Ülke donuk bir müze gibi

Tutuklu gazeteci ressam Zehra Doğan, Index on Censorsihp'in 2019 İfade Özgürlüğü Ödülleri'nde sanat kategorisinde aday gösterildi. Ödül, sansüre karşı, sanat, kampanya, dijital aktivizim ve gazetecilikle mücadele edenleri onurlandırmayı amaçlıyor. Doğan, 24 Şubat'ta cezaevinden çıkacak...

Sibel Bahçetepe
02 Şubat 2019 Cumartesi, 14:14

 

 Bir gece oturduk, düşündük ne yapayım diye. 26 yıldır tutuklu Songül, ‘üç kadın, bir de kuş kadın yap’ dedi. Ben Şemal, Rukiye, Kulilk bir gecede bu resmi yaptık sizin için...

Gazeteci, ressam Zehra Doğan, yaklaşık iki yıldır cezaevinde. Sokağa çıkma yasaklarının olduğu dönemde 10 yaşındaki bir çocuğun günlüğüne yazdıklarını haberleştirdiği için ‘örgüt propagandası’ iddiasıyla yargılandı ve mahkum edildi. Denetimli serbestlik uygulansaydı, çok önceden özgürlüğüne kavuşacaktı. Siyasi mahpuslarla aynı koğuşta kaldığı gerekçesiyle bu haktan yararlandırılmıyor. Avukatının itirazı Tarsus İnfaz Hakimliği’nde karar için bekliyor. Zehra ise kurşun kalemlerle, tükenmez kalemlerle, nar kabuğuyla, tentürdiyot, çarşafla, aklınıza ne gelirse, üretiyor. Mahkeme kararlarını bile tuvale dönüştürüyor. Eserleri demir parmaklıklardan süzülüp insanların kalbine ulaşmayı başarıyor. Tarsus Cezaevi’nden sorularımızı yanıtlayan Doğan, “İnsanlarda büyük bir kayıtsızlık var. Fredric Jameson buna ‘duygulanımda küntleşme’ diyor. Bizleri bu durağan, korkunç gri filmden çıkaracak olanlar kadınlardır. Kadın mücadelesine sonsuz inanıyorum. Bu inancım beni güçlü kılıyor” diyor.

-Zehra Doğan nasıl biri?

Böyle bir soru gelince insan durup düşünüyor. Ne desem diye baya düşündüm... Mardinliyim ama Diyarbakır’da doğdum. Kentin en politik semtinde Bağlar’da büyüdüm. Dokuz çocuklu bir ailede, öyle Allah’a emanet büyüdüm :). Sanırım kendim için şunu söyleyebilirim, sürekli arayan, kurcalayan, değişen, her seferinde parmağını arı kovanına sokan ama sonda da bu arılar beni neden kovalıyor dişe şaşırıp kalan, kendi olmaya çalışan biriyim.

-Yargılanman, tutuklanman ve dışarıdaki destek... Tüm bunlar seni nasıl etkiledi, değiştirdi?

Her insan, gördükleri, yaşadıkları, ona sunulan konfor veya elinden çalınan yaşamın eksikliğine gören şekillenir ve büyüdükçe tüm bunlar daha belirginleşir. Tutuklandığımdan bu yana en çok düşündüğüm şey sanırım İbni Haldun’un “Coğrafya kaderdir” sözüdür. Tüm yaşananlar bizleri değiştiriyor. Kürt olmasam, başka bir ülkede doğmuş olsaydım çok daha farklı düşünürdüm. Ölüm, yakılıp yıkılan köyler, kentler, acı, direniş, çığlık, durağanlık ve sonsuz kanıksama, sonsuz bekleyiş... Tüm bunların sistematik bir şekilde sürekli devam etmesi, biri bittiğinde yerine bir diğerinin gelmesi insanın karnında kocaman bir irin oluşturuyor. Bunun yüreğinde yarattığı sancı seni sürekli bir devinim halinde olmaya itiyor. Ama bir yandan tüm bunlarla birlikte güçlü olmayı öğreniyor insan.

-Cezaevi günlerin nasıl geçiyor?

Tutuklu bulunduğum bu yerde çok şey öğrendim. Dışarıda olsam hiç merak etmeyeceğim konuları deli gibi merak ettiğim, günlerce araştırdığım oldu. Sanat, edebiyat, tarih ve daha pek çok konunun her gün saatlerce konuşulduğu, fikir ayrılıklarının oluştuğu, farklı bakış açılarının her gün tazelenerek ortaya konulduğu bu küçücük yerde ne ben eski Zehra olarak kalabilirim ne de onlar ilk geldikleri gibiler. Birbirimizi değiştiriyoruz, geliştiriyoruz ve çok seviyoruz. Artık çok daha farklı düşünüyorum. Susturmak için kapattıkları bu yerde tuhaftır çenem hiç durmak bilmiyor.

- Yargılanmana neden olan notların sahibi o çocuktan haber alıyor musun?

Nusaybin’de, sokağa çıkma yasakları sırasında bir süre 10 yaşındaki Elif’in evinde kalmıştım. Notları beni çok etkilemişti. Yaşananları kendi gözlemleriyle yazmıştı. Onu videoya da çekmiştim. Keşke sırf haberini yaptığım için ceza veren hakim videoyu da izleseydi. Elif günlüğünü okuduğu sırada arkada patlayan bombaların sesi, kurşun sesleri izleyeni bile rahatsız ediyor. Elif’i tekrar görmeyi çok istiyorum. Yasaklı günlerde onun bir resmini yapmıştım. Resim yapmayı çok seviyordu. Cezaevinden ilk çıktığım dönemde Nusaybin’e gittim. Elif’i de görebilirim diye düşündüm ancak o evlerden eser yoktu. Mahalleler tellerle sarılıydı ve her şey yıkılmıştı. Yerinde iş makineleri vardı. Ne Elif’i, ne diğerlerini göremedim. Neredeler bilmiyorum. Ama bir gün Elif’le yeniden resim yapmayı çok istiyorum.

-Ülke gündemini izleyebildiğin kadarıyla ne düşünüyorsun?

Ülke gündemine dair bir fikrim yok. Belki de vardır, vardır ama söylemeye korkuyorum. Fikrimi söylersem tutuklanırım. Ha pardon ben zaten tutukluyum değil mi? O zaman korkacak bir şey yok. Az biraz söyleyeyim. Donuk, buz gibi bir müze gibi. Belli ki zamanında bu müzede çok güzel şeyler olmuş, mutlu insanların kahkahalarının kalıntıları dikkat kesildiğimizde biraz da olsa tortularını hissettiriyor bizlere. Ama şu an müze acayip. Birtakım objeler var sergilenen. Ama ne oldukları pek anlaşılmıyor. Objelerle uyumsuz parlak ışıklar tepede. Aşırı parlaklıktan, sergilenen şeyleri, bize sunulan işleri göremiyoruz. Artık ne varsa kabulümüz. Girdik bir kere bu müzeye. Bir şeyler dönüyor ama anlamıyoruz. Anlamadığımız için sanırım tepki de veremiyoruz artık. Bir kısmımız kayıtsız, donuk bir şekilde izliyor. Bir kısmımız göremediği için yoğun tepki veriyor, hemen göze batıyor. Bir kısmımız da sunulanı alkışlamak zorunda hissediyor. Ben ülkeyi şu an böyle görüyorum. Aşk, sevgi, nefret, öfke, bağlar, yaşam bir tür toplum mühendisliğiyle kontrol ediliyor, şekillendiriliyor gibi. Maneviyatı arka plana attık. Oysa bu toprakların en büyük yaşam kaynağı maneviyat. Her şey hesaplanabilir, ölçülebilir mantıkla işliyor... Yıkılan kentler, durmadan yenileri inşa edilen cezaevleri, ölümler... Ailenden biri öldürülüyor, tazminat veriliyor. Gidenin yerini para dolduruyor, yıkılan evin yerine yenisini yapıyorlar. Bu kadar basit. Gerçekten her şey bu kadar basit mi? Ben çenesi hiç durmayan, histerik, nevrotik tipli siyasetçileri görmekten bıktım artık.

- Çıktıktan sonrasına dair planlarını sorsam...

İşime kaldığım yerden devam etmek istiyorum. Ortadoğu’da birçok ülkeyi gezip kadınların, halkların mücadelesinin haberlerini ve resimlerini yapmak istiyorum. Resim yapmanla gazeteci olman arasında nasıl bir ilişki var? Gazeticilikle sanatı bir görüyorum. Çünkü ikisinde de varoluş çabam var. Kendime göre hakikati ortaya koyma çabası. Resimlerim daha çok savaş temalı. Bunu seçmedim, kendiliğinden oluyor. Yaşananlar, anlatılanlar, tanıklık ettiklerim resimlerime yansıyor. Gazeteci olmasaydım eğer başka temalar seçerdim belki de...Birçok yer gezdim, insanla tanıştım. Bakış açımı, malzeme seçimimi, ifade biçimimi meslek belirledi.

İnsan bedeni uçsuz bucaksız bir toprak gibi. Gözlerin derinliğinde sonsuz berrak bir yol var. Kadınların gözlerinde bu derin, uzun, gizemli yol çok belirgin. Kadınların gözlerinden çok etkileniyorum. Beni büyülüyor ve inanç sahibi yapıyor.

 

- Uluslararası Kadın Medya Vakfı’nın Gazetecilikte Cesaret Ödülü verdiği gazeteci kadınlar arasındasın. Sence cesaret nedir?

Ben daha çok korkularıyla yaşayan bir kadınım. Korkularım her zaman daha ağır basıyor. Bu yüzden cesaretin ne olduğuna tam olarak cevap veremem. Bir cevabı var mı onu da bilmiyorum. Yaşar Kemal verir bunun cevabını. O İnce Memed’i anlatırken, toplumsal algı ve olgularla uğraşır. Onu ters yüz eder. İnce Memed, cüsseli, korkusuz, heybetli bir adam değil tam tersine iyisiyle kötüsüyle tam bir insandır. Sensin, benim, biziz. Onu İnce Memed yapan kendi olmasıdır. Aynı durumu yine Yaşar Kemal’in Ada Hikayesi’nde görürüz. Kitabı bitirdiğimizde cevabı bulamasak da şu ana kadar tanımladığımız etiket kavramların yanlış olduğunu anlarız. Keşke o yaşarken kapısında günlerce bekleyip o çıktığında, koşup elinden öpüp “sağolasın, yüreğine sağlık emice” deseydim... Dünyanın bir sınırı var sanki. Sonra bazılarımız çarpa çarpa bu sınırları kırmaya çalışıyoruz. İşte bu devinimimize cesaret diyorlar.

-Kadınlara ne söylemek istersin?

Dışarıdaki destek bana güç veriyor, beni mutlu ediyor. Buradaki tüm kadınları mutlu ediyor. Bu desteğin bir kişiden çıkıp daha da yaygınlaşması lazım. Şu an içeride binlerce kadın tutuklu var. Her biri ayrı hikaye, her birinin anlatılması gereken hikayesi var. 86 yaşındaki Sise Bingöl, her gece yüksek ateş, öksürük, yüksek tansiyon sorunlarından uyuyamıyor. İçeri girdiğimden beri onlarca çocukla tanıştım. Bulunduğum yerde iki yaşındaki Dersim, üç yaşındaki Ayşe, beş yaşında Çınar var. Bunlar dışarıyı hiç görmediler. Bir ağacın yapraklarının dokunuşunu, toprağı hiç bilmiyorlar. Malta’dan koğuşa her girdiğimizde bağırıyor, ağlıyor içeri girmek istemiyorum diye. Gardiyanlara saldırıyor. Ayşe ile Dersim’de büyük bir öfke var. Kaşlarını çatıyorlar gardiyanlar kapıyı kapadığında. Yüksek sesten uyuyamıyorlar. Birden yataktan fırlayıp ağlıyorlar. Üçü de ayrı koğuşta kalıyor. Kapının altından birbirlerini çağırıyorlar. “Çınaaar, Dersiiim nasılsın?” diye bağırıyor Ayşe. Rögar kapağına ağzını dayayıp “Çınar beni duyuyor musun” diye bağırıyor. Müebbet hapisle 26 yıldır içeride olan Songül Bağatır ve birçok kadın ayakta sayım vermedikleri için hücre cezası aldılar. Şimdi infazları yandı ve yatmaları gerekenden daha çoğunu yatacaklar. Arkadaşlarımızın Leyla Güven’e destek için süresiz ve dönüşümsüz açlık grevinde. Böyle bir ortamda kadınlar yine de gülmeye devam ediyorlar. Gülümsüyorlar ve umutlular.

- Resim yaparken en çok hangi duygulardan ilham alıyorsun?

İnsanlarda büyük bir kayıtsızlık var. Fredric Jameson buna duygulanımda küntleşme diyor. Bizeri bu durağın, korkunç gri filmden çıkaracak olanlar kadınlardır. Kadın mücadelesine sonsuz inanıyorum. Bu inancım beni güçlü kılıyor. İnsan bedeni uçsuz bucaksız bir toprak gibi. Gözlerin derinliğinde sonsuz berrak bir yol var. Kadınların gözlerinde bu derin, uzun, gizemli yol çok belirgin. Kadınların gözlerinden çok etkileniyorum. Beni büyülüyor ve inanç sahibi yapıyor. Bir aracı olarak içeride direnen tüm kadınların, dışarıdaki tüm kadınlara, tüm mücadele eden kadınlara selamını iletmek istiyorum. 

 

Resimlerim, sergilerim büyük bir sanat sergisi vadetmiyor kimseye. Sadece sanatsal kaygı, bana göre kültürel seçkincilikten öteye geçmez. Bir sanatçının pratiğe dökmeden, yaşamadan, solumadan meseleyi konu edinmesi bana göre büyük ukalalık.