Öztin Akgüç

Merkez bankalarını işlevsizleştirme süreci

18 Mart 2020 Çarşamba

Merkez bankacılığının tarihsel gelişme süreci incelendiğinde, ilk merkez bankalarının Hazine’nin mali ihtiyaçlarını karşılamak ama­cıyla oluşturuldukları; MB’lerin, banknot çıkarma imtiyazı, bankacılık sistemini denetim, para politikası araçlarını saptama ve kullanma, kredinin son kaynağı olma gibi işlevlerini zamanla kazan­dıkları görülmektedir. MB’ler 1929-30 dünya büyük ekonomik krizi ardından, savaş hazırlıkları, Il. Dünya Savaşı’nın finansmanı ile Hazine’nin, siyasal otoritenin güdümüne girmişlerdir. I. Dünya Savaşı sonrası MB’ler genelde devlet bankaları olarak kurulmuşlar, II. Dünya Savaşı sonrası da özel ticaret bankası olarak kurulmuş MB’ler de örneğin; Fransız Merkez Bankası (Banque de France) 1945, Birleşik Krallık Merkez Bankası (Bank of England - BoE), 1946, Hollanda Merkez Bankası da (De Nederlandshe Bank) 1948 yılında devletleştirilmiştir.

Merkez bankalarının devlet bankası olmaları, devletleştirilmeleri Hazine’nin MB’ler üzerindeki denetimini güçlendirmiştir. FED, mül­kiyetinin özel bankalara ait olması nedeniyle daha bağımsız hareket etmekle beraber Hazine’nin etkisi ile faizin düşük tutulmasını sağla­yarak, kamunun borçlanma maliyetini azaltmıştır.

Dünya genelinde 1960’lı yıllarda enflasyonun süreğenleşmesi, MB’lerin kamu kesimini finanse etmesinin enflasyonun başlıca dinami­ği olduğu görüşünün güçlenmesi; IMF ve Dünya Bankası’nın etkin­liklerinin artması; uluslararası sermaye hareketlerinin hızlanması, iletişim teknolojisinde gelişmeler, Avrodolar piyasalarının oluşması, siyasi otoritenin MB’ler üzerindeki hegemonyasının azalmasına yol açmıştır.

Dünya genelinde 1990’lı yıllarda neo-liberal politikaların izlen­mesi, ekonomik istikrarın sağlanmasında para politikasının temel araç olarak benimsenmesi, başarının ancak bağımsız merkez bankala­rınca sağlanabileceği öngörüsü, merkez bankacılığında neo-liberal dönemin başlamasına yol açmıştır. 2000’li yılların başlarında dünya ekonomisinin, düşük enflasyon, yüksek istihdam, genişleyen küresel ticaret hacmi ile hızlı büyüme sürecine girmesi, MB’lere itibar ka­zandırmış, başarı büyük ölçüde MB’lere atfedilmiştir. Hızlı büyüme süreci sürerken ekonomilerde riskler de oluşmaya başlamış, ancak görmezden gelinmiştir. Risklerin belirginleşmesi ile dünya ekonomi­si 2007-8 finansal krizine girmiştir. MB’lerden, finansal istikrar yanısıra istihdam ve ekonomik büyüme sorunlarına çözüm getirmeleri de beklenmiştir.

Merkez bankaları, düşük faiz, zorunlu karşılık oranı indirimi, ban­kalara kredi kolaylıkları sağlama gibi geleneksel para politikası araç­ları yanı sıra varlık alım programları, şirket kurtarma gibi olağandışı araçlara da başvurmuşlardır.

FED, 2007-9 döneminde Federal Hükümetin Varlığa Dayalı Men­kul Kıymet Pazarına Yardım Programı’na katılmış, varlık alımlarıyla şirket kurtarma programını desteklemiştir. Bu bağlamda federal ku­ruluş Fannie Nea ile Freddie Mae tarafından garanti edilmiş ipotek­li borç senetlerini, finansman bonosu fonlama kolaylığı (CPFF) ile bü­yük şirketlerin kamuya satamadıkları finansman bonolarını almış; finansal aracılara esnek krediler sağlamış (PDCF); finansal kurumlar­la Hazine bonosu, ipotek teminatlı senetler takası yaparak (TSLF) likidite sağlamıştır.

Avrupa Merkez Bankası (ECB) 2009 yılında süre belirlemeden başlattığı varlık alım programlarını sürdürme yanı sıra 2014 yılından itibaren, uzun vadeli uyumlu yeniden fonlama (TLTRO) programı uygulayarak bankalara esnek vade ve tutar ile vadesi dört yıla kadar uzayan krediler vermeye başlamıştır. İngiltere de Hazine bakanı, 2008 yılında BoE’ye Hazine bonoları ve kaliteli menkul kıymet sa­tın alma programını (APF) oluşturma ve uygulama yetkisi vermiştir. BoE, BEAPFF unvanlı fılyal bir şirket kurarak varlık alım programı uygulamasına başlamıştır. 2015’te 375 milyar £ olan program hedef 2017 yılında 435 milyar £’e yükseltilmiştir.

Alınan önlemlere, izlenen politikalara karşın özellikle Japonya ve AB ülkelerinde yatırım ve tüketim harcamaları artırılamamış, yeterli istihdam yaratılamamış, ekonomi büyüme sürecine sokulamamış, istikrar için hedeflenen yüzde 2.0 düzeyinde enflasyon yaratılama­mış, resesyon tehlikesi de tümüyle giderilememiştir. Sonuçta ülkeler arası gelir dağılımı, gelişmekte olan ülkeler, özellikle emekçiler aley­hine bozulmuş, merkez bankalarının bilançoları toksik olarak nite­lendirilen varlıklarla kabarmış, merkez bankaları başarılı bir sınav ve­rememiştir.

Koronavirüsün ekonomik etkilerini gidermek için merkez ban­kaları faiz indirimi, ekonominin likiditesini genişletmeye yönelik önlemler almaya başlamıştır. FED, faiz aralığını yüzde 0.00 - 0.25 indirmiş; BoE politika faizini yüzde 0.75’ten 0.25’e çekmiş; ECB yüzde 000 politika faizini sabit tutmuş, banka mevduat faizini eksi yüzde 0.50 olarak belirlemiştir. FED’in NYFRB aracılığıyla gerçekleştirdiği APİ de günlük repo limitinin tükseltilmesine, 700 milyar dolar finansal genişleme programı açılmasına ECB’de varlık alım programının sürdürülmesine karşın başarılı sonuç beklenmemektedir. MB, FED, Maliye politikasının ön plana çıkması, siyasal otorite güdümüne girmeleriyle ana işlevlerini yitirme sürecine girmişlerdir.


Yazarın Son Yazıları

Ekonomik sistem 8 Temmuz 2020
Ne hakla 1 Temmuz 2020
İnsana saygı 10 Haziran 2020
Çaresizlik 27 Mayıs 2020
Virüsün finansmanı 20 Mayıs 2020
CHP’nin etkinliği 13 Mayıs 2020
Virüs senaryoları 6 Mayıs 2020
İnsan manzaraları 22 Nisan 2020