili karar alamadıklarını savunmuşlardır. Otoriter liderlik anlayışını, tek seçici olmayı yeğlemişlerdir. Başbakanlık yaptıktan sonra cumhurbaşkanı oldukları halde, bu sıfatla hükümeti, Meclis’i, parti grubunu yönetip yönlendirdikleri halde, siyasi açıdan tatmin olmamışlardır.  

Çünkü işbaşına gelen bu liderler, iktidarı değil devleti; hükümeti değil hâkimiyeti isterler. Yasama, yürütme ve hatta yargıyı tek elde toplayıp devleti ve toplumu yukarıdan aşağıya değiştirip dönüştürmeyi arzularlar. Bu liderlerin başkanlık sistemini savunmalarının temel nedeni budur. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini, dindar bir anayasayla tahkim etme çabası da bu tarihsel, ideolojik ve siyasal hedefin yansımasıdır.  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları