Devrim Yakut ve Bihter Dinçel’in rol aldığı ‘Manik Atak’ oyunu, sezon boyunca sahnede

Devlet Tiyatrosu’ndan emekli olduktan sonra uzun bir süre tiyatro sahnesinde göremediğimiz Devrim Yakut’la, tekrar sahneye dönmesini sağlayan ‘’Manik Atak’’ oyununu konuştuk. Oyun trajik kadınlık hallerini gülümseterek anlatıp, içinde yaşadığımız sistemi güçlü bir dille eleştiriyor. Devrim Yakut’un Bihter Dinçel’le birlikte sahne aldığı oyunu, yarın 21.00’de KKM Gönül Ülkü ve Gazanfer Özcan Sahnesi’nde izleyebilirsiniz.

20 Ocak 2020 Pazartesi, 02:00
"Kalbimi çarptıracak bir iş olmadan tiyatro yapmayacağım demiştim kendime’’ diyor Devrim Yakut. En son 2007 yılında ‘’Tek Kişilik Oyun’’ adlı oyunla tiyatro sahnesindeydi. Tekrar sahneye dönmesini sağlayan oyunla nihayet karşılaşması ise, oyuncu Bihter Dinçel ile tanışmasıyla oldu.

Bihter Dinçel o dönem tek kişilik oyunu ‘’Aşiyan’’la sahnede. Arkadaşının önerisi üzerine Dinçel’i izlemeye giden Devrim Yakut, aklındaki hikâyeyle benzer bir kadın hikâyesi görüyor o gün. Ve oyunun sonunda ‘’Kanımız o kadar tuttu ki, birbirimizi bırakmadık’’ dediği Bihter Dinçel’le tanışıp aklındakileri anlatıyor. O günden sonra yaklaşık sekiz ay birlikte vakit geçiren iki kadın, hayatlarındaki kilometre taşlarından yola çıkan ve Bihter Dinçel’in kaleme aldığı ‘’Manik Atak’’ oyununu sahneye taşıyor. Oyunda ikisi de tiyatro oyuncusu olan Leyla karakterini Devrim Yakut, Melike karakterini ise Bihter Dinçel canlandırıyor.

‘’Manik Atak’’ farklı yaşlarda ama aynı yollardan yürüyen iki kadının, kesişen hikâyelerini anlatıyor. 

İKİ ASKER KIZI

Yaşamlarının belki de en zor, en sakındıkları anlarını tüm ayrıntılarıyla birbirleriyle paylaşan bu iki kadın, konuştukça ne kadar benzer yanlarının olduğunu fark ediyorlar. İkisinin de asker kızı olması, okudukları kitaplar, hayata baktıkları yer, felsefeye olan merakları ve aile kodları bu kadar benzeşince her şey çok hızlı ilerliyor.

Oyunun ilk sahnesinde Leyla’nın Melike’nin karşısında giderek büyüyen egosuna tanıklık ediyoruz. Buradan merakla, daha önce tanışmayan ikilinin benzer bir kaygı duyup duymadıklarını soruyorum Yakut’a, şöyle yanıtlıyor: ‘’Ben hep yüz krediyle başlarım bütün iletişim biçimlerime. Bihter de bana benziyor. Birbirimize dair değil de yaşanmışlıklarımız üzerinden kaygılarımız mutlaka vardı; hiç konuşmadık bunu ama. Fakat ben şöyle hissederim, profesyonelliğin de bunu emrettiğini düşünüyorum: her zaman istediğimiz gibi birileriyle karşılaşmak neredeyse imkânsız. Bir hedef varsa, ortada bir üretim varsa ben kendi hesabıma karşımdaki kim olursa olsun, kimseyi değiştirmeye çalışmadan, kimseye önyargı ile yaklaşmadan, herkesi olduğu kadar kabul ederek yaklaşırım. Bunlar benim özgürlük formüllerim. Bihter de böyle; olduğu gibi kabul eden, daha pozitif bir yerden bakmaya çalışan bir yapımız var. Hem başkalarına, hem de birbirimize karşı. Bu da bir avantaja dönüştü ve birbirimizi hem eleştirdik, hem ne hissediyorsak söyledik, hem de çok kol kanat gerdik. Bihter öğrenmeye çok açık bir ruh, ben de öyleyim. Aramızdaki yaş farkı sadece rakamsal olarak kaldı, arkadaş olduk.’’

İLK AŞKA BORÇ

Oyunun en etkileyici sahnelerinden biri, küçük bir kız çocuğu olan Leyla’nın ilk aşkı Metin’le vedalaşmasını anlatan sahne diyebilirim kendi adıma. 12 Eylül döneminden bir kesit sunan sahne, Devrim Yakut’un gerçek hayat hikâyesinden bir ana tanıklık etmemizi sağlıyor. Hikâyenin neredeyse birebir doğru olduğunu söyleyen Yakut, Metin’i şu sözlerle anlatıyor: ‘’Metin benim çocukluk aşkım, ilk kahramanım; oradaki hikâye neredeyse birebir doğrudur. Ben o ilk karşılaşmaların, özellikle kadınların hayatlarını çok belirlediğine inananlardanım. Yani karşıma Metin gibi bir devrimci değil de, hercai biri çıksaydı belki ben bugünkü Devrim olmayacaktım. Metin'in bundan hiç haberi yok, hayatta mı değil mi hiçbir fikrim yok. Ama benim kişiliğimin şekillenmesinde onun varlığı çok etkili oldu. Tabii benden 10 küsür yaş büyük bir üniversiteli, bir rol modeldi. Bana ilk Nâzım şiirlerini hediye eden, ilk plaklarımı hediye eden, Cem Karaca'nın bütün albümlerini hediye eden giderken... Küçücük bir kız çocuğundan genç bir kadına evrilirken de, hayatımın sonrasında da; hem meslek hem hayat arkadaşı seçimlerimde hep öyle bir rol model aradım. Dürüst olmasına, sevgi dolu olmasına, kararlı olmasına ve cesur olmasına çok özen gösterdim, ben de öyle biri olmaya gayret ettim galiba. Hayatımın en önemli akslarından birini değiştiren Metin'e bir borcum vardı, o borcu da sanatın bu yoluyla ödediğimi düşünüyorum.’’

NÂZIM EN BÜYÜK AŞKLARDAN

Bu yıl 118’inci doğum yılı olan Nâzım’ın büyük bir yeri var Devrim Yakut’un hayatında. ‘’Tanısaydım çok eğlenirdik birlikte’’ dediği Nâzım’la ilişkisini anlatırken şunları söylüyor: ‘’Bazı şairler ve yazarlar var, onları okumak üzere her elime aldığımda sanki yanı başımda oturuyorlar hissi oluşur bende. Shakespeare bunlardan biri, Nâzım bunlardan biri, Ahmed Arif bunlardan biri, Murathan Mungan bunlardan biri, Çehov bunlardan biri. Fakat Nâzım en kıymetlilerinden biri, en en büyük aşklardan biri. Onun o ülküsel romantizmini, o memleket sevdasını, o her şeyi aşkla sevişini kendime çok benzetiyorum. Ben de öyleyim; bir yemeği de çok aşkla seviyorum, bir ağacı da, yeğenimi de, mesleğimi de, bu ülkeyi de. Hiçbir zaman Nâzıma üzülerek Nâzım'la iletişim kurmadım ben. Hep seçimlerinin karşılığını yaşamış bir şair ve düşünce insanı olarak algıladım onu, bedellerini kendine acıyarak ödemiş bir adam değil. Son nefesine kadar hep çok aşkla dolu, hep çok coşkulu. Hep bir yaşam enerjisi verir bana Nâzım okumak. Hep bir ümit var, asla ümitsizlik yoktur hiçbir şiirinde. Tanısaydım çok eğlenirdik birlikte, öyle hissettirir bana, birlikte çok gülerdik. O yüzden benim için çok kıymetli, tabii beni onunla tanıştıranın kim olduğu da önemli.’’

'OYUNCU OLMAYA KARAR VERMEK HAYATA BİR BAŞKALDIRI'

Asker bir babanın çocuğu olmanın yarattığı travmaları da sahneye taşıyan Yakut, babasıyla ilişkisinin oyuncu olmak istemesi üzerindeki etkilerinden bahsediyor: ‘’Oyuncu olmaya karar vermek hayata bir başkaldırı aslında. Benim çok başarılı bir öğrencilik hayatım oldu, herkes benden başka şeyler bekliyordu. Asker çocuğu olmanın ve onaylanma konusundaki sıkıntının etkisi büyük. Çünkü erlerine uyguladığı yöntemi, ister istemez bir refleks olarak evde de uyguluyor ve hiç onaylamıyor, sen istersen dünyayı yerinden oynat. Belki de çok hızlı onaylanma isteği nedeni ile oyunculuğa yöneldim. Bu bir başkaldırı, benim kuşağımdaki her kadın için bir başkaldırı. Zaten bu ülkede ressam da olsanız kimse sizi onaylamıyor aileden. Hele bizim yıllarımızda doktorluk, avukatlık, mühendislik çok mühimdi. Siz aslında 15-16-17 yaşlarınızda neye itiraz ediyorsanız; ister sistemde ister çekirdek ailenizde, oradan şekilleniyor karakteriniz. Sonrasında da hep yol açarak giden oluyorsunuz, kimse size gümüş tepsilerde açılmış yollar falan sunmuyor. Bir daha dünyaya gelsem, ben yine böyle bir Devrim isterdim. Öbür hal tembelliğe çok itiyor insanı, orayı çok sevmiyorum ben. Hayatın içinde saf tutmayı, çalışmayı, neredeyse hayata kafa atmayı seviyorum, onları da anlatıyoruz oyunda.’’

‘SİSTEM YAŞLANMANIZI İSTEMİYOR’

Oyundaki en büyük eleştirilerden biri, kadın oyuncuların yaş aldıkça sahnenin dışına itilmesi. Tecrübelerinin ve bilgi birikimlerinin en yoğun olduğu dönemde, özellikle kadın oyunculara hayatla ilişkileri kesilmiş gibi ya da öyle olması gerekiyormuş gibi roller biçildiğini söylüyor Yakut. Bunun oyunculuğu barındıran her alanda geçerli olduğunu düşünen sanatçı ‘’Sizin yaşlanmanızı istemiyor sistem, yaşlanmanıza tahammülü yok, yaşlandığınız zaman sizi çöpe atmak istiyor’’ diyor. Bunun sebebinin ne olduğu sorusunu ise şöyle yanıtlıyor: ‘’Orta yaşlı bir kadının ve erkeğin şahane bir aşk yaşamaları ihtimali düşünülmüyor, bunu kimsenin izleyeceğine ihtimal verilmiyor. Sizden yaşını başını almış, hayattan elini eteğini çekmiş, köşeye çekilmiş biri olmanızı istiyor sistem, üretimden çekilmenizi istiyor. Halbuki tam da üretimin göbeğinde saf tutacağımız yaşlar bizim 50'li yaşlar. Tecrübemiz, bilgimiz, ilmekten geçmiş, süzülmüş, tortusu çok güzel kalmış bir mesleki bilgimiz var. Ben nasıl bu hayatın içinde 50 küsür yaşında bir kadın olarak saf tutuyorsam ve bir sürü hikayenin içine girip çıkıyorsam, bir sürü problemle uğraşıyorsam, bunun neden hikayesi anlatılmıyor bunu anlamakta çok zorluk çekiyorum.’’

‘DT TOPYEKÛN ELDEN GEÇMELİ’

 ‘’Devlet Tiyatrosu topyekûn yapısal olarak elden geçmek zorunda. Çünkü şu anda 150 kadar insanın işten çıkarılması gibi görünen fotoğrafın arka tarafı şu: çalıştırılmayan oyuncular. Maaşını alıp, ikramiyesini ve teşviğini alıp senelerdir tiyatroya uğramayan pek çok meslektaşım var bunu üzülerek söylüyorum. Devlet Tiyatrosu'nun özellikle merkezlerdeki teşkilatlarının yaşları büyüdü. Sizin genç oyuncunuz yoksa mecburen dışarıdan oyuncu almak zorundasınız. Var olan kadrolar doğru işletilmiyor, yasa modern değil, çalışanla çalışmayan arasında hiçbir fark yok. Dolayısıyla artık eskimiş ve yıpranmış olan bu yapının modernize olması gerekiyor, ama modernize olurken de birilerinin iki dudağının arasında olmaması gerekiyor. Siz o 150 arkadaşımızla akit imzalayıp söz verirken, onları işe alırken zaten bir güvenlik soruşturması yapmışsınız. İnsana sorarlar şimdi ne oldu da onları güvenlik soruşturmasından geçemediği için işten attınız diye. Şimdi ne oldu da onların yeteneksiz olduğuna karar verdiniz? O kadar kompleks bir mesele ki bu neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Bizim işimiz bir seçim işidir, biz senelerdir söylüyoruz bizi gelsin yönetmenler seçsinler, iyi ve kötü birbirinden ayrılsın diye. Ben şimdi emekli olduğum için çok daha rahat konuşabiliyorum. Biz paramızı seçilmiş olmanın sonucu olarak kazanalım. Ama şimdi benim 15 yıldır sahneye çıkmayan arkadaşım var bu reva mı? Olmaz. Parayı veren yapının gözünden olmaz, onun açıklamaları var muhakkak. Ne yapacağız hastalananı, yaşlananı, rol verilmeyeni? Rol teklif edilmediği için evinde oturan arkadaşım var, burayı özellikle belirtmek isterim. Senelerdir oynamak için tutuştuğu halde rol verilmeyen arkadaşlarım var, öyle bir sistem olmaz. Çalışanın cezalandırıldığı bir sistem olmaz, olmamalıdır. Bütün bunların çözümü topyekûn akılcı ve çözüme yönelik yapı değişikliğinden geçiyor. 30 yıldır bunları dinliyorum; rengi değişiyor, kişilerin adı değişiyor ama kimse bir çözümden bahsetmiyor ne yazık ki.’’