Ankara öldü

12 Ekim 2015 Pazartesi

Ankara kara bir hafta sonu yaşadı diyemeyeceğim, çünkü yaşamadı; öldü. Her bakımdan öldü. 97 canımız öldü çünkü, yüzlerce yaralımız var. Öldü, çünkü Ankara Türkiye’nin başkentidir ve devlet orada temsil edilir. Öldü, çünkü katliamı soran Reuters muhabiri arkadaşımızın “İstifa etmeyi düşünüyor musunuz” sorusuna da yanıt veremedi İçişleri Bakanı, “Güvenlik zafiyeti yok” demekle yetindi, yani “istifa etmek için bir neden yok” demek istedi. Yoktur herhalde! Ankara öldü, çünkü Adalet Bakanı istifa sorusuna güldü geçti.
Ankara öldü, çünkü Başbakan muhalefet liderlerinin eleştirilerini duymak istemedi, onlara laf yetiştirmek ya da tehdit etmekle daha çok ilgiliydi. Ankara öldü, çünkü yetkililerin barış isteyen, bunu dile getirmek için hiç gerekmediği halde izni alınmış, yeri belirlenmiş, kortejlerin geçeceği güzergâhı belirlenmiş anayasal bir hak olan bir mitingde bir araya gelmek için yola çıkmış on binlerce insana, yurttaşa verebileceği bir yanıt yoktu. Ankara öldü. Hürriyet Gazetesi Okur Temsilcisi arkadaşım Faruk Bildirici tanığı olduğu katliamı sıcağı sıcağına CNN ekranında açık net bir şekilde anlattı. Sorumluluğun kimlere düştüğünü söyledi. Katliamı bire bir yaşayan gazeteciler yazdılar, hiç kimse üstüne alınmadı. Ankara öldü, çünkü yapılan ilk işlerden birisi geçici yayın yasağı koymak oldu. Bunun üzerinde durmak bu köşenin görevleri arasındadır. Yayın yasağı nedir, ne için yayın yasağı konulur? Arkadaşım, gazetemizin avukatı Tora Pekin bu yasakla ilgili Twitter’da şunları yazdı:
“Basın kuruluşları ve çalışanlarının uymaları gereken kurallar, kendi mesleki etik kuralları ve vicdanlarının sesinden ibarettir. Medyanın sorumluluğu halkadır, basın savcısına ya da RTÜK’e değil. Bu aynı zamanda anayasal bir haktır, adına da basın özgürlüğü denir. 17-25 Aralık Soruşturmaları, Reyhanlı Patlaması, Dışişleri Dinlemesi, MİT TIR’ları, Yüksekova, Musul Konsolosluk Baskını, Roboski, Suruç… Hepsinde yayın yasağı kararı verildi. Hiçbirinde sorumlululara ulaşılamadı. Yayın yasağı işte budur: gerçeği örtmek, suçluyu kaçırmak.”
Öyle değil midir? Öyle değilse eğer suçluları bulun, ama yalnız tetikçileri değil, izleri kendileriyle birlikte kapattıklarını düşünen intihar bombacılarını değil, arkadakileri, emir verenleri, yol gösterenleri, her zaman suçluları saklamayı başaran, her zaman kendilerine sığınacak etkili, yetkili bir yer bulanları ortaya çıkarın. Bulun onları, çünkü bu konuda sabıkalısınız. Bulun, çünkü izleri belli olsa bile hâlâ Hrant Dink’i öldürtenleri “bulamadınız.”
Cumartesi günü sabah saatlerinde Ankara öldü, çünkü Türkiye’nin artık gazeteden başka bir şeye benzeyen “gazeteleri” suçu, sorumluluğu öldürülenlerin üstüne yıkabilmek için bin dereden su getirme yarışına girdiler. Kimi “köşeciler”, “Canım bu her yerde oluyor, nihayet biz de bir Ortadoğu ülkesiyiz” diyebildiler.
Cumartesi günü Ankara öldü. Ama belki de ölen yalnızca Ankara değildir, belki de hepimiz ölmüşüzdür. Ayağa kalkamazsak, suçluları, sorumluları ortaya çıkaramazsak, onların peşlerini bırakır, teslim olmayı daha rahat bulursak hepimiz ölmüşüz demektir. Ankara’yı da Türkiye’yi de kurtarmanın tek yolu var: Unutmamak, unutturmamak.

Amaç meydanları susturmak
Bakın, Gezi’den beri muhalifleri meydanlara çıkartmamaya çalışıyorlar. Gazlıyor, copluyor, öldürüyorlar. Çünkü biliyor ki darbe de böyle gelir, ya da toplumsal olaylarla sonu da böyle gelir. Libya, Mısır’da öyle olmadı mı? Öldürüyor, öldürtüyorlar, ‘meydanlara çıkarsanız ölürsünüz’ diyorlar, çeşitli akademik unvanları olan bir sürü ahmak ya da alçak uzman’ edası ile bin türlü paranoya komplosu tartışıp toplumun aklını zehirliyor. Saygılarımla...

Sorumlu arıyorum
Bu meydandaki kanın sorumlusu kim, kim hesap verecek? Hangi ülke olursa olsun böyle kırımlardan katliamlardan sonra siyasi iktidarlar halkın önüne çıkar durumu anlatır ve önleyemedikleri için özür dileyerek görevden çekilirler. Türkiye’de neden böyle olmuyor? Cinayetleri işleyenleri anladık, onlar kendilerini gizlemeyi iyi biliyorlar da ülkeyi yönetenler sorumluluktan nasıl kaçabilirler ki?

Genç bir gazetecilik öğrencisinin dileği
Kirli savaşın günden güne canımızı daha da yaktığı şu süreçte, savaşı tırmandıranların ve onu besleyen ‘savaş medyasının’ kirli politikalarına karşı her ne olursa olsun ‘barışı destekleyen’, doğru, gerçek ve güvenilir yayın mücadelenizde mücadelenize katılmak istiyorum. Gazeteciliğin, içine düşürüldüğü kötü durumdan ‘onurlu ve bağımsız’ çizgisine getirilmesi için mücadeleye katkıda bulunmak istiyorum. Çıkar amaçlı provokatif yayın politikalarına karşı, insanların haber alma haklarına saygılı, doğru, gerçek haberi kısa sürede kamuya ulaştırmak; baskı, tehdit, sansür ve her türlü sindirme araçlarına karşı yılmadan, susmadan doğrunun peşinden gitmek; hak ihlallerine kayıtsız kalmadan ezilenden yana olmak, kısacısı sizin yanınızda olmak istiyorum.

Okur Temsilcisi köşesi bugün hem yasta olduğu için hem başka türlü olamayacağı için kısadır. Okur eleştirilerini, önerilerini bu hafta erteliyoruz; köşemiz yalnızca okurlardan gelen terörü lanetleyen kısa bir iki iletiye ayrılmıştır. Bu öfkeli mektupları uygun bir şekilde kısalttığımı okurlarımın bilmesini isterim.  


Yazarın Son Yazıları

Sondan Bir Önceki 7 Eylül 2018
Hava Tükenmeden 31 Ağustos 2018
Burjuvazi Mon Amour! 29 Ağustos 2018
Haftanın Dökümü 27 Ağustos 2018
Hep Biz mi Ödeyeceğiz? 26 Ağustos 2018
Unutma Yarın Cumartesi 24 Ağustos 2018
Geleceği Kurtarmak 22 Ağustos 2018
Gazetecilik ölüyor mu? 17 Ağustos 2018
Kim Kriz İster? 15 Ağustos 2018