Uğur Yücel: Hayat kabalaştı

Uğur Yücel, 20 sonra tek kişilik gösterisi 'Azınlıkta Kaldık' ı anlattı. Bugüne kadar birçok karaktere hayat veren Yücel, hem sahnesini, hem de o yıllardan bugüne değişen Türkiye’yi anlattı. Yücel, “Şöyle yüksek bir balkonda otursam beni bana verseler başka yönlendirirdim. Bak Uğur’cuğum onda oynama, şunu böyle yapma. Fikrim de vardır yani. Bir tek aklım bana çalışmıyor” diyor.
Bunlarla da ilgilenebilirsiniz
Yayınlanma tarihi: 22 Temmuz 2019 Pazartesi, 11:56

Uğur Yücel, “Azınlıkta Kaldık” ile sahnelere dönüyor” başlıklı haberler düştü önümüze geçen hafta. Sahnelendiği yıllarda yoğun ilgi gören oyun, 20 yıl aradan sonra bazı düzenlemelerle yeniden izleyiciyle buluşuyor. Bu geri dönüş bizi de çok heyecanlandırdı. Usta sanatçıya hem sahnesini, hem de o yıllardan bugüne değişen Türkiye’yi ve Uğur Yücel’i sorduk. “Şöyle yüksek bir balkonda otursam beni bana verseler başka yönlendirirdim. Bak Uğur’cuğum onda oynama, şunu böyle yapma. Fikrim de vardır yani. Bir tek aklım bana çalışmıyor” diyor.

Neden şimdi geri dönüyor “Azınlıkta Kaldık?” Gösteriden biraz bahseder misiniz?

Birkaç eski dost ve eğlence sektöründe olanlar sahneyi bırakmama bir anlam veremiyordu. Ben de öyle düşünüyorum. Tam olarak neden bıraktığımı da bilmiyorum. Ama dizi sektörüne kapıldık gitti. O gösteride bugün hâlâ sıcaklığını eğlencesini sürdüren epizotlar vardı. Eskimedi yani. Biraz biyografik bir hal aldı. Çok şey sığdırmışım hayatıma. Bunları sahnelediğimde şimdi otuzlu yaşlarda olan insanlar bebekti. Ben çok sevdiklerimin ve heyecan duyduklarımın yanında konuşurum. Bana hayat çok sürprizler sundu. Çin sözüydü sanırım “Hayat, hikâyesini güzel anlatanlara ikram sunar” gibisinden bir cümle. Benim yaşadıklarım büyük tesadüflerle, hikâyelerle dolu. Masalarda havamı bulduğumda anlatıyorum. Herkes “Abi çık sahnede anlat bunları” diyor. Tabii ki anılardan ibaret değil. O yüzden neşe hüzün birlikte gidiyor.

“Azınlıkta Kaldık”a sahnelendiği yıllarda ilgi nasıldı? Şimdi daha mı fazla ilgi görür sizce?

Çok iyiydi. Dolu salonlara oynuyordum. Şimdiyi bilemiyorum ama öyle bir umudum var. E, dolsun yahu. Kasıklarını tutarak gülünecek bir gösteriden çok bir oyuna benziyor. O nedenle esprisi ya da anlamı tükenmiyor.

'STAND-UP' KELİMESİNİ BENİMSEYEMEDİM'

Stand-up’ta Kuzguncuk’tan hikâyeler olacakmış örneğin, büyük resim olarak da Türkiye’yi mi göreceğiz?

Şu stand-up sözünü bir türlü benimseyemedim ben de. Benim ilk zamanlar yaptıklarıma stand-up denilebilirdi. Otuz yıl öncesi yani, ama bu gösteri mi oyun mu diyeyim, evet oyun demeli. Bu farklı bir iş. Aslında hiç büyük resim tasarımıyla gelmiyor fikirler. Yaşanan ya da gözlemlenen bir durum ironiyle ortaya konduğunda kendiliğinden bir derinliği oluyor. Eskiden kabare tiyatrosu vardı. Haldun Taner Hoca derdi ki “Avrupa’da bir kabareyi gittiğinde o ülkenin ekonomik, politik, sosyal vaziyetini anlayabilirsiniz.” Hiciv büyük resimdir aslında.

“Azınlıkta Kaldık” başlığı o zamanlar ne ifade ediyordu, şimdi o anlamı değişti mi? Değiştiyse nasıl evrildi?

Ben çokkültürlü bir ortamda yetiştim. Din, köken, inanış, mezhep ne bileyim bunların ayrımcılığa uğramadığı bir dünyamız vardı. 70’lerin sonunda olağanüstü bir değişime doğru akmaya başladı nehir. Kendi dünyamızda o kadar az kişi kaldık ki. Bunları 90’larda dillendirdiğimde kimsenin inanası yoktu yaşadığım hayata. Hatta çok yakın büyüdüğüm arkadaşlarımda da böyle bir algı yoktu. Bir ilkokul arkadaşım beni sahnede izlediğinde, “Biz yaşamışız sen seyretmişsin Uğur” demişti. Öyleymiş demek. Kısacası azınlıkta kalmak benim gibi düşünen bir avuç insanın yalnızlığı aslında. Bu anlamda bu yalnızlık komik değil. Kimi yitirilmiş duyguları içeriyor. Yaşadıklarımızdan çıkıyor anlam.

90’lar Türkiyesi ile 2000’lerin Türkiye’sini karşılaştırdığınızda ne görüyorsunuz?

Türkiye 90’lı yıllarda yokuş aşağı inmeye başladı. Kimse el frenini çekemiyor. Çoluğumuz çocuğumuz milletimiz için aydınlık ferah yıllar gelir dilerim. Bu dileğim insanlık ve evrenimiz için de doğal olarak.

'MİZAH HAKLIDIR'

Dünyada stand-up gösterilerinde uç noktalara dokunabilen, hatta bazı noktalarda insanları rahatsız etmeyi amaçlayan konuşmalar görebiliyoruz. Ülkemizde ise bu pek mümkün olamayabiliyor, sınırlı kalıyor sanırım, değil mi?

Komik olan aynı zamanda can yakıcı da olabiliyor örneğin Amerika’da, İngiltere’de. Çok rahatlıkla ağızlarında ya da düşüncelerinde olanı püskürtebiliyor stand-up’çılar. Yeni bilgi edindim, toplama kampında gaz odasına gidecek olanlar son zamanlarını mizah yaparak, şaka yaparak geçirmişler. Stand-up tarihinde baskı görmüş komedyenler var. Mesela Lenny Bruce. Filmi de var, tavsiye ederim. Bir tür karşı çıkma haykırma da varmış şakanın yanında. Benim gençliğimde afro-Amerikan komedyenler taklit yapıp marifet gösterirlerdi. Yani zülfiyare dokunmadan. Ama onların torunları vatandaşı oldukları ülkeyi yerden yere vuruyorlar. Sert şimdikiler. Ama beyaz Amerikalılar bu sert şaka içeren konuşmalara kahkahalarla gülüyorlar. Çünkü mizah haklıdır. Güldürüyorsa düşündürüyorsa. Kaba ve zekâ içermeyen bir alaycılıksa mizah değildir zaten. Bizde sağcısı solcusu çok geriliyorlar kendilerine şaka yapıldığında. Ha, mesela bu konuyu yani eski siyasetçilerle kişisel olarak yaşadıklarımı anlatacağım sahnede. Hiç sorun yaşamadığım gibi telefonla tebrikler aldım. Beni izlemeye geldiler. Anlatacağım.

Bunun nedeni ne sizce? Politik konularda espri yapmak imkânsız gibi bir şey olmalı artık örneğin.

Bir söyleşide hayat zarafetini yitirdi demiştim. Bu aslında sadece bugün değil, benim ilk gençliğimden beri öyle. Hayat kabalaştı. İnsanlar öfke dolu birbirlerine. Bakın sosyal medyaya herkes alıngan; “Beni mi kastettin, bana mı çaktın?” Bırakın siyasetçiyi, takma adla yazan da alınıyor. Kardeşim sen sensin, de biz bilmiyoruz senin kim olduğunu.

Siz de otosansür uyguluyor musunuz?

Televizyonda uyguladım. Çünkü atılıyor sonuçta ya da kanal ceza alıyor.

Stand-up yapan kişi sayısında artış olmasını neye bağlıyorsunuz?

İnsanlar dans etmek, gülmek, mutlu, özgür olmak istiyorlar. Böyle bir fırsat bulduklarında deliye dönüyorlar. Muhteşem bir film ya da dans, sahne gösterisinde dakikalarca alkışlıyorlar, gözyaşı döküyorlar, gülüyorlar. Birkaç oyuncuya sen yüksek bir yerlere çıkıp haykırsana dedim. Çünkü durgun göl gibi. Görüyorum. İçinde fırtınalar var kendini yorganın altına gömüyor. Dünyada haykıramayan çok millet var. Doyasıya gülemeyen de.

‘NASIL YAPARSIN ’I ÇOK SORARIM

TV dizilerinde yer almama nedeniniz dizilerin süreleri ve yoğun çalışma ortamı mı?

Son birkaç işte canım yandı. En çok evlatlarım, çok yakınlarım olarak gördüğüm çalışma arkadaşlarıma üzülüyorum. Çok değerli gençlerle çalıştım, arkadaş oldum. Hüsrana uğradılar. Doğrusu hayal kırıklığına uğradığım çok az işim oldu. Ama artık başkalarının üzüntüleri benim üzüntüm oluyor. Çok hassaslaştım. Ben saflığımı yitirmiyorum, birilerine kanıyorum hâlâ. Ama diyorum ki kimse beni kandırmadı bu hayatta. Onlar öyleydiler, ben kandım. En güzeli, en temizi bir açık hava tiyatrosuna ya da bir salona adını yazarsın, gelirlerse gelirler. Kendi başına çıkar terini bırakırsın sahneye. Sonra tek başına huzurla uykuna dalarsın. Bu geriye dönüşün arkası gelecek. Neyzen Tevfik oyunumu hazırlıyorum sonra da “Zorba” oynayacağım. Biraz kanatlarımı açayım artık. Ruhum köhnedi.

Siz de tiyatro oyunlarıyla yeni sezonda sahneye çıkacaksınız, tiyatroya olan ilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Artıyor mu?

Tiyatrolar doluyor. Çok güzel oyunlar izledim. Sahiden heyecan verici. Çocuk gibiyim izlerken. Bir heves geldi yeniden. Sahalara inmek gerek dedim.

Yaşlanmaktan korktuğunuz oluyor mu? Geriye dönüp baktığınızda kariyeriniz açısından pişmanlıklarınız var mı?

Ben pişman olan ve keşke diyen biriyim. Hayatım kendime şaşmakla geçti. Şöyle yüksek bir balkonda otursam beni bana verseler, başka yönlendirirdim. Bak Uğur’cuğum onda oynama, şunu böyle yapma. Fikrim de vardır yani. Bir tek aklım bana çalışmıyor. “Nasıl yaparsın bunu” kendime en çok sorduğum soru... Yaşlanmaksa zihinsel değil fiziksel bir şey olmalı. Daha gelmedim oralara. Bir gün tekneden sahile atlamayı düşüneceğim ve buna çok hazır olacağım ama atlayamayacağım. Gecikmeli gelsin ne diyelim...

‘HAYAT İZ BIRAKIYOR'
Bugüne kadar can verdiğiniz karakterlerden en çok hangisi sizin üzerinizde iz bıraktı?
Karakteri boşverelim. Hayat iz bırakıyor. Karakterler hayatın izi. Yazdıklarımdan “Yazı-Tura”, “Karanlıkta Koşanlar”, “Alacakaranlık” iyi işlerdi. Komser Tahir Kemal en severek oynadığım karakterdi. Ya her karakter bir macera, hainlik etmeyeyim. Sevmediğim işi yapmadım zaten. Ali Nazik mesela. Kıyak adamdı. Onu da ayrı severim. Kerata.

AYVALIK'TA TEKNEDE

Ayvalık’taki hayatınızdan bahseder misiniz biraz? Geçen aylarda da Artvin’e yerleştiğinize dair haberler çıkmıştı, İstanbul’u neden terk ettiniz?

O Artvin masalı nereden çıktı bilmiyorum. Yakın arkadaşlarım bile sitem etti “Haberimiz yok” diye. Valla işte sallıyorsun bir haber, oltaya geliyor millet. Artvin’de bir ev açsalar takılırım ama; “Gel baba otur yaa, bir haber çıkardık mahcup olmayalım. Bir de boğa çakarız sana. Kafkasör Yaylası’nda güreştirirsin. Tulum havası da var.” Ayvalık’ta teknede yaşıyorum. Yıllardır suyun üstündeyim. Yelkenli mütevazı bir tekne. Küçücük metrekarelerde döneniyorum.

A+ A-

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Uğur Yücel

Okumadıklarınız

Bu kategoriye ait, henüz okumadığınız haberler listelenmektedir. Tümünü görüntülemek için tıklayınız.