Nâzım bir tek onu kıskandı

Nâzım, Türkiye’de bıraktığı eşine ve oğluna yürekten bağlıydı. Mektuplarını tekrar tekar okuyor, oğlunun fotoğrafları evinin duvarlarını süslüyordu. Eşi Münevver Hanımın yazdığı mektuplar kimi zaman şiirlere dönüşüyordu.
Yayınlanma tarihi: 16 Ocak 2015 Cuma, 02:51

[Haber görseli]

17 Haziran 1951’de, öldürüleceğinden şüphelendiği için Rusya’ya kaçtığında, geride 3 yıllık eşi Münevver (Andaç) ile 2.5 aylık oğlu Mehmet Hikmet’i bıraktı. Bir ay sonra, 25 Temmuz 1951’de Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye vatandaşlığında da ülkeye dönmesi hayal oldu.

Münevver Hanım gidişinin ardından Nâzım’a bine yakın mektup yazdı. Mektuplarında Türkiye’de olup bitenleri anlatıyor, aynı zamanda yaşadığı zorlukları aktarıyordu.

Melih Güneş’e kulak verelim:

“Onlarınki sıradan bir karı kocanın yazışması değildi. Münevver Hanım, iletişimin onca az ve çetin olduğu bir dönemde, Nâzım’a Türkiye’de yaşananları haber veriyordu. Belki Nâzım’ın da buna ihtiyacı vardı.

Mesela ‘Zeki Müren adlı birinin’ ilk kez sahneye çıkışını anlatıyor, beğenmiş mi beğenmemiş mi... Sinemaya gidiyor, Nâzım’la filmi tartışıyor. Ya da Yaşar Kemal’in ‘İnce Memed’ kitabı
çıkmış, onun hakkında fikirlerini söylüyor. Sırf bu nedenle son derece kıymetli mektuplar...

Öte yandan hayat Münevver Hanım için zor geçiyor tabii. Çok entelektüel, bilgili, eğitimli bir kadın. Ama kış gelmiş, sobanın kömürünü, evin akan çatısını, pişecek yemeği de düşünmek zorunda...”

Nâzım, Münevver Hanım’ın tüm mektuplarını sakladı. Ölümünün ardından Vera da aynı titizlikle emanete sahip çıktı ve ölmeden çok kısa bir süre önce, 5 yıl dokunulmaması kaydıyla, Hikmet’ten kalan tüm arşivi kızı Anna Stepanova ile Melih Güneş’e teslim etti.

Nâzım’ın emanetinin kıymetli bir sayfasını, vârislerinin izniyle, ilk kez yayımlıyoruz.

[Haber görseli]

Sanat dünyayı değiştirir

[222. Mektup / 6 Mayıs 1957 Pazartesi]

Canım, bu da iki yüz yirmi ikinci mektubumdur....

Demin Fransız Radyosu’nda çok enteresan bir şey dinledim. 1939 harbinin nasıl başladığını. Yani o zamanki hariciye vekilinin Chamberlain’la Ciano ile telefon görüşmelerini tele almışlar o zaman, o konuşmaları verdiler. Bu kadar büyük bir felakete birkaç insan nasıl kolaylıkla karar vermiş, bunu dinlemek, bu kadar sene sonra bile, korkunç. İbretle dinledim.

Canım, geçen gün David Ostrah’ın keman konserine gittim. Ne müthiş konserdi, bayıldım, bittim adamın çalışına. Pek de yakındım sahneye, gözümü ellerinden ayırmadım. Böyle çalış hiç duymamıştım, doğrusu. Daha elli yaşında yokmuş. Çok güzel saatler geçirdim. İnsan haftada bir kere mesela, bu kadar muazzam bir sanat havasına girebilse, bambaşka olur, dünyası değişir. Sana yazdım ya, böyle bir sanatkâr karşısında, insan bir dindarın Allah’tan ne anladığını anlıyor, yani insan bir tuhaf saadete ve dehşete kapılıyor. Nerede ise bir hafta olacak,
konsere gideli. Ama hâlâ ve bütün meşguliyetime, yorgunluğuma rağmen, hâlâ o hava içindeyim. Ve ne tuhaf çok büyük bir sanatkâr dinlemiş olmama rağmen, radyoda ondan sonra dinlediğim çok zayıf, yahut ancak ortayı tutabilen kemancılara, piyanistlere, hasılı müzisyenlere karşı daha büyük bir saygı duyuyorum, aksi olacağına. Yani büyük sanat insanı
şımartmıyor, bilakis toleransa sevk ediyor. Toleransa ve saygıya ve sevgiye. Dün radyoda dinlediğim bir opera çok hoşuma gitti, genç bir müzisyenimiz, bir kompozitörümüz “Van Gogh” diye bir opera yazmıştı ya gazetelerde havadisini okumuşsundur. İşte İstanbul Radyosu
dün o operayı verdi. Ne kadar hoşuma gitti. Hem müzik hoşuma gitti, hem de bir Türk kompozitörün opera, hem de Van Gogh diye bir opera yazmasına bayıldım. Maalesef Van Gogh rolünü oynayan aktörün sesi pek zayıftı. Biraz keyfimi kaçıran o oldu. Yoksa opera güzel. Bir de Türkçeye hiç dikkat etmemişler, yahut becerememişler, yani Türkçe konuşmaları Batı müziğine hiç uyduramamışlar, insanın kulağını rahatsız ediyor. “Ediyorum”, “gidiyorum” gibi sonu ağız kapanarak söylenen fiiller hiç uymuyor, tabiî. Bu işi sen güzel yapardın!

Canım, kocaman bir mektub doldu yine. Sıhhatını hiç sormadım. Nasılsın canım? Kendini yorma ne olur! Bana yaz. Mektublarını almadığıma çok üzülüyorum, yakında gelir inşallah. Beni unutma, canım. Kendine iyi bak. Bana çabuk yaz. Gözlerinden hasretle öperim, bir tanem. Hasretle.

Münevver

Nâzım Hikmet de geride bıraktığı eşine ve oğlu Mehmed Hikmet’e yürekten bağlıydı. Mektuplarını tekrar tekrar okuyor, oğlunun fotoğrafları, evinin duvarlarını süslüyordu. Münevver Hanım’ın yazdığı mektuplar, kimi kez de şiirlere dönüşüyordu. “David Oystrah’a Mektubumdur” şiiri, Münevver Hanım’ın bu mektubundan sonra yazıldı.

DAVID OYSTRAH’A MEKTUBUMDUR

İstanbul’a gitmişiniz.

Konserinizdeymiş.

Çok bahtsız bir kadını bahtiyar etmişiniz.

Yağmura uzanan iki yeşil yaprak gibi gözleri bakmış parmaklarınıza.

Mektubunda: “Unuttum her şeyi,” diyor.

Kahırlarından başka unutacak şeyiyok.

“Ağladım,” diyor, “ferahladım.”

“Dünya,” diyor, “güzel, içim rahat.”

Siz kıskandığım biricik insansınız, üstat.

1 Temmuz [1957], Balçi

'Mimari sevinç vermeli'

Nâzım Hikmet sadece edebiyatla, tiyatroyla değil, mimariyle de yakından ilgiliydi. Melih Güneş’in Rusya’da yayımlanmış, Arhitektura SSSR dergisinde bulduğu, Nâzım’ın “Hayal Ediyorum” adlı yazısı bunun en güzel kanıtı. Yazı, derginin 11. sayısında, 1960 yılında “Yazarın Mimarlık Üzerine Notları” alt başlığıyla yer aldı.

Kendisi de mimar olan Güneş, Nâzım’ın mimariye bakışını anlatıyor: “Nâzım bir yerde, Süleymaniye Camisi için ‘Süleyman’ın değil, Mimar Sinan’ın yerinde olmak isterdim’ diyor. Yine, Hikmet Feridun Es’le yaptığı söyleşide, ‘Benim için en iyi şair, mimara en yakın olan şairdir’ diyor. Memet Fuat’a yazdığı bir mektupta ise ‘Şair olmasaydım, mimar olmak isterdim’ cümlesi var. Yani Nâzım mimariyle bu kadar ilgili. Örneğin Kahire’ye gidiyor, ‘Oturduğumuz sıranın topal bacağını onarmamışlar hâlâ’ diye söyleniyordu. ‘Prag Saat Kulesi’ oyunundaki şu bölüm de ne kadar güncel değil mi? ‘...ve ben ve biz Pırag çingene çalgıcıları size diyoruz ki; şehirler en iyi, en akıllı evlatlarının gözlerini oymamalı! Şehrin akıllı, iyi yürekli evlatları da kendilerine kötülük edenler oldu diye bütün şehirden öç almaya kalkışmamalı, ona armağan ettiği emeklerinin en güzel verimini yok etmemeli.’”

Nâzım Hikmet’in “Hayal Ediyorum” adlı metninden bir bölümü, Mustafa Yılmaz’ın Türkçesiyle aktarıyoruz.* İnşa etmekte olduğumuz toplumun temel özelliği bir sevinç şöleni oluşudur. Çünkü sevince giden yoldaki bütün engelleri, insanın insan, sınıfın sınıf, halkın halk ve ırkın ırk üzerindeki egemenliğini ortadan kaldırıyoruz. Bu egemenlik biçimlerini üretimde, bilimde ve sanatta ortadan kaldırıyoruz, bu nedenle mimarlarımızın projelerinde insanın insan, sınıfın sınıf, halkın halk ve ırkın ırk üzerindeki boyunduruğunu temsil eden yapılar yer almamalıdır. Sınıfsız toplumumuzda hiçbir yapı bana kendimi küçük hissettirmemelidir. Hatta büyük liderlerimizin müzeleri karşısında bile korku ve tapınma değil, gurur, sevgi ve saygı gibi duyguları yaşamalıyım. Uzun lafın kısası, sosyalist mimari her şeyden önce insanın içinde bir sevinç duygusu uyandırmalıdır demek istiyorum.

Benim görüşüme göre asrımızın mimarisinin temel özelliği şudur ki, çağdaş yapılar farklı görünümlerdeki bir kutu ya da pasta değildir. Hayal ediyorum. Ama insanın hayalleri biraz kaotik oluyor. Sosyalist şehirlerin kuruluşuna gerçekten katılan heykeltıraşlar ve ressamlar görüyorum. Sadece parklarda değil, hatta sokaklarda bile büyük freskler görüyorum; ve heykeller, yalnızca yüksek yapıların çatılarında, ancak dürbünle bakıldığında görülebilen heykeller değil, bunlar yapıların ve insanların arasındalar da. Sadece anıtları, büstleri kastetmiyorum.

'Nazım bugün yaşananlara cevap vermiş'

MURAT GERMEN

Nâzım’ın Arhitektura SSSR dergisinde mimarlık hakkında düşüncelerini paylaşma imkânı bulduğunu heyecanla öğrendim. Şair, bir üniversite öğrencisi olarak, Ekim Devrimi’nin ürettiği ve hâlâ emsalsiz gibi duran bir siyaset-kültürsanat işbirliğine şahit olmuş. Üniversite çağında edindiği bu etkileyici tecrübeden çok sonraları çaresizce Rusya’ya kaçmak zorunda kaldığında, Nâzım’ın, bu dinamizmi tekrar bulacağını umarak gittiğini varsayıyorum. Ne yazık ki Stalin’in zemin sağladığı statik ve buyurgan ortamla karşılaşınca hayli büyük hayal kırıklığı yaşıyor.

Nâzım çekirdekte hümanist bir birey, bunu da mimarlık hakkında sarf ettiği şu cümle onaylıyor gibi: “İnsanların güneş ve havaya çok ihtiyacı var. Çağdaş mimaride öncelikle bu ihtiyacın dikkate alınması gerek.” Türkiye’de kentsel dönüşüm diye yutturulan ama içinde yolsuzluk, soysuzlaşma, rant, doğa katliamı, aymazlık, beceriksizlik, işbilmezlik barındıran inşaat eylemine de yıllar önce bilmeden cevap vermiş şair: “Çağdaş mimari hangi doğrultuda gelişecek? Hayal ediyorum. Daha önce de dediğim gibi, yapıların yeşil alanlar içinde kaybolduğu değişik biçimli komplekslerin mimarisi olacak bu...”

4 Güneş’in yayına hazırladığı “Nâzım Hikmet - Hayal Ediyorum” adlı kitapta, metnin tamamı, Nâzım Hikmet’in çeşitli kaynaklarda mimarlıkla ilgili görüşleriyle birlikte yer alıyor. Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Trakya Büyükkent Bölge Temsilciliği tarafından yayımlanan bu koleksiyon kitap, yarın Trakya Temsilciliği’nin Bakırköy’deki binasındaki etkinlikle mimarlara ücretsiz olarak dağıtılacak.

A+ A-
Cumhuriyet İMECESİ

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Zeki Müren, Mustafa Yılmaz, Yaşar Kemal