Şahin Aybek

Türkiye Cumhuriyeti dibe vurmuş eğitimindeki bilim dışı ve gericileşme adımlarını düzeltecek ve eğitimine sahip çıkacak kadar büyük ve güçlü bir ülkedir (1)

26 Ekim 2020 Pazartesi

“Eğitim bir cumhuriyet ve demokrasi görevidir. Eğitilmemiş toplumlarda demokrasi kolaylıkla otokrasiye dönüşebilir. AKP iktidara geldiğinden beri adına “reform” dediği değişikliklerle ülkede eğitimi dibe vurdurdu.2003’ten başlayarak Millî Eğitim Bakanlığı’nda yetişmiş uzman kadrolar görevlerinden alınarak yerlerine dış bağlantılı bir dini örgütün konuya hâkim olmayan, cumhuriyet değerlerine düşman insanları yerleştirilmiştir. Yüz yüze eğitimde ne kadar başarısız isek, uzaktan eğitimde daha başarısızız. Eğitim sistemi dibe vurmuştur. Son 20 yıl eğitim vasıtasıyla çocuklara sistematik işkence yapılan bir ortaçağ gibi anılacaktır. Türkiye, okul öncesi eğitimdeki okullaşma oranında 30 ülke arasında son sırada yer almıştır. Dini cemaatler okulöncesi eğitimin büyük bir kısmını ele geçirmiş durumda.”

“Eğitimde 80 yıl büyük mücadelelerle elde edilen cumhuriyet birikimlerine büyük bir darbe vuruldu. Yazı yazamayan, kendi dilinde okuduğunu anlayamayan bir nesil yetiştirdik. 4+4+4 yapılanması ile ülkeyi yönetenler "dininin, kininin sahibi" bireyler yetiştirmeyi hedeflemiştir. Zorunlu din dersi programdan kaldırılmalıdır. Son 18 yılda yapılan değişiklikler, eğitim hakkının ihlâlidir, ihmâldir, istismardır, çocuklara uygulanan zihinsel şiddettir. İmam Hatipler artık Türkiye’nin bürokrat ihtiyacını karşılayan kurumlar haline getirilmiştir. Bu uygulamalar, Temel Eğitim Yasası’nın “Genellik ve Eşitlik”, “Laiklik”, “Yöneltme”. “Ferdin ve Toplumun İhtiyaçları” ilkelerine aykırıdır ve “Eğitim Hakkı” ihlâlidir. Cumhurbaşkanı, rektörleri doğrudan atayarak yükseköğretim kurumlarının bilimsel özgünlüğünü ve akademik özgürlüğünü kaldırmıştır. Üniversite kadrolarına “sadakat/siyaset/bizim adamımız” anlayışıyla atamalar yapılmıştır. Hukuk fakültelerinin birçoğunun dekanı hukuk fakültesi mezunu değildir. FETÖ ile mücadele kisvesi altında, tarikatlarla ilgisi olmayan birçok muhalif bilim insanı sorgusuz sualsiz görevden uzaklaştırılmıştır. KHK’larla üniversiteden ihraç edilenlere hakları teslim edilmelidir.”

Uzun zamandır eğitimin büyük fotoğrafını çekebilecek biri ile ülkemizin eğitiminin geneline dair konuşmak istiyordum. Ama eğitim konuşanlar ya eğitimci değildi ya da eğitim bilimleri bakış açısına sahip değildi. Bu nedenle ülkemizdeki deneyimli eğitim bilimcilerden biriyle konuşmalıydım. Bu haftaki konuğumuz Prof. Dr. F. Dilek GÖZÜTOK Hocamızla ülkemizin eğitim sorunları ve çözüm önerileri konusunda yaptığımız röportajın bu hafta ilk kısmını yayınlıyoruz. 

Değerli hocam öncelikle belirtmeliyim ki, uzun zamandır bu kadar çok heyecanlanmamıştım. Sizin gibi bir eğitim bilimcinin deneyimleri beni çok heyecanlandırıyor. Hocam konuşacak çok konu var ama ben hemen yakın konulardan başlayalım istiyorum ve uzaktan eğitim diyorum.

Şahin hocam öncelikle güzel düşünceleriniz, Cumhuriyet ve demokrasi görevi olan eğitim konusunda düşüncelerimi sunmama fırsat tanığınız için teşekkür ediyorum. Uzaktan eğitim tartışmalarının yoğun olarak yapılıyor olması, çocukların eğitim hakkının ihlâl edildiğinin açıkça gözlenmesi, son on beş yıldan beri özellikle kamu kurumlarında verilen eğitim hizmetlerinin tartışılmakta olması, bu konuların “Eğitim Bilimleri Bakış Açısı” ile incelenmesini gerektirmiştir. Bu nedenle, Eğitim Programları ve Öğretim Bilim alanında 45 yıl hizmet vermiş, araştırmalar yapmış, öğretmenler ve eğitim uzmanları eğitmiş biri olarak başlangıcından bugüne Türkiye’de uzaktan eğitimin nasıl uygulandığına, Cumhuriyetin eğitim politikalarının nasıl baltalandığına ve öğretim kademelerindeki duruma eleştirel olarak bakmak ve öneriler getirmek benim için ülkeme karşı bir vefa borcudur. Ayrıca bu söyleşimizin dışında Cumhuriyetin yetiştirdiği bir öğretim üyesinin 15-20 yıldır eğitim sistemi eleştirilerini yazdığı, konuştuğu çalışmalarıma okuyucularımız (www.dgozutok.com) adresinden ulaşabilirler.

Hocam uzaktan eğitim demiştim. Bu uzaktan eğitim konusu yeni bir konu mu bizim için?

Hiç yeni olur mu? Henüz Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan Maarif Şûrası’nı toplayan anlayış, muasır medeniyetler düzeyine ulaşabilmek için halkın eğitimi konusunda çok çeşitli seçenekler üzerinde kafa yormuştur. Okuryazar oranının çok düşük ve posta hizmetlerinin çok kısıtlı olmasına karşın bu seçeneklerden biri de uzaktan eğitim olmuştur. Cumhuriyet, eğitimi bir ayrıcalık olmaktan çıkarıp eğitim görme fırsatını geniş kitlelere ulaştırmayı amaçlamıştır. 

Bakın Muhabere Yoluyla Tedrisat düşüncesi 1933 yılına dayanır. Devamında Mektupla öğretim kurslarının düzenlenmesi düşüncesi 1939: İlk Millî Eğitim Şûrası’nda yaygın eğitim konusunun tartışılması 1941: İlk eğitsel radyo programı ‘Ziraat Takvimi’ 1951: Öğretici Filmler Merkezi (ÖFM) 1952: İstanbul Radyosu eğitici programları 1953: FONO Açık öğretim Kurumu 1954: Eğitsel radyo programı ‘Köyün Saati’ programları başlıca örneklerdir. Söyleşinin sınırlılığı içinde ayrıntılara ve tarihsel sürece çok girmeyeceğim. Ara dönemleri geçersek günümüze kadar olan serüveni şöyledir. Özetleyelim. 

1974’te Yaygın Yüksek Öğretim Kurumu (YAYKUR) kurulmuş ve 50.000 öğrenci uzaktan (mektupla) öğretmen yetiştirmek amacıyla kaydedilmiştir. Türk Eğitim Tarihine bu uygulama bir başarısızlık örneği olarak geçmiş ve öğretmen eğitimine çok zarar vermiştir. 1980-1995 yılları arasında Okul Radyosu, Anadolu Üniversitesi Batı Avrupa Açık öğretim Programlarının başlaması, Fırat Üniversitesi’nin e-posta yoluyla uzaktan eğitim yapması, Açık öğretim Lisesinin kurulması, Anadolu Üniversitesi, Açık öğretim Fakültesi’nde Uzaktan Eğitim Anabilim Dalı’nın kurulması ve Fırat Üniversitesi uzaktan sertifika programları uzaktan eğitimde kilometre taşları olmuştur. Böylece 1900’lü yılların sonlarında ilk, orta ve yükseköğretim düzeylerinde sınırlı ölçüde uzaktan eğitim verilmeye başlandığı söylenebilir. 2000’li yıllarda birçok üniversite (Bilkent, Ortadoğu Teknik, İstanbul Teknik, Anadolu, Fırat, Bilgi, Sakarya, Atatürk, İstanbul Üniversitesi) video konferans sistemi ile yurt dışı bağlantılı uzaktan eğitim çalışmalarını geliştirmiştir. Üniversitelere bağlı uzaktan eğitim merkezleri kurulmuş, Sertifika, Lisans, Ön Lisans, Lisans Tamamlama, tezli ve tezsiz Yüksek Lisans hatta Doktora programları açılmıştır. Bazı özel üniversiteler uzaktan eğitim uygulamalarını istismar etmiştir.

Hocam Cumhuriyet kadrolarının eğitime verdiği önemden bahsettiniz. Burayı biraz açar mısınız?

Her ülke kendi yönetim biçimine uygun eğitim sistemi yapılandırır. Tek elden yönetimlerde halkın eğitilmesi gerekli görülmezken demokrasi, ancak eğitim düzeyi yüksek, demokrasiyi yaşam biçimine dönüştürebilmiş yurttaşlara sahip olduğu oranda yaşar ve gelişir. Eğitilmemiş toplumlarda demokrasi kolaylıkla otokrasiye dönüşebilir. Osmanlı’dan eğitim düzeyi düşük bir halk devralan Türkiye Cumhuriyeti, daha Kurtuluş Savaşı sürerken Maarif Kongresinde eğitim seferberliğini başlatmış ve dünyaya örnek olan bir toplumsal dönüşüm sağlamıştır. İlk on beş yıl gerçekleştirilen cumhuriyet devrimleri, ardındaki yıllarda da ülkenin her yanına yerleştirilmeye çalışılmıştır. Çok partili hayata geçişle birlikte önceleri yavaş yavaş, sonraki yıllarda gittikçe artan hızda cumhuriyet devrimleri baltalanmıştır. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra kurulan hükümetler tarafından “Türk İslâm Sentezi, Yeşil Kuşak, Ilımlı İslâm, Küreselleşme, Özelleştirme” kavramları eğitim sistemine yerleştirilmiş ve bu kavramların yaşatılması için baskılar uygulanmıştır. YÖK’ün kurulması, Yüksek Öğretmen Okullarının paldır küldür üniversitelere bağlanması, yeni kurulan üniversitelere atanan rektörlerin kendi politik anlayışına uygun kadro kurmak istemesi zaten 1975’ten beri sarsılmış öğretmen eğitimine büyük zararlar vermiştir.  

Hocam en son geçen hafta içinde Cumhurbaşkanı topyekûn yeni bir eğitim öğretim reformu yapılacağından bahsetti? Siz bunu nasıl okuyorsunuz?  

AKP iktidara geldiğinden beri adına “reform” dediği değişikliklerle ülkede eğitimi dibe vurdurdu. 2003’te ilk iş olarak Millî Eğitim Bakanlığı’nda da yetişmiş uzman kadrolar görevlerinden alınarak yerlerine dış bağlantılı bir dini örgütün konuya hâkim olmayan, cumhuriyet değerlerine düşman insanları yerleştirilmiştir. Bugün Milli Eğitim Bakanı, 2004-2006’da Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı olan, Öğretim Programlarından “Ulusal Değerleri ve Atatürk’ü” çıkaran, “Küreselleşmeyi” yerleştiren özel okul sahibi Ziya Selçuk, “aşırı kadrolaşma” yı 2006’da istifa nedeni olarak açıklamıştır. 

2002’den 2020’ye kadar Adalet ve Kalkınma Partisi yönetimi tarafından atanan yedi Milli Eğitim Bakanı, kendi yönetimlerinin kurduğu eğitim sisteminin çok kötü olduğu iddiasıyla sistemde toplam on altı kez köklü değişiklikler yapmıştır. Her değişiklik, okul öncesinden başlayarak öğretimin her kademesinde eğitimi/ülkeyi çökertmiştir. Bugün eğitim sistemi yapısıyla, binalarıyla, programlarıyla, öğretim araçlarıyla, yönetim kadrosuyla, özelleştirilmesiyle T.C. Temel Eğitim Yasası’nın amaçlarına ve ilkelerine hizmet etmekten uzaktır. Zorunlu eğitim yaşındaki milyonlarca çocuğun cemaat ve tarikatların elinde olduğu, yine milyonlarca çocuğun açık ortaokula ve açık liseye kaydolarak örgün eğitim dışına atıldığı ile ilgili haberler basında yer almaktadır. Cemaat yurtlarına teslim edilen çocukların neler yaşadıkları ve hatta yanarak öldükleri bilinmektedir. Zorunlu eğitim demek; çocuğun zorunlu olarak okula gönderilmesi gerektiğinin yanı sıra Devletin de 12 yıl çocuğa eğitim verme zorunluluğu olduğu anlamına gelmektedir. Bu iktidarın her “reform” sözcüğü “Çocuklarımıza acaba şimdi ne yapacaklar?” sorusunu akla getiriyor.

Hocam siz çok açık sözlü, kitabın doğrudan orta yerinden konuşan bir insansınız. Tam bu noktada karşı taraftan ziyade kendi tarafınızdakilerle ilgili de öz eleştiri yapıyor musunuz?

Eğitimin bu hâle getirilmesinde cumhuriyet ve Atatürk düşmanları ne kadar sorumlu ise, kendini Atatürkçü olarak gösteren, oturduğu koltuğu korumak isteyenler ya da yukarılarda bir koltuk elde etmeyi amaçlayanlar ya da yanlışlar karşısında susanlar daha çok sorumludur. Üniversitelerde 45 yıl hizmet veren bir öğretim üyesi olarak üniversitede hiç bilim insanı yokmuş gibi, üniversite açış dersini “İlk vaiz kadınım!” diye övünen bir İlahiyat hocasına verdiren  (Ensar Vakfında yerde oturmuş fotoğrafı internette) rektör, Atatürk’ün eğitim anlayışı konferansını Din Felsefesi İlahiyat hocasına verdiren dekan, yalnızca iki gözü görünecek şekilde örtünen öğrenciye “İslâm’da yüz haram değil!” dersi verip, milletvekili kızı o öğrenci için uygulama dersi yönetmeliğini değiştiren dekanla çalıştım. Bu ve benzeri davranışlar üst yönetime “ne yaparsanız yapın, yeter ki ben bu yönetimde olayım” örtük iletisi verilmiş ve onları cumhuriyet kazanımlarını hırpalamada cesaretlendirmiştir.

Hocam biraz günümüze gelelim siyaset ve günümüz eğitimine…              

Eğitim bu kadar çökertilmişken 15 Temmuz darbe girişimine “Allah’ın Lütfu” diyen iktidar, 2020 başlarında Covit19’a da “buradan bir başarı öyküsü çıkarabilir miyiz?” diye bakmıştır. Yönetimindeki kitle iletişim araçları yoluyla algı yönetimi yapmaya çalışmıştır. Ekonomi uçuyor, aşı neredeyse hazır, hukukta en iyiyiz, uzaktan eğitimde dünyada önlerdeyiz, hatta birinciyiz propagandaları yapılmıştır. Ancak perçem düştü, kel göründü. Yüz yüze eğitimde ne kadar başarısız isek uzaktan eğitimde daha başarısız olduğumuz anlaşılmıştır. Özel okulların bazıları yapılabileceğin en iyisini yaparken, bilgisayar, tablet, televizyon, internet gibi olanakları olmayan öğrenci nüfusunun neredeyse üçte biri yani altı milyon çocuk uzaktan eğitime ulaşamamıştır. Ulaşanların izlediklerinin eğitsel değeri başka bir tartışmanın konusu olsun.

Okulların fiziksel olanakları geliştirilmeden, okullara temizlik ve sağlık elemanı atanmadan, sınıf mevcutlarını azaltacak sayıda öğretmen atanmadan önce, yılsonunda sınava girecek sınıflar, okul öncesi, birinci sınıflar, meslek liseleri derken 2.3.4. sınıflar belli sınırlılıklar içinde yüz yüze eğitime başlatılmış, diğer sınıflar da arkadan gelmektedir. Veli çocuğunu göndermek zorunda değil, yollarsa sorumluluğu alacak. Hazırlanan abuk bir rehberde yazılanlara uyulacak vs. Çocuğunu zorunlu eğitime yollamayan veliye ceza verilmesi yasa ile belirlenmişken, 12 yıl eğitim de zorunlu olmaktan çıkmış oluyor. Zaten AKP iktidarı bu yasayı 2004’te kaldırarak ‘veli isterse çocuğunu okula göndermeyebilir’ düşüncesinin önünü açmıştır.

Hocam yani eğitim sisteminde bir düşüş mü var? 

Çok az sayıdaki büyük çabalarla niteliğini korumaya çalışan öğretim kurumu, çok az sayıdaki özel okul ve yine az sayıdaki idealist öğretmenin çabaları bir yana 18 yıldır her gelen Milli Eğitim Bakanının iyileştiriyorum diye batırdığı eğitim sistemi dibe vurmuştur. Uzun yıllardır eğitimin düşürüldüğü durumla ilgili yazılan, çizilen, haykırılanlara kulaklar kapatılmış, bireysel kurtulma yolları aranmıştır. Uzaktan eğitim sistemde neler olduğunu gözler önüne sermiş ve eğitimde ülkenin ne durumda olduğunu açıkça ortaya çıkarmıştır.

Yıllardır “evde eğitim, okulsuz eğitim” kavramlarını tartıştıran MEB’e karşın “Gelişimine katkı sağlanacak öğrenciler olduğu, bu öğrencilerin tanıştırılması gereken insanlığın sanat, felsefe ve bilim gibi üst düzey erişileri var olduğu sürece okullar var olacaktır” (Rüzgâr, 2020). Sorunları yaratanların bu sorunları çözebilme yetisi yoktur. Kuşkusuz gelişen bilim ve teknolojinin sunduğu olanaklardan eğitimde de sonuna kadar yararlanılacaktır. Gelişmeyi, kalkınmayı, ülkeyi muasır medeniyetler düzeyine ulaştırmayı hedefleyen bir yönetimin eğitim programları ve öğretim bilim alanının ilkeleri çerçevesinde eğitim sistemini bütün boyutları ile yeniden yapılandırması gerekmektedir.

Hocam sizin gibi bir eğitim tecrübesiyle herhalde günlerce eğitim konuşabiliriz ve bu ciltler dolusu kitap yapar. Bu nedenle daha sınırlandırarak yol almak istiyorum. Siz sohbet arasında çocuklarımızın eğitim hakkı çiğneniyor, demiştiniz. Buradan hareketle çocuğun üstün yararını da gözeterek daha somut sorular soracağım eğitimin mevcut sorunlarına dair. Ama tabi ben durum saptamaları kadar, sizin bu konudaki çözüm önerilerinizi de önemsiyorum. Siz yazılarınızda ve konuşmalarınızda bilimsel ve nitelikli eğitimi çok önceliyorsunuz? Bilimsel ve nitelikli eğitim ne demektir?

Şahin hocam, kapsayıcı ve eşitlikçi, içeriğinde bilimi temele alan, eğitim bilimlerinin ilkelerine uygun olarak hazırlanan, sağlıklı bir altyapıda uygulanan eğitim, “Nitelikli Eğitimdir.” Uluslararası haklar sözleşmelerine imza atarak taraf olan devletler,  yurttaşlarının eğitimini güvence altına almak ve herkes için yaşam boyu eğitimi desteklemek zorundadır. Süresi yasalarla belirlenen zorunlu eğitimi bütün kız ve erkek çocuklarının ücretsiz, hakkaniyetli ve nitelikli kurumlarda tamamlamalarının sağlanması devleti yönetenlerin görevidir.

Kendi Devletini “Sosyal Devlet” ifadesiyle tanımlayan ülkeler, eğitim ve öğretimi devletin başta gelen ödevi sayar. Tüm vatandaşlarına eşit fırsatlar tanıyarak, bilimsel, düşündüren, sorgulatan, bilinçlendiren, yaratıcı, barışçı, laik ve demokratik eğitim hizmetini parasız olarak vermek zorundadır. Eğitim yoluyla bireylere 21. Yüzyıl becerilerini (Eleştirel düşünme, problem çözme, sorgulama, bilgiye erişim, analiz, sentez, iletişim, yenilik, yaratıcılık, merak, hayal, etik kurallara uygun davranma, adapte olma, esneklik, evrensel vatandaşlık, sosyal ve kültürler arası etkileşim, iş birliği, girişimcilik, öz-yönetim, üretkenlik, sorumluluk ve liderlik) kazandırmak devletin görevidir. Kalkınmayı, muasır medeniyetlerin üzerine çıkmayı hedefleyen her ülkenin, öncelikle yurttaşlarının eğitim hakkını teslim etmesi gerekmektedir. İnsanların sağlık problemlerinden, açlıktan, ayrımcılıktan, içinde yaşadıkları doğanın, tarihin, kültürün tahrip olmasından ve hatta savaşlardan korunması ancak eğitim hakkından gereği gibi yararlanmaları ile mümkün olacaktır. 

Dilek hocam daha da somutlaştırayım.2003’ten günümüze eğitimimizi nasıl okuyorsunuz?         

Türkiye’de 2003’ten beri göreve gelen yedi Milli Eğitim Bakanı’nın her biri eğitim sisteminin kötü olduğunu ve tümüyle değiştirilmesi gerektiğini söyleyerek çeşitli değişiklikler yapmışlardır. İlk bakan yükseköğretimi değiştirmek için bir proje hazırlamış, dört buçuk ay sonra bakanlıktan alınmıştır. Yıllar sonra Erkan Mumcu eğitimin getirildiği durum konusunda “…. çok ilerde bir zaman, içinde yaşadığımız eğitim dolayımıyla, eğitim vasıtasıyla çocuklara sistematik işkence yapılan bir ortaçağ gibi anılacaktır, eminim bundan. Bu kadar akıl dışı bir sistemin, bu kadar verimsiz bir sistemin, gayesi bu kadar gizli ve amacı eğitmek, öğretmek, yetkinleştirmek, irşat etmek varsayılan, kendini böyle sunan, ama aslında sınıflaşmayı, insanlar arasında görülmeyen bir kast sistemini ve bazılarının daha aza razı edilmesini, bazılarının yetersizliğine, yetkin olmayışına yani üstün insanlar karşısında alt insanlar türünden kabul edilmesine ikna edilmesinin yoludur eğitim” (Mumcu, 2017) demiştir. Ardından gelen bakan Hüseyin Çelik tarafından çeviri programlarla küreselleşmenin adımları atılmış, öğretim programlarından vatan, millet, Atatürk çıkartılmıştır. Ardından eğitimi bu günkü niteliksiz (Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz’ın ifadesi) hale getiren adımlar, ülkeyi yöneten üst düzey yöneticilerin, danışmanlarının ve diyanetin söylemlerine paralel olarak hızla uygulamaya geçirilmiştir. 

Hocam bu uygulamalarda gördüğünüz problem nedir? 

İktidarın bütün söylemlerinde, örgün ve yaygın eğitimin bütün kademelerinde yapılan bütün uygulamalarında; Tevhid-i Tedrisat (Eğitim Birliği) Yasası çiğnenmiştir. Öğretim kurumlarında çeşitli dini vakıfların eğitim yapması için protokoller imzalanmıştır. Köylerdeki okullar ve yatılı bölge ilköğretim okulları (YİBO) kapatılmış, yakın köylerden taşımalı, uzak köylerden yurtlarda kalmalı uygulamaya geçilmiş, devlete ait yurtlar kapatılarak çocuklar cemaat yurtlarına mecbur edilmiştir. Temel Eğitim Yasası’nın “Genellik ve Eşitlik”, “Eğitim Hakkı”, “Fırsat ve İmkân Eşitliği” ilkeleri çiğnenmiş, kız çocukları ve kadınlar aşağılanmış, toplumdan soyutlayıcı cinsiyetçi eylemlerde bulunulmuştur. Yoksul aile çocuklarını örgün eğitim dışına atan uygulamalar yapılmıştır. Paralı eğitime destek verilerek bu yolla çocuk hakları ihlâline fırsat hazırlanmıştır. Temel Eğitim Yasası’nın “Karma Eğitim” ilkesi çiğnenmiştir. Temel Eğitim Yasası’nın “Laiklik” ilkesi çiğnenmiş ve İslâm dininin bir mezhebinin öğretileri uygulanmıştır. Temel Eğitim Yasası’nın “Bilimsellik” ilkesi çiğnenmiş, eğitim dinselleştirilmiştir. Temel Eğitim Yasası’nın “Atatürk İnkılâp ve İlkeleri ve Atatürk Milliyetçiliği” ilkesi çiğnenmiştir. Aldığı çeşitli kararlarla (Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararına karşın yaz saati uygulaması ile) tüm yurtta çocuklar mağdur edilmiştir. İkili öğretim yapan okullarda sabah ve akşam karanlıkta okula giden çocukların biyolojik ve psikolojik dengesi bozulmuş ve güvenlik sorunları yaşatılmıştır.

Hocam tabi siz eğitim bilimci olunca yapılan uygulamaların pedagojik alt yapısını da görüyorsunuz. Peki, yapılan uygulamalar ve ihlaller sadece bu kadar mı?

Şahin hocam tabi ki değil! Ücretli öğretmenlik, sözleşmeli öğretmenlik gibi uygulamalarla, çocuklar yarınını bilemeyen, güvencesiz öğretmenlere teslim edilmiş ve nitelikli eğitim alma hakları ihlâl edilmiştir. İhtiyaç, fayda, maliyet analizleri yapmadan çok sayıda vakıf üniversitesi açılması desteklenmiş, yükseköğretimde de niteliğin düşmesine ortam hazırlarken, “Genellik ve Eşitlik” ve “Ferdin ve Toplumun İhtiyaçları” ilkeleri de çiğnenmiştir. Her kademe ve türdeki eğitim kurumlarında yöneticiler, dini inançları ve iktidara yakınlığı baz alınarak kadrolaşmaya gidilmiştir. Öğretmen alımlarında mülâkat getirilmiş, yazılı sınavda yüksek puan alan adaylar elenmiş ve hükümetin eğitim stratejilerini belirleyen bir öğretmen sendikasına üye olanlar tercih edilmiştir. 1924’de Tevhid-i Tedrisat Yasası’nın uzantısı olarak yasaklanan sübyan mektebi ve medreseler 2014-2015 eğitim-öğretim yılından itibaren çeşitli dini örgütler tarafından Diyanet’in “Kur’an Kursları Okul Öncesi Din Eğitimi Projesi” ile ülke genelinde faaliyete başlamış, böylece “Laiklik” ve “Bilimsellik” ilkeleri çiğnenmiştir. Çeşitli vakıfların yurt ve kurslarında, kitle iletişim araçlarına yansıyan bilim dışı, din dışı ve ahlâk dışı uygulamalar, çocuk istismarları yetkili kişiler tarafından basit bir olay gibi algılanmış ve birçoğunun üstü örtülmüştür.  

Dilek hocam okul öncesi, ilkokul, ortaokul, ortaöğretim ve yükseköğretimdeki durum nedir?  

Bakın eğitimin en önemli aşaması olan okulöncesi eğitimle başlayalım.  OECD’nin, “Bir Bakışta Eğitim-2019” raporuna göre Türkiye, okul öncesi eğitimdeki okullaşma oranında 30 ülke arasında son sırada yer almıştır. OECD ülkelerinde 3-5 yaş okullaşma ortalaması yüzde 87 iken, Türkiye’de bu oran yüzde 39,7’dir. Türkiye, kamu kaynaklarından okulöncesi eğitim kurumlarına yapılan harcamalar listesinde de sonlarda yer almaktadır. Türkiye’de okulöncesi okulların yüzde 50,2’sinin özel sektöre ait olduğu bildirilmektedir.

Bu söylediklerinizden dini cemaatlerin okulöncesi eğitimin büyük bir kısmını ele geçirmiş olduğunu mu anlamalıyız?

OECD’nin raporundaki verilere bakarak Türkiye’deki 3-5 yaşındaki çocukların yüzde 60,3’ünün eğitim hakkını kullanamadığı anlaşılmaktadır. Eğitim hakkını kullanıyormuş gibi görünen yüzde 39,7’nin de yarıdan fazlası (%50,2) “özel sektör” olarak nitelendirilen kurumlardadır. Bu özel kurumların büyük bir kısmının resmî olarak açıklanmasa da dinî cemaatler tarafından kurulduğu bilinmektedir. Basın yayın araçlarında yer alan, kentin her yerine ilanları asılan, bazıları İmam Hatip Liselerinin bünyesinde bulunan bu kurumların çocuklara verdiği eğitimin yasal, nitelikli ve bilimsel olduğu söylenemeyeceği gibi çocukların duygusal gelişimlerine zarar verdiği de belirtilmelidir. Anayasanın 24. maddesi “Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi, devletin gözetimi ve denetimi altında yapılır” hükmünü içermektedir. Özel Öğretim Kurumları Yasası’nın 3. maddesinde ise “din eğitimi-öğretimi yapan özel öğretim kurumları açılamaz” ifadeleri yer almaktadır. Okulöncesi yaştaki bu çocuklara toplumsal cinsiyet eşitliğine, akla, mantığa, bilime aykırı eğitim verildiğinin örnekleri sıkça kitle iletişim araçlarında ve yazılan kitaplarda yer almaktadır. Bu uygulamalar “Anayasa İhlâl” suçudur.

Hocam bu yaş gurubuna din eğitiminin bu şekilde verilmesi pedagojik mi?

Kesinlikle değil! Çocuğa soyut öğrenme dönemi öncesi verilen bu tür eğitim, çocukta neredeyse dönüşü olmayan tahribat yaratır.15 Temmuz 2016’dan sonra FETÖ’ye ait okullar kamulaştırılmış, bir kısmı MEB’e bir kısmı Diyanet’e devredilmiştir. Hangi dinî cemaate ait olduğu bilinen ve Millî Eğitim Bakanlığı’nca da desteklenen okullarda çocuklara 3 yaşındayken Kur’an-ı Kerim dersi, 4 yaşındayken de hafızlık dersi verilmektedir. İnternette adları ve tanıtımları bulunan okul kurucularının  “Çocuklarınızı bu güzide okullara yazdırınız. Politik güçlenme ve galibiyet, askeri üstünlük ve zaferin de kaynağı budur” ifadelerini kullandığı bilinmektedir. Bu tür okullarda çocuklar güne “gönül sohbetleri” ile başlıyor, ders programı öğle ve ikindi namazlarına göre düzenlenmektedir. Anayasa ve yasaların yasaklamasına karşın bu okullarda 3-10 yaş arasındaki çocuklara Kur’an-ı Kerim, Arapça ve hafızlık eğitimi verildiği basın yayın araçlarında ve tanıtım bildirilerinde internette yer almaktadır. 3 yaşından liseye kadar eğitimi hafızlık temeline oturtan cemaat okullarında, 3 yaşında başlanan Kur’an-ı Kerim eğitimi, ilkokulun sonunda ‘tam hafızlık’ aşamasında sona ermektedir. Çocuklar zaman zaman çeşitli camilere götürülerek oralarda uygulamalı çalışmalar da yaptırılıyor. Okul öncesi eğitimdeki çocuklara haftada altı saat din dersi ve Kuran eğitimi verileceği de Diyanet ile protokole bağlanmıştır.

Kamu kurumlarında öğrenim gören çocuklar için de Milli Eğitim Bakanlığı’nın çeşitli vakıflarla imzaladığı protokollere dayandırılarak “Haydi Çocuklar Camiye”, “Her Sınıfın Bir Yetimi Var”, “Umreye Gidiyoruz,” “Seccadem Beni Özler,” “Dinimi Seviyorum, Öğreniyorum” gibi etkinlikler düzenlenmekte, bu etkinliklerin çocukların duygusal gelişimine yaptığı zararlar sıkça basında yer almaktadır.

Devletin bu noktada ne yapması gerekiyor?

Devlet acilen beş yaş okul öncesi eğitimini %100 oranına çıkarmak için her tür yapılandırma gerçekleştirilmelidir. Anayasaya ve yasalara aykırı olarak açılmış olan, bilim dışı eğitim yapan cemaat okulları derhal kapatılmalı, bu kurumlara muhatap olmuş çocuklar sağaltım eğitimine alınmalıdır. Ev dışında çalışan ya da çalışmayan annelerin 0-2 yaşında çocukları için de belli saatlerde ve gün boyu bakım ve eğitim verecek bakımevleri açılmalıdır. Tüm okulöncesi eğitim kurumları kamuya ait olmalıdır.  

Hocam değerli bilgileriniz için teşekkür ediyorum. Söyleşimizin ikinci kısmına gelecek hafta devam edeceğiz. Ben son olarak yazılarımı Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin diye bitiririm. Siz son olarak ne söylemek istersiniz?

Türkiye Cumhuriyeti dibe vurmuş eğitimindeki bilim dışı ve gericileşme adımlarını düzeltecek ve eğitimine, çocuklarına sahip çıkacak kadar büyük ve güçlü bir ülkedir. Bunu yapacak eğitilmiş insan gücüne sahiptir.


Yazarın Son Yazıları