Savaşa evet, şiddete buyur, vahşete eyvallah

20 Ocak 2016 Çarşamba

16 yaşındaki herhangi bir oğlan çocuğuna bakın...
Gözlerine bakın, saçlarına dokunun, ellerine dokunun, zihnini okuyun...
Neler ister, neler hayal eder?
Bacaklarına bakın... Nasıl koşar, nereye koşar, neye koşar?..
Sonra gözlerinizi kapatıp Hüseyin’i düşünün...
16 yaşında olduğunu; Güneydoğu’da doğduğunu; hangi dili, hangi hikâyeleri dinleyerek büyüdüğünü düşünün...
Gözlerini düşünün, saçlarını ve ellerini...
Yüreğiniz kaldırırsa 16 yaşındaki o oğlan çocuğunun bacaklarını düşünün.
Kaçarken ya da savaşırken (fark eder mi?) tam bacağından vurulduğunu...
Bacağındaki kurşun yarasını, o yaradan akan kanı...
16 yaşındaki bir çocuğun kanaya kanaya sarardığını düşünün...
Savaşı düşünün; Hüseyin’in içine doğduğu; içinde öldüğü...
Devlet, direniş, örgüt, hukuk, yasa cehenneminde gönderilmeyen bir ambulans, bulunmayan bir doktor, aşılmayan bir bürokrasi, kırılmayan bir inat, bitmeyen bir öfke, paylaşılamayan bir dünya yüzünden...
Aslında tahammülünüz; sizin tahammülünüz yüzünden...
Ölen, ölüveren ve cesedi şu anda morgda çürüyen 16 yaşındaki o oğlanı düşünün.
Hızı o bacaktan akan kanı yakalayamayan AİHM kararı buz gibi bir cümle olsun; Avrupa’lardan kanatlansın, kalbinizin tam ortasına düşsün:
“Yaşam hakkının ve vücut bütünlüğünün korunması için her türlü tedbirin alınması”...
Kalbiniz donsun; bir an buz gibi olsun... Sonra size katlanmayı öğreten hayatın ılık nefesini kalbinize üfleyin; tüm buzlar çözülsün... Devran bildiği gibi dönsün; birileri daha sokaklarda, odalarda, kucaklarda kanaya kanaya ölsün...
Siz güvenli hayatlarınızın bedeli suskunluklarınıza sıkıca sarılıp yaşayın.
Karnınız tok, sırtınız pek olsun diye sizden uzaktaki tüm savaşlara evet, tüm şiddetlere buyur, tüm vahşetlere eyvallah demeyi sürdürün.
Düzenini fırsat eşitsizliği üzerine kuran medeni dünyada, at gözlüklerinizi takıp kendi payınızın peşine düşün.
Azınlığın mutluluğunun çoğunluğun mutsuzluğu üzerine kurulmasını “güvenli” sandığınız tehditlerle şekillenmiş medeni hayatın bedeli olarak sineye çekin.
Zengin fakir tüm ülkelerin savunmaya büyük bütçeler ayırmasını; depolarını gelişmiş teknolojilere göre devamlı ve devamlı yeniledikleri silahlarla doldurmasını olağan bulun.
Dünyanın en büyük silah üreticilerinin başını kimlerin çektiğini bilin ve onlarla Ortadoğu’da yıllardır aralıksız bir savaşın sürmesi arasında herhangi bir bağ kurmakla ilgilenmeyin. Devletleri ayakta tutan savaş ekonomisi gibi ağır bir gerçeği hafife alın.
Savaşın bir ahlakı olabileceğini kabul edin...
Sivillerin savaşta zarar görmemesi diye bir şeyin mümkün olabileceği safsatasının bir “ilke” olarak yutturulmasını içinize sindirin...
Vicdani reddi sadece düzenli ordulara karşı uygulayıp, gerilla savaşlarını vicdani kabul sınırları içinde tutun...
Devletler yıkın, devletler kurun; toprakları paylaşıp soyları yarıştırın.
Tarafınızı seçin; kendi tarafınıza toz kondurmadan karşı tarafa yüklenin.
Sonra 16 yaşındaki bir çocuk tüm dünyanın gözleri önünde...
Yasalar ve yazışmalar ve mahkemeler ve devletler ve örgütler ve inatlar ve hesaplaşmalar arasında... Kanaya kanaya... Ölsün.
İnsan...
Destanını baştan sona savaş hikâyeleriyle yazan ve uygarlığını savaşlara borçlu olmaktan utanmayan tehlikeli bir canlıdır.
Çiçek çocukların “Savaşma seviş” önerisini anlamayacak kadar ahmak;
Ütopiklerin “Savaşsız dünya mümkün” idealini küçümseyecek kadar budala;
Ve kendi yarattığı tanrıların “Öldürmeyeceksin” emrini takmayacak kadar da ikiyüzlüdür.
Mevcut düzen içinde oyunu kullanarak, vergisini vererek uyumlu uyumlu yaşayıp, arada sırada savaşa karşı yaptığı itirazlar hep hesaplıdır, hesapçıdır, şartlara bağlıdır.
O yüzden Hüseyin’in ve oralarda şu veya bu şekilde ölüp giden herkesin katili ne devlet, ne PKK’dir; doğrudan insandır.
Hadi şimdi 16 yaşındaki herhangi bir oğlan çocuğuna bakın.
Saçından bacağına.... Kalbinden gözlerine...
Bakabiliyorsanız, bakın.  


Yazarın Son Yazıları

Tek derste faşizm 2 Aralık 2020