Metin Akpınar: Hakkını helal et demedik ama koca kafa bilir zaten!

07 Haziran 2015 Pazar

Metin Akpınar'dan biriciği Zeki Alasya'yı dinliyoruz: "Köşeli yumurta yapmayı düşünen ilk Zeki'dir. Esasında yumurtaya da karpuzdan geldik. Köşeli karpuzlar olsaydı ya! Yuvarlak olunca karpuz da yumurta gibi rahat durmuyor. Mesela üzümlere kızardı küçük diye Zeki. Üzümlerin karpuz gibi büyük olmasını da düşünürdü. Bir ara renkli pilav düşlemişti, mavi pilav!"

Akpınar, kadim dostu Zekisini sevgiyle anlatırken bazen yüzü düşüveriyor. Sanki yokuşta tıkanmış gibi. "Zeki" derken buruluyor ifadesi. Birden aklına birlikte yaptıkları komik bir şey geliyor. Aynı anda hem gülen hem özleyen bir hüzünle bakabiliyor.

Dile kolay, mazide bir ömürlük dostluk var. Akpınar'ın 54 yıllık evliliğinden bahsederken de "dile kolay" diyoruz. "Karımdan, Göksel'den daha çok Zeki ile beraber olmuşumdur" diye ekliyor.

- Zeki-Metin'i konuşurken kamuoyu, medya, Türkiye sizce en çok neyi ıskaladık?

Galiba şunu ıskaladınız. 1967'de kurulup 1992'de kapanan Devekuşu Kabare Tiyatrosu, Türk tiyatro tarihinde altın bir sayfadır. Bu ıskalandı. Bunu ne kimse yazıyor, ne kimse söylüyor. Bu çok ciddi bir ataktır. Çok ıskalanan bir şey.

- Medyanın mı ıskaladığını düşünüyorsunuz?

Medya değil sadece. Yazarı, çizeri, düşünürü hepsi... Yaşadılar vaktinde, sonra zaman geçince unutuldu gitti. Bir dönem 18 kabare tiyatrosu vardı Türkiye'de sonra hepsi kapandı. Benzerleri var ve devam etmeye çalışılıyor. Sizce ne ıskalandı? Siz bir fikre vardınız mı?

- Zeki-Metin ikilisinin algılanma biçimi olarak ıskalanan bir kısım var mı? Bunun sizdeki karşılığını merak ederek sorduk.

Bu konuda o kadar çok şey söylendi ki. Yinelemekten ben de çok zevk almam. Varsa da ıskalanmıştır, ne yapayayım? Bundan sonra ıskalamamaya baksınlar.

- "Biz Türkiye'nin ilk palyaçolarıyız" diyorsunuz mesela. Belki de bu ıskalananlardan sadece biri?

Evet öyleydik. Biz birkaç şeyi ilk kez yaptık. İlkler silsilesi yaşamımızda vardır. Sadece palyaçolar değil kabare tiyatrosu da ilk. Böyle bir ikilinin en uzun ömürlü olması da ilk. Stanley Laurel-Oliver Hardy'den daha uzun bizim ortaklığımız. Onlar 25 sene ortak olmuş, sonra ayrılmışlar, tekrar bir araya gelmişler. Biz en uzun, kesintisiz ortağız yani ikili komiğiz.

 

Hababam Sınıfı'nı ilk sahneleyenler Zeki-Metin

- Yolculuğunuzun ilk yıllarında, Hababam Sınıfı'nı ilk kez sahneye koyuyorsunuz.

Evet, bakın bu da ıskalandı. Hababam Sınıfı'nı 1964 Ulvi Uraz Tiyatrosu'nda sahneledik. Onun da başlangıç noktasını tetikleyen Zeki Alasya'nın defteridir.

- Nasıldı o defter?

O defterde İstanbul'un fethinin parodisi de vardı Hababam Sınıfı ile ilgili skeçler de vardı.

- 1964-1965'te Hababam Sınıfı'nı kapalı gişe oynuyorsunuz. Sonrasında yıllarca Ertem Eğilmez ile çalışıyorsunuz. Ertem Eğilmez'in Hababam Sınıfı kadrosuna Zeki-Metin niye dahil edilmedi?

Bilemiyorum. Zannediyorum bizim Ertem Abi ile çalıştığımız zamanlarda Hababam Sınıfı projesi yoktu. Sonraki ekibiyle yaptı Ertem Abi. Ama bizim oynayacağımız Hababam Sınıfı Rıfat Ilgaz'ın yazdığı Hababam Sınıfı olurdu. Bu yapılanların hiçbiri Rıfat Ilgaz'ın Hababam Sınıfı değil.

- Buradaki ölçünüz nedir?

Buradaki ölçü için kitap yazılır. Ama belki şunu mırıldanabilirim. Rıfat Abi'nin duruşu, romancılığı, mizahçılığı çok farklı bir boyuttadır. Orada yapılan Hababam farklı boyuttadır. Hababam Sınıfı herhangi bir okul filmi değil, aynı zamanda bir ideolojik çekirdek. Hababam Sınıfı'nın sonunda "Bizi Anadolu'ya sürüyorlarmış" diye bir tirat vardır. O Anadolu'yu kalkındıracak, yayılacak bir ekiptir. Bunları filmlerde gördünüz mü?

- Hababam'da kimleri oynuyordunuz siz?

Ben Refüze Ekrem'i oynuyordum. Zeki, Tulum Hayri'yi oynuyordu. Ve çok enteresan, bizim oyunda İnek Şaban Suzan Ustan'dı.

- İnek Şaban'ı kadın canlandırıyor.

Evet, Ulvi Hocamın aklına bakar mısınız? Çok önemli idi.

 

"Zeki rahmetli olmasaydı turnemizin filmini yapmayı çok istiyordum"

- Hababam Sınıfı'nın Ulvi Uraz Tiyatrosu'nda kapalı gişe oynamasının ardından kendi tiyatronuzu kurabilmek için tahta kaşık satma maceranızı duyarız. Ve İstiklal Caddesi'nde sizi gören Haldun Taner "Hadi gelin" der...

O kadar hızlı değil. Şimdi biz Ulvi Hocamdan ayrıldık. Bir tiyatro kurmak istiyoruz. Genç delileriz, yerimizde duramıyoruz. Yine Beyoğlu'nda Genar Tiyatrosu var. Muhtar Hocam "Ben size salonu vereyim, gelin bizde oynayın" dedi. Bizde İki El Ateş, Üç Kafes Üç İnsan'ı oynadık, orada tiyatro yapmaya başladık. Sonra Muhtar Hocam, Allah rahmet eylesin, çok enteresan bir adamdı. Ustalarımıza, abilerimize bir oyun ayarlatmış. Erol Günaydınlar, Erol Keskinler filan var. Nazım Hikmet oynayacaklar. Bizi oradan kovdular. Ortada kaldık. Çok da iyi iş yapamıyorduk. 90 kişilik bir tiyatro salonunu dolduramıyorduk. Oradan bir turneye çıktık. İnanılmaz bir kış turnesi yaptık. Zeki rahmetli olmasaydı onun filmini yapmayı çok istiyordum. Bir burunlu otobüs, motoru önde, öyle kalorifer yok, içinden direkler geçer, arabanın içi öyle ısınır, çocukların ayakları yanar, battaniyeleri yanar. Öyle bir yoklukta bir kış turnesi yaptık. Üç buçuk ay sürdü. Oradan üç beş kuruş para toplayacağız. Türkiye'nin her yerinde oynadık. 65-66 sezonu. Oradan dörder bin lira para biriktirdik. O paramız olduğu için artık bir tiyatro kurabilirdik. Orada inanılmaz şeyler yaşadık.

- Birini anlatır mısınız?

Anlatayım. Dörder bin lira para biriktirdik ama para durmuyor. Zaten açığımız var. Zeki'ninki hemen bitti mesela. O zaten parayı hiç tutmaz. Bizimkiyle idare edeceğiz. Zaten para da bizim evde toplanıyor. Fakat o da idare etmeyecek belli. Tam köşede bir dükkan var. Onun önünde toplanılıyor. Kola içen var, fındık fıstık yiyen vs. Küçük bir köşe dükkanı. Zeki çok becerikli bir çocuktu, Allah rahmet eylesin. 70'lik kolayı bir defada, bir nefeste içerdi. Genelde de iddiaya girerdi. "Ben bunu bir bir nefeste içerim", "Yok içemezsin!", "Neyine?" filan derken "Hadi bir şişe votkasına!" denir. Zeki şişeyi güzelce sallar, lak lak lak dökerek, 70'lik kolayı bir defada içer. Biz de votkayı kazanırdık. Biraz dolaşır, bir tuvalete gider sonra bir iddiaya daha girer. Onunla da cips, fındık fıstık aldı mı nevaleyi doldurup doğru bizim eve gelirdi. Bu bizim gelir kaynaklarımızdan biriydi. Zeki'nin becerisi! (Gülmekle anlatmak arasında bir es vererek devam ediyor) İşte o paralarla biz böyle oyalanırken, Haldun Taner de "Vatan Kurtaran Şaban" oyununu yazmış. Ve oyuncu arıyor. Bunu duyduk onun üzerine gidildi. "Hocam biz tiyatro yapmaya hazırız, bizimle ilgilenir misiniz ya da bize bir oyun verir misiniz?" dedik. Haldun Bey'in de anlattığı bir gerçek var. O sıralarda kabare tiyatrosu yapmayı düşünüyor kimlerle yapabileceği konusunda da araştırma yapıyor. Bizim Ulvi Uraz Tiyatrosu'ndaki şenliklerimiz, turnelerimiz, yemeklerimiz vs. derken "bunlarla yapılır" diyor. Biz Haldun Bey'e gittiğimizde "Sizinle kabare tiyatrosu yapalım. Bunu kurarsanız birinci olursunuz" dedi. O tarihte kabare tiyatrosu yok Türkiye'de. Ben itiraz ettim.

- Neden itiraz ettiniz?

Kabare tiyatrosunun ne olduğunu bilmiyorum. Bizi ikna etti. O arada Vatan Kurtaran Şaban'da Şaban rolünü Erol Günaydın'a oynatmak istiyordu. "Ben oynarım" dedim. Gencim, zayıfım. Çok ısrar ettim. Hatta bir gün vapurla karşıya geçerken, "Oynamazsam, kaçarım" bile dedim, ağlamaklı oldum. İlk kaprisimdi. (Gülüyor) Kabul etti, Şaban'ı da ben oynadım. 1967'de Devekuşu Kabere kuruldu, 1992'ye kadar hep zirvede devam etti.

 

"Zeki ile kader birliğimiz vardı"

- Zeki Bey'in ardından "Benim yarım gitti" dediniz. Sözünüzle çok kişi ağladı. Ama ateş düştüğü yeri akar.

Samimi insanları da yakıyor canım. Hiç değil ise dumanı çıkar. İçinden yaralanmak var, o da başka bir şey. Bizim Zeki ile gerçekten bir kader birliğimiz vardır. Ben fatalist bir adam değilim. Ama baktığınızda görürsünüz. Böyle bir yazgı, kader birliği net görülüyor. Ben Aksaraylıyım, Zeki Şehzadebaşılı. Bu semtlerin kültür popülasyonları birbirine çok yakındır. Onun içinden yetişmek, beslenmek zaten bir beraberlik doğuruyor. Ahmet (Gülhan) Uzun Hafızlı, o da karşı tarafın Aksaray'ı ve Laleli'si diyelim. O da oradan yetişmiş. Orta tabaka ya da ortanın altı seviyesinden çıkan bir ekibiz. Bu orta altı seviyenin çok üzerinde, Mühürdarlı, Moda'dan bir Haldun Taner var. O biraz aşağı indi, bizi olabildiğince yukarı çekti. Devekuşu Kabare'deki bulunduğumuz yeri böyle de anlatmak lazım. Kader birliği kısmına gelirsek, semtlerimizin yanında babalarımız da aynı kurumda çalışıyordu. İkimizin de babası İbrahim Ulagay kimya evinde çalışıyordu. Zeki'nin babası Reşat Bey kimya mühendisiydi. Orada tanıtım pazarlama müdürüydü. Babam da kısım şefiydi.

- Annelerinizin cenaze namazını kıldıran imamın aynı olması tesadüf mü?

Belki bir raslantıydı. Belki kader bilemiyorum. Belki oradaki davranışlar beni rahatsız ettiği için de bunu yazdım. Mikrofonlar ağzınıza, kameralar gözünüzün içine girer. Ağlayacak mı? Bakalım, ne zaman ağlayacak? Böyle bir vaziyet.

- Hanginizin annesinin cenazesi bu?

İkimizinki de. O edepsizlik halen devam ediyor. Gördünüz. Buna bir çare bulmak lazım.

- Annelerinizin cenazesinde mateminizi basının ilgisinden dolayı yaşayamadığınızı söylüyorsunuz, doğru mu?

Adam ne zaman ağlayacaksın diye bakıyor? İmam zaten öyle bir edebiyat yapıyor ki. "Ciğerparelerini bırakıp aramızdan ayrılan hanımefendi kişi..." Allahım yarabbim gel de ağlama. Gözyaşlarını indirmemek için dayanıyorsun. Günah değil mi? Bırak, ağlasın adam. Ama bunu herkese yapıyorlar. Sadece Zeki'ye Metin'e değil. 10 Kasım törenlerinden askeri kaldırdılar bu yüzden. Efendim askerin gözyaşı inecek mi? Mehmedim orada ne yapsın? Tam gözünde bir fotoğraf makinesi, o nöbette.

- Zeki Bey'in cenazesinde kendinizi böyle sıkışmış hissettiğiniz oldu mu?

Çok rahatsız oldum. Sadece ben değil bütün müminler rahatsız oldu. Cenaze merasimi böyle olmaz. Ben 74 yaşındayım. Çok insan gönderdim öbür tarafa. Camiyi, usulü, adabı, erkanı bilirim. Böyle şey olmaz. Buna çare bulunmalı. Bunu birileri düzenlemeli. Diyanet İşleri mi düzenler, her cami kendi içinde mi düzenler? Kültür Bakanlığı mı düzenler?

 

"Tabutun başındayım, kadın sizi öpebilir miyim diyor!"

- "Camide gazeteci fotoğraf çekmesin" mi diyorsunuz?

Kameralar tabutun olduğu yere girmesin. Orada istismar var. Orada olanları bilemezsiniz. Birtakım sanatçılar gelip orada resim çektiriyorlar. Halk sanatçılarla sırf resim çektirmek için geliyor. Zeki'nin cenazesi için filan değil. Bir hanımefendi geldi bana, tam tabutun başındayım, "Sizi öpebilir miyim?" dedi yahu! Kameralar burada (omzunu gösteriyor) ama. Kadın süslenmiş püslenmiş gelmiş, "Bir öpeceğim gideceğim" diyor. Git kardeşim, git canım. Git kıracağım şimdi seni.

- Ünlü biri mi bu?

Hayır. Boylu poslu bir hanımefendi. "Öpeceğim" diyor cenazede. Belki de çok samimi, bilemiyorum. Ama olacak şey mi bu? Orada cenaze namazını bekliyoruz. Camiden cemaat çıkacak da cenaze duasını yapacağız. Orada Zeki'nin ayak ucuna Fenerbahçe bayrağı koymuşlar, ona da kızdım. "Fenerbahçeli Birol" yazılmış üzerine. Kimisi geliyor papatya bırakıyor, kimi geliyor tabuta elini koyuyor. Yoktu böyle şeyler. Tabuta el koyulmaz. Tabut öpülmez. Önde asılı resmi öpenler. Böyle cenaze merasimleri görüyoruz. Ne kötü bir şey. Sanki ilk kez biri ölmüş, kimse ne yapılacağını bilmiyor. Böyle doğaçlama bir şey. Kabristana da onun için gitmem. Kabristanda da başka bir alem vardır: "Nasıl gömelim? Tabutla mı gömelim, kefenle mi? Kefenle gömelim toprağa değsin. Aman efendim toprağa değmesin incinir, tabutla gömelim!" Bunları uydurmuyorum, hepsi olan şeyler. Hangisine karar verilirse verilir oraya indirilir. Bir de zavallı, mevtanın en yakını, oğlu ya da kızı mezara iner. Babasını ya da anasını kucağına verirler. O sallanır, nereye koyayım bilemezsin. İndireyim mi, kaldırayım mı? "Efendim kıbleye döndürün" derler. Kıble ne tarafta, nedense bilemez kimse. Biri çıkar söyler. Oraya çevirirler. 45 derece duracakmış kıbleye doğru! Ölü kıbleye doğru durur mu? Arkasına taş koy! Koyma acır! Biri gelir orada naylon varsa onu alır, toprağı temizler, öyle bir şey. Bu biter. Toprağını attıktan sonra mevtanın üzerine su dökerler. Niye? Hiç bilmem. Böyle bir cenaze merasimi olur mu kurban olayım?

 

"Dilim varmıyor ama söyleyeceğim leş kargası bunlar"

- "Tabutun olduğu yere kamerelar girmesin" dediniz. Burada meslektaşlarımızın aklından geçecek kısım belli; kamuoyuna mal olan isimlerin...

Kamuoyunun böyle bir şeye gereksinimi yok. Kamuoyu yaşarken sahip çıksaydı, yaşarken değerlendirseydiniz. Adam artık gitmiş, başka bir dünyada. Tabutun başını resmetmenizin ona hiçbir faydası yok. Dışarıda çekin. Orada çok ciddi bir istismar var. Dilim varmıyor Zeki'ye kıyamadığım için ama söyleyeceğim. Leş kargası bunlar. Hepsi.

- Kimleri kast ediyorsunuz?

Bütün kanallar birden atlıyor. Ölenle ilgili. Yalnız Zeki için değil, ölenle ilgili neler söyleyeceksiniz? Allah aşkına ölünün arkasından ne söylenir, kurban olayım? Bütün kanallar birden bire aynı. Bütün kameralar orada. Bütün sanatçılar orada. Namazı kılmayanlar vardır. Onlar bir ağacın dibinde dururlar, siyah gözlükler takarlar, başörtüler takarlar, ağır makyajlar vardır. Onlar gündelik işlerini konuşurlar. Oysa cenaze bir duadır. Onunla hiç alakamız yok. Ölmüşüm, canım gitmiş, yarım gitmiş. Birileri beni sürükleyerek götürüyor. Buramda (ağzını işaret ediyor) mikrofon ne diyeceksiniz? Olur mu Allah aşkına. Ama aynı şey başka yerde de oluyor. (İnce kadın ses tonuyla teatral bir havada soruveriyor) Niçin öldürdünüz? Bunlar olmaz, bunların hepsine düzen getirmek lazım. Bunlar ayrıca yasayla da olmaz. İnsanların beyinlerini, gönüllerini temizlemeleri lazım. Zihin haritamızı değiştirmemiz lazım. Bir curcunadır gidiyor. Çok kötü bir şey bu. Cenaze namazı bir duadır. İmam efendi namazdan sonra sorar, "Mevtayı nasıl bilirsiniz?" Cevap; mazbuttur. Ortalama bir cevap verilir. Kimin ne olduğunu, nereden biliyorsunuz? Belki de kötüdür. "Mevtanın Allah'a inandığına mümin olduğuna gerçek bir müslüman gibi davrandığına şehadet eder misiniz?" Hepsi yalan söylüyor. Hiçbiri bilmez. Olur mu öyle şey? Buralardan çok dertliyim. Cenaze merasimini böyle kapatalım.

- Her ikinize de yıllarca "kavgalı mısınız, küs müsünüz?" diye soruldu...

Yok, bunlar çok sonradır. 1965'te Ulvi Uraz Tiyatrosu'nda ilk kez beraberiz. "Ne zaman ayrılacaksınız?" diye soruyorlar önce. Ne zaman ayrılacaksınız?

- Zeki Bey, "Metin o zaman da sinirlenirdi, şimdi de sinirlenir. Ben alıştım" diyordu.

Doğru söylemiş. Zeki müthiş bir adamdır. Birine kızar, epey öfkelenir. Üç dakika sonra geçer. Bende geçmez. Böyle bir adamım. Biz de artık olgunlaştık. Bilge kişiliğe soyunduk ama oraya varamıyorum. Çünkü öfkem var. Kinim var. Bunlar olunca bilge kişi olmaz. Hala kızıyorum. Mutlaka bir şey söylemeliyim ki, ciğerine otursun. Çünkü benim oturuyor. O zaman ona da oturtmam lazım. Rahat edemem, karnım şişer. Rahatsız olurum. Allah aşkına 56-57 senelik bir birliktelik var. Nazım Hikmet'in dediği gibi, yarin yanağından başka her şeyde ortak olmuşuz, kader birliği etmişiz. Ama bunun içinde aynı düşünmeyen, ayrı kafa yapılarında insanlarız. Fakat demokratlık, sevgi, saygı içerisinde inanılmaz bir şey yapmışız. Uluslararası alanda bile böyle bir beraberlik yok. Birçok konuda tartışmışızdır bir de sesini aç be adam. Açmaz. Zeki böyle bir adam. O bağışlayıcı olabiliyor ben olamam.

 

"En çok para yüzünden tartışırdık"

- Tartışma sebebiniz en çok neden kaynaklanırdı?

Para.

- Birkaç yıl evvel "Emekli olamam, param yok. Bana yetecek kadar param olsa hiçbir güç beni bu piyasada tutamaz. Param olmadıkça oynayacağım. Metin Akpınar'ın mesela var" demişti.

Benim babamdan miras kalmadı. Kaçakçılık yapmadım. Hatta yapılan işlere bakarsanız Zeki'nin geliri benden çoktur. Ben sadece tasarruf etmeyi bilirim. Bütün mesele bu. Açlıktan geldik biliyoruz bunu. Ben böyle söyleyince de sülalem, "O kadar da açlıktan gelmedik" diye üzülüyor.

- Zeki Bey'inki eli açıklık mı?

Eli açıklık. Hakikaten eli açıklık. Zeki'ye trilyonlar ver, dön bak yok. Sevdiğiyle yer, esirgemez.

- Zeki-Metin uyumu zıtlıkların uyumu sanki?

Doğru tespit.

- Aslında uyuşmazlıklar için incelenebilir sizin birlikteliğiniz.

Kesinlikle. Aileden tutun mahalleye, devletlere, evrene, gezegenlere... Bu uyumun maddeleri var. Çok sürpriz değil.

"Sanat tüketicisi Zeki-Metin'e pranga mahkumiyeti koydu"

- Hadi birkaç madde sayın.

Bir defa sevgisiz olmaz. Ben de Zeki'yi çok severdim. O da beni çok severdi. Sevgi emek ister. Emek vermeden sevemezsiniz. Onu günahı sevabıyla da seveceksiniz. Sonra herkes herkesi saymak zorunda. Bu vazgeçilmez. Bizde bu ikisi vardır. Hemen akabinde kader birliği vardır. Bir hedefe birlikte gitme arzusu. Bunun arkasında pazarlık ve planlamamız yoktu. Böyle bir şey geldi ve yürüdü. Biz yürüdükten sonra sanat tüketicisi Zeki-Metin'i birleştirdi. Bir pranga mahkumiyeti koydu. Ayağımıza bağladı. Bizi bağladı. O da çok önemli bir etken. Bunun dışında özel yaşamlarımızda özgür olmamız çok önemliydi. İki daire, kesişen yerde beraberiz. Dışarıda herkes özgür. Benim mesela gece hayatım vardı. Zeki hiç gelmezdi. Biz Ahmet (Gülhan) ile giderdik gece. Bir gece Oya (Alasya) da gelmek istemişti. Oturuyoruz hep beraber saat 12'de (taklidini yaparak söylüyor) "Ben sıkıldım, ben sizin gece hayatınıza tahammül edemem" dedi gitti.

- Zeki Alasya'nın 16 yıl önceki söyleşisinden alıntılıyoruz: "Yeni başlayan arkadaşlarıma önerim var: Mümkünse tek başınıza götürünüz. Siyamlı ikizler olayını çarpıcı ve düşündürücü bir örnek olarak görmüşümdür. Bir yerden bağlı birisi var yanınızda. Kendi hayatınızı yaşamıyorsunuz. Belki Metin’in 'tek başına olmak istiyorum' duygusu siyamlı ikizlerden birinin bir gün isyan duygusuna benziyor."

Güzel bir örnekle anlatmaya çalışmış. Bakınız burada da birlik lehine yapılan feragat önemli. Bu da demokrasinin vazgeçilmezi. Bugün AB neden olmuyor? Çünkü çelik ve kömür birliğinde birlik lehine feragat vardı. Herkes haklarından vazgeçmişti. Bugün birlik lehine kimse egemenlik haklarından vazgeçmiyor. Oysa birlik lehine feragat gerekir. Ha bu her zaman olur mu? Her zaman insanın aklının bir köşesinde "yalnız olsaydım daha iyi şeyler yapardım daha mutlu olurdum" vardır.

 

"Zeki, ben don dikerim para kazanırım, dedi"

- Zeki-Metin birliği lehine siz neyden feragat ettiniz?

Birlikte yaşamın gerektirdiği her şeyden. Benim lehime gözüken çok şey vardı. Mesela Zeki kamera önünü sahneyi sevmediği için beni öne attı, arkaya geçti. Bütün başrolleri ben oynadım. Ama bakınız tarihte başrol oynayanlar çok para alırlar. Hiç böyle bir talebim olmadı. O kadar sene aynı parayı aldık, eşit bölüştük. Demokrasi bu. Demokrasi hiç anlaşamayanların şiddet unsuru olmaksızın birlikte yaşayabildikleri rejime denir. Biz bunun örneğini vermişiz. Peki bu hiç mi bitmedi? Bitti. Kafada başka düşünceler olmuştur. Çünkü bir süre sonra geldiğiniz yerden, beslendiğiniz olaylardan kopuyorsunuz. Belki de kader birliği ve birbirinize bağlılığınız doğrultusunda daha özgür olabiliyorsunuz. Rasyonel olay yani akıl duyguyu eziyor. Zeki'nin de görüşleri vardı. "Ben don dikerim para kazanırım" dedi. Ben dikemem don. Zeki diker; oturur makineye, çıkıdı çııkıdı diker. Çok becerikli bir adamdı. Biz ilk palyaçoyu oynadığımız zaman palyaço ayakkabısını Zeki yaptı. Onu yapmak ne kadar zordur anlatamam size!

- Sevdiklerini uğurlayanlar bazen ölüm yaklaşırken yaşanan tılsımlı anlardan bahseder...

(Filmlerinden aşina olduğumuz o bakışıyla, kaşlarını alnına doğru kaldırarak yanıtlıyor) Çok gaddarlık yapıyorsun girme buralara.

 

"Hakkını helal et demedik, ama koca kafa bilir zaten!"

- Mahremiyet ölçüsünde takdir sizin. Ölmeye giderken de yine hiç konuşmadan mı anlaştınız?

Konuşmadan anlaştık. O bildiğiniz anlamda helalleşemedik. "Hakkını helal et" gibi böyle şeyler yapmadık. Ama koca kafa bilir zaten. Domuz gibi bakışınca anlar. Normal el böyle sıkılır, bizim Zeki'yle el sıkışmamız şöyledir.(Bileğimizden kavrayarak nasıl tokalaştıklarını gösteriyor) İlk gittim, bunu yaptık, hadi çak Zeki! Gücü kalmamıştı... Bunlar anlatılmaz. Bir kitap da yazsam bunları anlatmayacağım. Pastör diyor ki, "Ölüm pis bir biyolojik olaydır." İmanlıysanız Allah'ın emridir, her canlı bunu tadacaktır. Bu ikisinin arasında bir şey ölüm. Ne olduğunu biraz biliyoruz da, sonrasında ne olacağını kimse bilmiyor. Benim en ağır darbeyi yediğim an Emre Hocamın Zeki'nin durumunu anlattığı andır. "Koptum, yıkıldım" denir ya, öyle oldum. Hiçbir direncim kalmadı. "Kendine gel. Seni böyle görmesin" dediler. Hemen toparlandık. Sevdiği yemekleri yaptık. Alerjisi vardı her meyveyi yiyemezdi. Limonlu dondurma severdi. Beş kaşık limonlu dondurma yiyebildi. En son Jülide (Alasya) beş kaşık yedirdi, "yeter" dedi. Karpuz çok severdi. Karpuz aldık. Son yediği gıda da o oldu. Karpuz! Özendim, en sevdiği Kıbrıs yemeğini yaptım. Onu götürecektim, sabah ben kahvaltı yaparken televizyonda alt yazı geçti. Hadi değiştirelim konuyu.

 

"Zeki'nin yatakta ölmesine tahammül edemiyorum"

- Telefon görüşmemizde yeni bir oyun havadisinden bahsetmiştiniz. Müjdeyi verebiliyor musunuz?

Şehir Tiyatroları'ndan bir oyun koymam için teklif geldi. Önümüzdeki sezon için.

- Hangi oyun olacağı belli mi?

"Ben bildiğimi yaparım, kabare oyunlarından birini koyalım" dedim. Bir çalışma yapacağım, tekrar bir araya geleceğiz. Belki bir kolaj da olabilir.

- 20 senedir sahneye çıkmıyorsunuz. Bu yeni projede yönetmen mi olacaksınız?

Evet.

- Başka bir projede sahne sürprizi olabilir mi?

Olmaz diye bir şey yok. Yul Brynner'i çok kıskanırım. Adam Kral ve Ben ile başladı. Kral ve Ben'i oynarken öldü. Bu bir sanatçı için çok güzel bir şey. Zeki'nin mesela yatakta ölmesine tahammül edemiyorum ben. Sahnede olmalıydı. O zaman daha az ağlardık. Daha kolay kabul ederdim belki de. Ama burası Türkiye. Burada insanlar yaşlanınca, resim ihanet etmeye başlayınca oynayamazsınız. Batı'da 80 yaşında adamı oynatırlar. Bizde ya amca ya dayı olursun. "Hulusi Kentmen ol" derler mesela. Erol Günaydın ol, şunu ol! Yahu niye onu olayım? Ben başka bir şey olayım? Bütün mesele odur. Buralara girseniz zaten neler çıkar. Annem beni her hafta Bulvar Sineması'na gönderirdi. "Ben bu filmi gördüm" derdi. "Ana ne huysuz kadınsın. Bu film geçen sene çekildi, nereden gördün?" derdim. Sinemaya bulaşınca Zeki'yle günde beş film seyretmeye başladık. Baktım ki annem haklıymış. Filmlerin hepsi birbirinin aynı.

 

"Zeki'ye çarşaf müthiş yakışır!"

- Zeki-Metin filmleri içinde birinciniz var mı?

Birinci, ikinci demek yerine şöyle söyleyeyim. Mesela Köyden İndim Şehire, Salak Milyoner, o filmler iyi filmlerdir. Sinemayı biz Ertem Abi'den öğrendik. Sentimental komedideki komedi unsurunu biz oraya götürdük. O beraberlikten bu güzellik çıktı. O iki film bunun çok iyi örneğidir.

- Biz o filmleri bayılarak defalarca izliyoruz da siz nasıl izliyorsunuz?

Sinema yokken ben kendimi hiç görmüyordum biliyor musunuz? Ben hep Zeki'ye gülerim. O da bana güler. Ta ki videoya girdi devreye. Ondan evvel aynalı yer arardık. Bursa'da Tayyar'ın sinemasında locaların arkasında aynalar vardır. Oradan biraz kendini görürsün. Biz tiyatroda oynarken hiç kendimizi görmedik. Sinemada bunu irdelemeye başladık. Birbirimizi gördük, kendimizi gördük. Kendime de güldüğüm oldu. Hep Zeki'ye gülerdim eskiden. Zeki de aynı şekilde bana gülerdi. Mesela Zeki'ye çarşaf müthiş yakışır! Ne demekse o. Ben ona çok gülerim. Çarşaflı kadın tiplemesi vardır. Orada kocakarı olur. İsmail Hakkı Baltacıoğlu'nun anlattığı klasik Türk komiğinde de bu vardır. Bunlar kısa boylu, fıçı göğüslü, kalın kaşlı olurlar, kaşlarıyla nefes alırlar. Nispeten kısık sesli olurlar. Türk komiğinin tarifi budur. Zeki birebir! Bir de Zeki'nin kendi deyişleri vardır. Kıbrıs'ın popülasyonunun komik olduğunu gösterir. Kıbrıslı Allah'ın boy pos konusunda örneğin Slav ırkı gibi cömert davrandığı bir ırk değildir. Bu kendinle eğlenmeyi de getirir. Şivede olunca, hem İngilizce hem Rumca hem Kayserili gibi, böyle garip bir kırmadır. Gelding, gelding, gitting niye böyle yapang? Dediğin zaman o da bir komiklik getirir. Bu mizah unsurunu Zeki iyi yakalamış ve iyi kullanmıştır.

 

"Bizim dalağımız düşüktür, herkes birbirine ne kadar aldığını söylerdi"

- Ertem Eğilmez'li filmlerinizi de soralım. Mesela Mavi Boncuk. Bir filmin içinden geçen starlara bakın: Tarık Akan, Emel Sayın, Münir Özkul, Zeki-Metin, Kemal Sunal, Adile Naşit... Biz izlerken "Ne kadar mutlular, birbirleriyle ne güzel çalışmışlar" diyoruz. Hakikaten öyle miydi?

Öyleydi. 1973'te evliliğimin en sıcak, en yeni günleri. 1973'te ben her sabah dükkan açar gibi Ertem Abi'nin evini açardım. Çayı koyardım. Ortalığı temizlerdim.

- Neredeydi bu ev?

Gümüşsuyu'nda. Sonra Sadık Abi gelirdi. O da çarşıdan gelir. Pırasasını almıştır.

- Sadık Abi kim?

Sadık Şendil. Müthiş bir İstanbul beyefendisi. Dramatik yapıyı ondan öğrendik, herkes ondan öğrendi. O gelir, yemeği hazırlarız filan. Sonra millet gelmeye başlar yavaş yavaş. Çaylar, kahveler içilir. Ertem Abi gelir, camın önünde bir koltuğu vardı. Oraya oturur. Ve çekilecek filmin senaryosunu köpürtürüz. Önce herkes bir şeyler söyler. Oradan doğru özümsenir. Bir yere vardığı zaman Sadık Abi gider içeri, daktiloda yazardı. O filmler böyle çıktı. Ama biz Zeki ile tiyatroyu da böyle çalışırdık. O pantolondan filan sıkılır. Bir tane Arjantin donu vardı onun. Donunu giyer. Ayakları çarpıktır yan yan basar. Parmakları birbirine sürter. Oturur daktilonun başına. Ben dolaşırım. Otururken daha iyi düşünemem. Böyle üretirdik.

- O filmler ne kadar zamanda çekilirdi?

Aşağı yukarı 30-35 gündür... Ertem Abi özenli çalışırdı. Fenomendir. Bazen senaryo bitmez, sette de senaryo yazılırdı. Yeni oyuncu gelir, yeni bir olaya gider vs. Hatta bazen fragman oynarken biz film setinden gidip fragmanı seyreder yine sete dönerdik.

- Ya şu kısım; Ertem Eğilmez ile aranızın açık olduğu günler?

Aramızın açık olduğu zaman hiç yoktu. Yalnız Ertem Abi bize az para veriyordu. Dışarıdan çok para verdiler, biz kaçtık. Olay budur. (Gülüyor)

- O zaman yapımcı-yönetmen-oyuncu kısmında işler nasıl yürürdü?

Az evvel starlar dediniz ya. Asıl starlar Kemal Film'de, bizim ustalarımızın hepsi birarada oynuyor. Orada sistem şöyle yürüyor. Bölgelerden film siparişi geliyor. "Ayhan Işık'la bilmem kim olsun, şu filmi yapın bize" deniyor. Ve oradan senetler alınıyor. O senetler burada oyuncuya verilerek filmler çekiliyor. Bir süre sonra iki star yetmiyor. Dört, beş starlı filmler yapılıyor.

- Örneğin bir filmde "Adile Naşit ne alıyor, Hulusi Kentmen ne kadara anlaştı, Zeki-Metin'e ne verildi?" bunlar bilinir miydi?

Hep bilinmesin denir. Pazarlık da öyle yapılır. "Bak bunu sana veriyorum Kamil'e vermiyorum söylemeyeceksin" denir. Bir bakarsın ki herkes her şeyi bilir. Bizim dalağımız düşüktür. Herkes birbirine söyler. Herkes kendi sanat politikasına göre katlanır ya da itiraz eder. Sistem böyle işler. Yapımcının da ne zaman kaçacağı, hangi paraya evet diyeceği konusunda çok deneyimli olması lazım. Çünkü "ben gidiyorum" dedikten sonra "şu kadar veriyorum kal" demek çok çirkindir.

 

"Tiyatromuzda hırsız da oldu, yakaladım"

- Sinema kıdemi ve tiyatro kıdemi fark yaratır mı?

Sinema kıdemi ile tiyatro kıdemi farklıdır elbette. Fakat "Bizim şu kadar sene emeğimiz var tiyatroda, sinemeya girmişiz, bize şu kadar para verin" denmez. Oranın ekonomi kuralı başkadır. Ancak şunu söyleyeyim. Sanat emekçisi hakettiği parayı Türkiye'de hiçbir zaman almamıştır. Bu genel kural. Mesela 1973'te biz tiyatroda stardık ama sinemada değiliz. Ben mesela yevmiye alırdım Ertem Abi'den. Zeki de ben de. Mesela 35 günlük bir filmde de 10 günlük, 7 günlük işimiz olurdu.

- Hangi filmler yevmiyeli idi hatırlıyor musunuz?

Bütün filmler. Başrol oynadığımız zaman pazarlık edip başrol parası almaya başladık.

- Mavi Boncuk mesela yevmiyeli mi?

Tabii Mavi Boncuk da öyle. Ama dengeli bir çalışma biçimi olur. 35 günlük bir çalışmada 10 gün 15 gün çalıştığın zaman, iyi para alırsın. Allah bereket versin.

- Arada kıskançlıklar olur muydu?

Olmaz olur mu? Aktör adam kıskanmaz olur mu? Kıskanmak her zaman vardır. Ama hem çalıştığımız ekiple hem de kendimle övünmek zorundayım. Kıskandığın adama zarar vermek diye bir şey yoktu bizde. Geçmişimizde vardır; yakalara iğne koymalar, müshil vermeler. Birçok çirkinlik vardır. Bizde olmazdı. Bizde kötü barınmazdı. Özellikle tiyatroyu söylüyorum. Hırsız da oldu tiyatromuzda. Yakaladım. Yakalamadığım olduğunda başka yerden yakaladım ve çok sevdiğim arkadaşlarımı maalesef tiyatrodan gönderdim.

 

"Adamın karısını kovdum, Zeki çıt demedi!"

- Oyuncu mu?

Oyuncu. İsimleri lazım değil. Kötüyü barındırmaz zaten bizim sistem. Bizi karıştırmak için gelenler de oldu. Kişilik itibari ile karıştırmayı da çok denemişlerdir. Zeki'nin de benim de iyi yanlarımızdan biri budur. Dedikoduya hiç itibar etmeyiz. Ben Oya Alasya'yı tiyatrodan gönderdim. Zeki çıt demedi, biliyor musunuz? Böyle bir adamdır o koca kafa! (Gözünden yaşlar süzülüyor.)

- Niye gönderdiniz?

Oldu işte tiyatro yönetiminde bir şeyler. Ama adam çıt demedi ya. Karısını kovuyorsun, olur mu? Ne yapıyorsun Metin der biri? O demez!

- Perran Kutmanlar, Ayşen Grudalar, şimdi buluşuyor musunuz?

Buluşmuyoruz. Ben Ayşen'i de Perran'ı da çok severim. Beraber olduğumuz yerlerde hep sarılırız. Kokumuzu özleriz. Birbirimizi öyle ayrı severiz. Ama yaşam başka bir yere gitti.

- Hayat giriyor araya değil mi?

Giriyor tabii. Zeki gittikten sonra da işte yaşam yine devam ediyor. Zeki yararlı bir adamdı. Müthiş bir insandı. Bizim Müjdat'la (Gezen) küçük bir dargınlığımız vardı, o geçti mesela. Cenazede sarıldık ağlaştık. Ona da yararı oldu.

- Herkes sevilmek sayılmak ister. Siz bunları elde edeli çok oldu. Şimdi nerelerdesiniz?

Ama biz Dale Carnegie'yi okuduk. Şunu öğütler. Aradığını bulamamanın ıstırabı ile inleyeceğine biraz aranılan gibi olmaya çalış. O zaman yakalarsın mutluluğu sevgiyi. Çok uçarsan fildişi kulende herkes sana gelmeyebilir. O zaman Nietzsche olursun. Öyle niceler gitti! Bize ne öğrettiler? İyi, güzel ve doğru olmayı. Ama bu yetmiyor. İyi olmak yetmez. Onun yanına mutlaka etik girecek. Güzel de yetmiyor. Yanında estetik de olacak. Ama sadece estetik haz değil estetik bilim de olacak. Doğru da yetmez. Doğru görece. Herkesin doğrusu var. Yanında adalet olacak. Buraya varırsak çok iyi bir yol katetmiş oluruz. Biz halen iyi, güzel ve doğrudayız.

 

"Antropoz bitiminde 65'te 'anneee' diye yine eve dönersin"

- Mutlu bir ömür mü sizinki?

Mutluluğa ulaşmak olası değildir ama ben olabildiğince mutlu yaşadım. Geldiğin çizgide bilgiyi, sevgiyi paylaşmak mutluluk. Başka da gücün kalmadığı için bu yolu zaten buluyorsun. 74 yaşında artık eylemler yüzde 20'ye düşer. Sofra uzar. Yatağa girerken belin ağrır. Karın çağırır. "Belim ağrıyor ben birazdan geleceğim" dersin. Bütün bunları olduğu gibi kabul etmek çok önemli. Bilirsen katlanırsın, bilmiyorsan üzülürsün. Bunun kaçınılmaz olduğunu bileceksin. 45-46 yaşlarında antropoz birinci basamak başlar. 65 yaşında biter. "Anneeee" diye yine eve dönersin. Bu da genetik şifredir.

- Kaç yıllık evlisiniz?

54 yıl. Aynı Metin Akpınar-Zeki Alasya gibidir o da. Sevgi, saygı, demokratlık olmasa olmaz. 54 sene de ballı börekli geçmemiştir. Kavgası dövüşü de olmuştur.

- Dile kolay evlilik için 54 yıl?

Dile bile kolay değil. Çok zor. (Gülüyor)

- İnsan gün geliyor hayatta kendinden bile sıkılıyor. Yol arkadaşınızdan da karşılıklı olarak sıkılabilirsiniz...

Fakat bizim mesleğimiz hanımefendiden sıkılmayı gerektirecek kadar beraberliğe fırsat vermez. Karımdan, Göksel'den daha çok Zeki ile beraber olmuşumdur.

Fotoğraflar: VEDAT ARIK



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları


Günün Köşe Yazıları