Zayıfladıkça yasaklar artıyor

24 Haziran 2021 Perşembe

Bugün, Brezilya’daki, insana, doğaya düşman ve kronik yalancı, dinci faşist Bolsonaro karşısında sokaklara dökülen halkın cesareti üzerine yazacaktım. Ancak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın birçok açıdan anlam yüklü, “Müzikle ilgili sınırlamayı 24.00’e çekiyoruz. Kusura bakmasınlar, gece kimsenin kimseyi rahatsız etmeye hakkı yok” açıklaması fikrimi değiştirdi. 

Ötekileştirmeye devam...

İlk anda akla, geçmişte verilen “Kimsenin yaşam tarzına müdahale etmeyeceğiz” gibisinden sözler geliyor. Gerçi, siyasi amacına ulaşmak için retorikte takıyye silahını sık sık kullanan bir gelenekle karşı karşıya olduğumuzu bildiğimizden, o zaman da inanmamıştık ama insan anımsamadan edemiyor. Açıklamaya ilişkin bir diğer anlam da “Kusura bakmasınlar” ifadesinde gizli. Öznesi belirsiz bir önerme ama Cumhurbaşkanı, “bakmasınlar” ile kimi hedef aldığını en azından kendi saflarındakilerin bildiğini varsayarak, “bizimkiler” ve “ötekiler” ikilemi üzerinden konuşuyor. Bu açıklamadaki bir başka anlam da zaman ve mekân denetimi/kullanımı farkına ilişkindir. 

Gerçekten de siyasal İslamın çok arzuladığı ama hâlâ ulaşamadığı kültürel hegemonyanın kurulabilmesi için bu, “gece geç vakitlere” kadar müzik yapılan eğlence mekânlarının, bu zamana, mekânlara ait bedenlerin ele geçirilmesi ya da imha edilmesi gerekiyor. Siyasal İslam, kültürel hegemonyasını bir türlü kuramıyor. Bu nedenle, Gezi’den sonra hızla totaliter baskıcı bir rejim inşa etmeye girişti ve “imha süreci” de hızlandı: Rıza alamıyorsan susturacaksın, dışlayacaksın!

Cumhurbaşkanı’nın açıklamasında, zaman ve mekân denetimi politikaları açısından “bedenler ve kültürler” arası bir saflaştırma söz konusuyken, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un açıklaması, bu saflaştırmanın siyasi ve tarihsel hesaplaşma boyutunu vurguluyordu: “Özlem duydukları eski Türkiye alışkanlıklarını terk edemeyenlerin... toplumu kutuplaştırmaya ve buradan siyasi rant devşirmeye girişmeleri...

Şimdi, Fahrettin Altun’un bu açıklamalarından sonra şu gerçeğin artık iyice belirginleşmiş olması gerekiyor: Karşımızda, Cumhuriyetin, modern, postmodern, liberal-demokrat, sosyalist, tüm öznelliklerini yok etmeye, dinci ve itaatkâr öznellikleri toplumda egemen kılmaya kararlı bir totaliter rejim var! Bu totaliter rejimin aklı, biat etmeyen, eleştiren herkesin, karşısında “kutuplaştığını” düşünüyor. Halbuki bu rejimin kendisi, pazartesi yazımda işaret ettiğim gibi “sürdürülemezlik” ve “gidemezlik” çelişkisi içinde, toplumu, yaşam tarzı ve inanç üzerinden, kültür savaşlarıyla saflaştırarak ayakta kalmaya çalışıyor. 

İki farklı ‘dünya’

Ne yazık ki bu “kültür savaşları” artık iki farklı dünya olarak keskinleşmiş bir saflaşmaya aittir. Bu iki dünyayı ekonomik talepler üzerinden, ortak bir dil arayışıyla birleştirmeye çalışarak bu kültür savaşlarından kaçınmak olanaklı değildir. 

Bu bağlamda, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun, Cumhuriyeti kuran aydınlanmacı hareketin liderinin, “Önderlerin görevi, yaşamı sevinç ve istekle karşılamak yönünde uluslarına yol göstermektir” sözlerine yaptığı gönderme, bu saflaşmayı oluşturan iki tarafının dünyaları arasındaki farkı çok güzel yakalıyordu.

Gerçekten de bir tarafta, yaşamı sevinç ve istekle karşılamaya ilişkin, bu dünyanın hazlarını arzulayan materyalist bir kültürün öznesi. Diğer tarafta, yaşamı, hazlar vaat eden bir başka dünyaya gidebilmek için sevinç ve istekle feda etmeyi öneren idealist/dinci bir kültürün öznesi. 

Bu dünyayı terk etmeden önce, bu dünyanın kaynaklarını ve bedenlerini yok etme pahasına, sonuna kadar kullanılacak ve tüketilecek “şeyler” olarak gören özne, bu dünyayı yangın yerine çeviriyor. Daha şimdiden, ormanların, suların, denizlerin durumuna, kadınların ve çocukların bedenlerine yönelik şiddet, taciz olaylarına bakmak yeter de artar.

Bu dünyayı ve bedenlerini “kurtarma” olasılığı ise aydınlanmacı geleneğin ürünü öznelliğe ve kültürüne aittir. Ancak bu öznelliğin, kültürün ve bedenlerin ötesinde, kendini özgürlük, adalet, eşitlik, dayanışma gibi evrensel ideallerle ilişkilendirmesi, bunları savunmak için gereken cesareti, tüm insanlık ve gelecek kuşaklar adına göstermesi gerekiyor.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

İki yoldan biri… 2 Ağustos 2021
Evet, umut var 22 Temmuz 2021