Yaşam,Yaşam->Yeryüzü Sofraları

Faydalı bilgiler... Vahdet-i Vücûd

Dün İbn-i Teymiyye’nin İbn-i Arabi’yi “kâfir” saymasında kalmıştık. Sebep, onun “Vahdet-i Vücûd”, yani yaratıcı ile yaratılanın “yekvücut” olabileceğini savunan bir tasavvufi anlayışla ortaya çıkmış olması.

Muhyiddin-i Arabi’nin vahdet-i vücûd anlayışı, İslâm’ın şeriat kulvarından tarikat kulvarına kadar en çok tartışma yaratmış noktası. Tartışma “İslâm-içi” de kalmaz, farklı inançlar, ondan öte Batı’da yaygın teosofik, panteistik, monistik düşünce sistemleri ve felsefi yaklaşımlarla etkileşim içinde de sürer.

Bu doğrultuda onu İslâm’ın hakikatinden uzaklaşmakla suçlayanlar kâfirliğine kanaat getirmişler ve takipçilerinin “Şeyh-i Ekber” (en büyük şeyh) dedikleri bu önemli ismi “Şeyh-i Ekfer” (en kâfir şeyh) ilan etmişlerdir.

Vahdet-i vücûd, “varlığın birliği” demek ve esasını sadece Allah var, ondan başka varlık yok (“Lâ mevcude illâ hû”) anlayışı oluşturmakta. Özünde sûfi pratiğin hedeflediği son noktayı, Allah’ın hakikatine erişmeyi anlatan bir anlayış bu; yani “manevi yolun sonunda yalnızca Allah var ve O bulunur” (Annemarie Schimmel, İslâm’ın Mistik Boyutları, 199, s.285).

Bu, “Ene’l-Hak” (Allah benim) diyen Hallac’da da var, ondan önce erken dönem büyük sûfilerinden Bayezid Bistami’de de var: “Ben kendimi tesbih ederim, benim şânım ne yücedir” veya “Cübbemin içindeki Allah’tan başkası değil.”

Dolayısıyla Bayezid Bistami’den, Hallac-ı Mansur’dan İbn-i Arabi’ye uzanan bir yol var. Ancak onun farkı, öncekilerin dolaylı, üstü kapalı veya “manevi sarhoşluk” içinde sarf ettiği ifadeleri sistematize ederek bir düşünce sistemi haline getirmiş olması.

Bu yüzden en çok okkanın altına giden o. Hâlbuki çağdaşı Mevlâna da “vahdet-i vücûd”cu ama ona hiç kimse Muhyiddin’e olduğu kadar yüklenip vurmamıştır. Rûmi’nin Rubailer’deki şu ifadelerine bakın mesela: “Ne ben benim, ne sen sensin, ne sen benim, hem ben benim, hem sen sensin, hem sen bensin. Seninle öyle bir haldeyim ki yanılıyorum, ben mi senim, sen mi bensin”(akt. Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, 1990, s. 323).

Belki de Rûmi’nin bu “poetik” üslûbu İbn-i Arabi’de “literal” ifade bulduğu içindir ki onun başı dertten kurtulmadı: “Hâlık [yaratan] mahlûktur [yaratılan], mahlûk hâlıktır. Hak, halktır. Allah bana hamdeder ben de O’na, O bana ibadet eder ben de O’na” (akt. Kara, s. 324).

Vahdet-i Vücûd, bir uçta daha ılımlı ve makbul “Vahdet-i Şuhûd” (sadece Allah’ı müşahede edip onun dışında hiçbir şey görmez olmak) ile diğer uçta daha aşırı ve yolu gerçekten panteizme, materyalizme çıkaran “Vahdet-i Mevcud” (tüm varlıkların, tabiatın “Allah” olarak birliği) arasında sarkaçsal bir inanç-düşünce salınımına uğramıştır. Sözgelimi kimilerince Türkiye tarihinde bir “proto-sosyalist” figür addedilen Şeyh Bedreddin, meşhur eseri “Vâridât”ı İbn-i Arabi’nin “Fusûsu’lhikem” inin büyük etkisi altında, ondan esinlenerek kaleme almıştır.

İşte tüm bunlar İbn-i Arabi’nin özellikle şeriat ehli âlimlerce “Şeyh-i Ekfer” diye lânetlenmesine yol açmıştır.

Ancak o da altta kalmamış, kendisine saldıranları “ümmetin firavunları”, “salih kişilerin deccalleri” olarak değerlendirmiştir.