A+ A-

Şirin Tekeli'den 'Feminizmi Düşünmek'

“Feminizmi Düşünmek”, sadece Türkiye’deki birçok kadına ilham ve güç kaynağı olan Şirin Tekeli’yi, onun akademik eserlerini bize sunmakla kalmıyor, onun içinde yer aldığı kurumlarla, Türkiye’deki feminist hareketi, feminist kurumların öyküsünü, kadın çalışmaları disiplinini, tarihini ve siyasetin kadınlara etkisini de anlatıyor. Tekeli ile kitabını ve kadın haklarının izlediği yolu konuştuk.
Yayınlanma tarihi: 10 Mart 2017 Cuma, 16:07

[Haber görseli]‘Kadınların paylaştığı ortak kadere karşı’


- Sizi ilk kez 1982’de Gazeteciler Cemiyeti’nde, YAZKO’nun düzenlediği bir toplantıda görmüştüm. Yanınızda Gisèle Halimi vardı. Etkilenmiştim, konuşmanızdan, gülen yüzünüzden ve sözlerinizden taşan umuttan... Aynı umuda hâlâ sahip misiniz? Bundan dolayı mı, biz kadınlara seslenerek, feminizmi, ülkemizdeki feminist mücadeleyi düşünmeye tekrar çağrı yaptınız?

- Umut, özellikle toplumu değiştirmeye çalışan, sol ve ilerici hareketlerin hepsi için elzemdir. Bir ucu “ütopya”ya kadar gitse de, sendikalizm, isçi sınıfı hareketleri ve sol partiler, özellikle kadın hareketi gibi gözlerden kaçırılmak istenen ama büyük kitleleri ilgilendiren eşitlik, özgürlük mücadelelerinin sürmesi için umut şarttır. Benim gibi yaşlı kadınlar için bile bu geçerlidir. Feminizmle ilgili kırk yıllık bir tarihe uzanan yazılarımı bu amaçla yeniden yayımladım.

- Kitabınızın içeriğinden biraz söz edebilir misiniz? Yazıları seçip bir araya getirirken nasıl bir yöntem izlediniz, en çok hangi konulara önem verdiniz?

- Olabilecek en basit yöntemi seçtim. Yazıları kronolojik sıraya koydum. En eski yazım, doçentlik tezime dayalı –henüz tez bitmemişti- 1977’de yayımlanmış bir yazı. Yazılarımın hepsi çok eskidi. Ama düşüncemin nereden nereye evrildiğini ortaya koymak için yazıları kronolojik sırada yayınlamak mantıklı geldi bana... En çok, 1980’lerde ilk adımlarını atan hareketin nereden yola çıktığını, nelerden beslendiğini vurgulamak istedim. Kadınların küçük ve daha büyük gruplarda buluşmalarını, keşiflerini, tartışmalarını ve ilk adımların yakın dönemin en önemli sosyal hareketlerinden biri olan feminist kadın hareketine dönüşmesini anlatmak istedim. Ama arada “faşizm ve kadınlar” gibi ne yazık ki hâlâ güncelliğini koruyan konulara da değinmek gerektiğini düşündüm. Bu derleme, biraz akademik, biraz militan bir dille yazılmış yazıları bir araya getiriyor.
 
"KIRK YILDA KUŞKUSUZ ÇOK YOL ALINDI"

- Neden bu yazılar bugün hâlâ güncelliğini koruyor? Kırk yıl boyunca Türkiye’deki dertler, kadınların sorunları farklılaşmadı mı?

- Ona okur karar verecek... Kırk yılda kuşkusuz çok yol alındı. Medeni Kanun, Ceza Kanunu gibi temel yasalar kadın bakış açısından dile getirilen eleştirilerden yola çıkılarak değiştirildi. Yüzlerce kadın örgütü veya girişimi oluştu. Hareket, büyük birkaç şehrin sınırlarını aşarak Anadolu’ya yayıldı. Ama dünyanın her yerinde olduğu gibi kadın hareketi, birkaç önemli kazanımdan sonra durdurulmaya, engellenmeye, hatta unutturulmaya çalışılan bir harekettir. Bu anlamda, bizdeki ilerleme ve gerilemeler, dünya kadın hareketindeki gelişmelere çok yakın bir seyir izlemiştir. Kadın hareketinin önemli özelliklerinden biri, enternasyonalist olması; yer yer özgün yanları olsa da bütün dünyada kadınların paylaştığı ortak kaderin, “erkek egemenliği”nin sonlandırılması, en azından geriletilmesidir. Bu da çok eski -neolitiğe kadar gider- ve bitmeyen bir mücadeledir.


- Kitapta yer alan yazılar arasında en çok sevdiğiniz ya da önemsediğiniz yazı hangisi?

- Zor bir soru. Ama sonuç olarak, hayli eski yazılarımdan birini seçerim: ‘Faşizm ve Kadınlar’.  O yazıyı yazdığım sırada gençtim ve bizim, İkinci Dünya Savaşı sonrası doğmuş neslimiz, faşizmin tarihe mal olduğunu, o defterin kapandığını düşünüyor, umuyordu. Ne var ki tarih, kendi seyrinde gidiyor ve maalesef, bugünlerde, tüm dünyada, Amerika’da, Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da, Orta Doğu’da, 1930’ların faşizm öncesi günlerinin “popülizm” evresi yeniden yaşanıyor. Faşizme evrilir mi? Bu tüm dünya için bir facia olur. Savaşlar alıp başını gider. Demokrasi yok edilmeye çalışılır. Bu konjonktürde, bu eski yazımın hâlâ güncelliğini koruduğunu ve o dönemi bilmeyen gençler için uyarıcı olacağını düşünüyorum.
 

İLK ÇEVİRİLERİM ÖĞRENCİLERİME OKUMA METNİ SAĞLAMAK İÇİNDİ”

- Çok sayıda eserin çevirisini yaptınız. Hayli zor ve emek isteyen bu sürece nasıl girdiniz?  

- Aslında buna bir bakıma zorunda kaldım. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde verdiğim siyaset bilimi derslerinin o yıllarda Türkçede kitabı nerdeyse yoktu. Öğrencilerin yabancı dil bilgisi de yeterli değildi. Bu nedenle ilk çevirilerimi öğrencilerime okuma metni sağlamak için yaptım. 1974’te zamanına göre hayli ilginç bir sistematiği olan Maurice Duverger’nin Siyaset Sosyolojisi kitabını ana kaynak olarak belirledim ve yıl boyunca hem dersi verdim hem de kitabı çevirdim. 1975’te Varlık Yayınları tarafından basılan bu kitap beş baskı yaptı, uzunca bir süre okullarda okutuldu. ‘Mukayeseli Devlet Sistemleri’ diye bir ders vermeye başladığımda da benzer bir süreç yaşadım. Bu ders için hazırladığım ders notları öğrenciler arasında hayli tutuldu, çoğaltıldı. Yeni-marksizm ve Frankfurt ekolü gibi eleştirel yaklaşımların güçlü olduğu bu dönemde, ben daha çok Gramsci, Macciocchi, Perry Anderson, Göran Therborn, Ralph Miliband, Poulantzas gibi Marksist literatürden teorisyenlerin eserlerini kullanıyordum.  

Barrington Moore gibi mukayeseli tarih çalışması yapanlar da vardı. Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri benim için ufuk açıcı bir kitap olmuştu. Epeyce yararlanmıştım ondan. Hocalığım sırasında derse hazırlanırken kullandığım bu kitabı Alaaddin Şenel ile birlikte çevirdim. Verso Yayınlarının 1989’da ilk baskısını yaptığı bu kitap, şimdilerde İmge Yayınevi tarafından basılıyor, bazı üniversitelerde karşılaştırmalı siyaset dersinin temel okumaları arasında yer alıyor.

- Yazılarınız arasında bu kitapta da yer verdiğiniz Germaine Tillion gibi kadın biyografileri de var. Hatta onun Metis Yayınları tarafından 2006’da ilk baskısı yapılan Harem ve Kuzenler isimli eserini, Nükhet Sirman ile birlikte Türkçeye çevirdiniz. Germaine Tillion’u seçmenizin özel bir nedeni var mıydı?   

- Germaine Tillion, yirminci yüzyıl başının önemli antropoloji/etnoloji hocalarından Marcel Mausse’un öğrencisiydi. Tıpkı, Claude Levi-Strauss gibi. İkisi de parlak öğrencilerdi.  Levi-Strauss mezun olduktan sonra Brezilya’ya gitti, alan araştırmasını orada yaptı. Oradaki gözlemleri antropoloji dünyasına damgasını vuran “eski toplumlarda dışardan evlenme kuralları geçerlidir” saptamasını getirdi. Oysa aynı dönemde, saha araştırması için Afrika’ya, Tuareglerin bölgesine giden Germaine, bambaşka saptamalar yapmıştı. Akdeniz’i, Kuzey Afrika’yı, Hindistan’a kadar uzanan bir geniş yöreyi, kendi deyisiyle “eski dünya”yı kapsayan bu dünyada, antropolojinin kuralları farklıydı. Burada “dışardan değil içerden” evlenme esastı. Kadınların bedenleri, kimlikleri, namusları üzerinde aile tarafından çok sıkı denetimler uygulanıyordu. Ve o düzen bugün hâlâ devam ediyor. Adına gelenek diyelim, töre diyelim, ne dersek diyelim, yüzyıllardır süren ama bir türlü değişmeyen bu düzen, bizim coğrafyamızda, kadınların erkek egemenliğinin esas ezilenleri olmasını da belirliyor. Bu sistemin temellerini, tarihini açıkladığı için ben, Germaine’in antropolojisini, Claude Strauss’a yeğlerim. Ama Germaine kadın olduğu, son kertede kadınların haklarını savunduğu için antropolojide, dünya çapında hak ettiği yeri hiçbir zaman alamadı. 

 
KADIN HAREKETİ, DOĞRUSAL DEĞİL, DÖNGÜSEL GELİŞEN BİR HAREKET”

- Kitapta Ortadoğu’daki güncel meseleleri irdelediğiniz yazılarınıza da yer verdiniz. Özellikle 2010-2013 arasında internet gazeteciliği yapan Kazete’de bu konuları işlediniz.

- Kazete’de yazdığım kısa yazılarda, güncel gelişmeleri izlemeye çalışmıştım. Bu yazılardan bir kaçı, Tunus ile ilgilidir. Orada Bin Ali’nin istifasına yol açan eylemleri başlatan gençlere baktım, onları izledim ve bugün hâlâ, Magrip ülkelerine demokrasi gelecekse bunun yolunu Tunus’un açacağını düşünüyorum. O tarihi çok yakından bilmediğim için, Burgiba’nin rolünü değerlendirmek zor. O Atatürk’ü model almış, laiklik gibi birkaç ciddi adım atmış ama hayatını bir diktatör olarak bitirmiş bir liderdi. Sonrası daha kötü bir diktatörlük oldu. Ama bugün Tunus hem canlı sivil toplum örgütleriyle -ki burada kadın örgütleri önemli bir yer tutuyor- hem ciddi demokrasi adımlarıyla, anayasa değişikliği ve seçimleriyle, gelecek için bir ufuk açıyor. Bizim gibi gözünü hep kıta Avrupa’sına çevirmiş bir toplum için, bence Tunus deneyimi yakından izlenmelidir.

- Kitapta, içinde yer aldığınız Türkiye’deki kadın örgütlerinin öyküsü de anlatılıyor. Örneğin, 1990’da beş kadın bir araya gelerek akademiye, araştırmacılara ve kadın hareketine bilgi akışı sağlamak amacıyla kurduğunuz Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı. Bu kitapta, vakfın kütüphane binasının açılışında yaptığınız konuşmanın metni de var. Orda kadınların ortak belleklerini, yani tarihlerini korumanın öneminden bahsediyorsunuz. Bu bilgi ve belge akışının sağlanması konusunda okurlara bir şey söylemek istiyorsunuz sanırım.  

- Söyleşinin başında kadın tarihinin unutturulmak istendiğinden söz etmiştim. Bunun temel yolu da kadınların tarihe bıraktıkları belgelerin kaybolması, kaybettirilmesidir. Kadın hareketinin varlığını koruması, bu belgeleri hep hatırda tutmaktan geçer. Hep söylerim, kadın hareketi, doğrusal değil, döngüsel gelişen bir harekettir. Anneanneler bir mücadele başlatır ve kazanımlar elde eder. Kızlarının kuşağı, dava kazanılmıştır zanneder ve kadın mücadelesinden uzaklaşır.

Bu arada belgeler de yok olmaya başlar. Sonra, üçüncü kuşak, torunların kuşağı gelir ve aslında, çok az şeyin kazanıldığını, mücadeleye sıfırdan başlamak gerektiğini fark eder. Ama o zaman ilk ihtiyaç duyulan şey de hareketin kaybolmuş belgelerini yeniden bulmak, yeniden tartışmaktır. Bu nedenle kütüphanenin kurucularından biri olarak bütün kadınlara seslenmek isterim: Size ne kadar önemsiz, ailevi görünürse görünsün, elinizde bulunan, annelere, anneannelere, teyzelere ait bütün belgeleri arşivleyin ve tercihen İstanbul’daki Kadın Eserleri Kütüphanesi’nin arşivine aktarın...

Feminizmi Düşünmek / Şirin Tekeli / İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları / 520 s.

Comment disclaimer