'Bir Eylül Yarası': Hukuku gasp ettiler

İkinci romanı ‘Bir Eylül Yarası’ ile yeniden okurun karşısına çıkan Cevat Turan, adalet ve hukuk sorgulaması da yapıyor. Turan, “Ülkemizde uzun süreden beri güçlülerin adaleti egemen. Ülkemizde hukuku gasp ettiler” diyor.
Yayınlanma tarihi: 14 Mayıs 2019 Salı, 18:20

[Haber görseli]

Cevat Bey, ikinci romanınız 'Bir Eylül Yarası' ile yeniden okurun karşısındasınız… Başarılı bir iş insanı Ömer Soylu’nun hikâyesini anlatıyorsunuz. Aslında bir önceki romanınız olan ‘Unutmalar Şehri’ndeki Kızıl Ömer'in hikâyesi… Bazen geçmiş bizi hiç ummadığımız anda yakalar. Kızıl Ömer'i de 2010 yılında bir reklam ajansı toplantısında yakalıyor. Bu romanınızın öyküsü ve kurgusu dediğim gibi ilk romandan mı oluştu?

CEVAT TURAN: İlk romanın bitişi darbe sabahında gerçekleşiyor. Bu durumda bu insanlar darbe sonrasında ne yaptılar, nasıl yaşadılar, hayatları neye dönüştü gibi soruları içinde barındırıyordu. Ancak Kızıl Ömer karakterini yazmayı da planlamış değildim. Gördüm ki darbe sonrası siyasal, kültürel ve iktisadi değişimi en iyi anlatacak karakter Kızıl Ömer üzerinden oluyor; yani ona yakışıyor. Çünkü geçmişin deneyimi, olgun ve vakur bir kişilik, olayları içselleştirmiş, oturmuş bir felsefi bakış açısı ve hayat karşısında dirençli bir duruş. Bu yüzden Kızıl Ömer’den başkası olamazdı.

Aslında okur olarak biz her şeyi komiser sayesinde öğreniyoruz. Onun hayatının sorusu biz okurun da merak ettiği soru oluyor. Kitapta bugüne dair göndermeler de var. Adalet ve hukuk sorgulamaları gibi, değil mi?

CT: Adaleti olmayanın hayatı bir karbon kâğıdının altındaki görüntü kadar anlamsızdır. Ülkemizde uzun süreden beri güçlülerin adaleti egemen. O nedenle kitabın arkasında diyoruz ki “Adalet her zaman doğrunun yanında mı?” Belki adalet değil, ama tarihin terazisi ve insan denilen üstün varlığın vicdanının ölçeği doğruyu hep gösterecektir. Ülkemizde hukuku gasp ettiler. Bunun en yakın örneği 31 Mart seçimlerinin bir delinin bile inanmayacağı kadar uyduruk gerekçelerle, hukuku ve adaleti kullanarak iptal ettirilmesidir. Hukuk ve adalet egemenin elinde artık bir sopadır. Bunu durduracak olan yine halkın, seçmenin iradesi olacaktır.

Düne ve bugüne göndermeler, evet, var romanda. 1980 ile 2010 arasındaki gelgitlerde, toplumun kırılma noktalarında hukuk veya hukuksuzluk hep belirleyici oldu. Kurulan kumpaslar, yalancı tanıklar, sonradan uydurulmuş CD’ler. Ben bu yaşananların roman formatı ile fotoğrafını çektim ve gelecek kuşakların öğrenmesi için bir dip not düştüm. Öyle bir dönem yaşıyoruz ki içinde yaşanılırken değil, geriye dönüp baktığımızda işin vahametini görecek insanlar. Ben ise gelecekte dönüp geriye bakmak değil de içinde yaşarken gelecek kuşaklara aktarma sorumluluğundayım.

AŞK ÖZGÜRLEŞTİRMEKTİR

Bu roman ne kadar siyasi bir polisiye olursa olsun, içinde aşkı da barındırıyor. Roman üzerinden aşkı ve sevgiyi de sorguluyoruz. Bariz bir şekilde geçmiş ile günümüz aşklarının karşılaştırmaları da var. Bu sonuç Cevat Turan'ın aşk konusunda inandığı bir sonuç mu? Sizin şair ve yazar olarak aşka mesafeniz nedir?

CT: Aşka dair tuzak sorular içeriyor bu sorunuz! Ama olsun şairler aşka kurulan tuzaklara düştükleri için şiir yazıyorlar zaten. Belki de acının ve duyguların kendilerine kurduğu tuzakları şiirin dili, sözcüklerin gücü ile bozuyorlar. Ben aşka inanan biriyim. Aşk olmasaydı dünyamızda hiçbir değişim olmazdı. Edebiyat, sanat, bilim, teknoloji bütün bunların itici gücü aşktır. Hatta bazı büyük savaşların, yenilgilerin ve zaferlerin çıkış noktası da aşktır.

Geçmiş aşklarla bugünü karşılaştırmak yazarın nereye, nasıl baktığı ile ilgilidir. Kabul etmek gerekir ki her dönemin aşkı kendi içinde o dönemim farklılıklarını, alışkanlıklarını, ailevi ve ahlakı değerlerine göre farklılık gösterir. Ama özü değişmez. Aşk hep aşktır. Ve aşk özgürleşmektir. Romanda anlatmaya çalıştığım devrimci romantizmin ve barikatların ateşinin etkisi ile yaşanan aşkların 12 Eylül sonrasında, ilişkiler çıplaklaşınca bireylerin duygularının, o ilişkideki beklentilerinin nasıl trajik değişime uğradıklarıyla ilgilidir. Kuşkusuzuz başı aşklar tuz buz olurken, bazıları da acının ve hayata birlikte tutunmanın dayanışması ile güçlenerek çıkmıştır.

Türk edebiyatında siyasi polisiye türünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Takip ettiğiniz yazarlar var mı? Siyasi polisiye yazmak sağlam bir kurguyu da beraberinde getiriyor. Sizin için bu süreç nasıl geçti?

CT: Ben siyasi polisiye yazmak için yola çıkmadım. Çıktığım yol beni buraya getirdi, o başka. Bundan sonraki romanlarımda benzer modellemeyle yazıp yazmayacağım belli değil. Örneğin şu anda bir cinayet romanı yazıyorum. O nasıl biter, nasıl şekillenir, henüz bilmiyorum. Yazıp göreceğiz. Ancak bir şeyi biliyorum ki siyasi meselesi olan konular beni daha çok cezbediyor. Hangi konuyu tasarlamak istesem aklım beni hep oraya götürüyor.

‘Bir Eylül Yarası’ ilk romanınız ‘Unutmalar Şehri'nden bir karakter üzerine kurulu. Bir sonraki romanınız ile bir ‘üçleme’ yapmayı düşünüyor musunuz? Yani devamı gelecek mi? Yoksa tamamen başka bir roman mı bizleri bekliyor olacak?

CT: Unutmalar Şehri romanının odak noktasında olan gazeteci Alper beni düşündürüyor. Ayrıca hızlı devrimci Haydar’a ne oldu? Alper ve Esma’nın mezhep çatışması nedeniyle birleşememeleri onları nasıl etkiledi? Çatışmalarda kaçırılarak tecavüze uğrayan Alper’in sevgilisi Esma, 12 Eylül sonrasında ne yaptı? Onların ilişkilerine ne oldu? Alper ne kadar hapiste yattı ve hapisten sonra Ulusal bir gazeteci olabildi mi? Bu sorular kafamda dolaşıp duruyor? Sizce de bu soruların yanıtlarından yeni bir roman ve üçleme çıkar mı? Yaşayıp göreceğiz.

A+ A-
Cumhuriyet İMECESİ