Bozüyük 'nefesini' tuttu

Silikozis, önlenebilir, ancak tedavisi olmayan bir hastalık. Bugünlerde Bozüyük’teki seramik işçilerinden dolayı gündemde. 30’a yakın işçi fabrikalara dava açtı. Abdullah Yurt da onlardan biri. İstekleri net; başkaları da hastalığa yakalanmasın.

ilayda Kaya
19 Kasım 2014 Çarşamba, 04:00

Bu sefer tersten başlayacağım; seramik vadisi Bozüyük'te silikozise yakalanan işçilerle yaptığım röportajdan önce, dönüşümde kafamda dönenleri anlatacağım size. Şansın ve şanssızlığın; şükredilecek, minnet duyulacakların ve isyan edileceklerin birbirine karıştığı bir anlatı onlarınki. Bir kadının diğerine “Senin yine eşinle zaman geçirecek vaktin var, biz hastalığını bile ölürken öğrendik” demesine; bir işçinin “Allah razı olsun” diye başlayan,“yıllarca ekmek girdi bu işten evimize. Ama keşke bize hasta olmuşsunuz da deselerdi” sözlerine, başkasının “Davayı kazanınca alacağım tazminatı patron işgüvenliği için kullansın” önerisine şahit olacağım. En çok da, neredeyse her konuştuğum işçinin, nefes nefes ölüme sürüklenirken “Bizim sigortamız vardı, malulen emekli olabildik, eve ekmek giriyor hala. Ya çalıştığını bile ispat edemeyen kot taşlama işçileri” deyip şükür çekmesi acıtacak içimi. Susacağım...

Silikozis, “çeşitli formlardaki kristal silikanın solunmasına bağlı gelişen akciğer hastalığı”. Madenci hastalığı olarak bilindiği zamanlarda çok da üzerinde durulmadı, zira uzun yıllara yayılan bir sürede kendini gösteriyordu. Ancak kot taşlama işinde 5-6 ay çalışıp da birbiri ardına, gencecik bedenler toprağa düşmeye başlayınca bizler silikozisle tanıştık. O gençler hala ölmeye devam ediyor. Daha kötüsü, başka işkollarında da ölüm soluyan işçiler var. Seramik bunların en önemlilerinden. Bilecik Bozüyük ise bu sektörün merkezi. Ekmeğe giden yolun seramikte akıtılan terden geçtiği bir memleket Bozüyük. 60 bin nüfuslu ilçede hemen her hanede bir seramik işçisi yaşıyor.

Sadece Bozüyük mü? Kütahya, Uşak, Çorum, Çanakkale, İzmir... Türkiye Seramik Federasyonu'nun 2010'da açıkladığı rapora göre, “2 milyar Euro’ya ulaşan üretim kapasitesi ve 1.0 milyar Euro’ya ulaşan ihracatı”yla dünya seramik üretiminde 9. sırada yer alan, 220 bin işçiyi istihdam eden bir sektörden bahsediyoruz. Ancak şimdilik sadece Bozüyük'teki seramik işçileri dava açtığı için onları biliyoruz biz, yakında Türkiye'nin pek çok yerinden ses yükseleceği ortada.

Bozüyük'te “şimdilik” hanelerin 61'i büyük bir şaşkınlık, derin bir üzüntü içinde. Silikozis denen bir hastalık olduğunu, tedavisinin bulunmadığını öğrendiler çünkü. 45 yaşındaki Turgut Özmen de onlardan. 1995'te Vitra'da başladığı çalışma hayatı, 2012'de silikozis olduğunu öğrenince malulen emeklililikle son bulmuş. Acelesi varmışcasına anlatıyor:

“Silikozisle ilgili bilgimiz yoktu. Bize söylenmedi. Biz de bu toz bizi hasta yapar mı, diye araştırmadık. Senede bir röntgen çekiyorlardı. Sonra Sakarya Hastanesi'nden gelmeye başladılar. 2011'e kadar kimse silikozis çıkmadı. Ya da çıkanlara söylenmedi. 2011’de birilerini hastaneye göndermişler. Çalıştığım dökümhane bölümünden de biri vardı. Hastalarmış denildi de, silikozis olduğunu bilmiyorduk”. Bir yıl sonra, o çağrılanlardan biri kendi olunca öğreniyor hastalığın adını Özmen“2012’de arkadaş, tezgahımın önünden geçerken ismin sağlık odasının panosunda asılı, dedi. 45 kişinin adı vardı.”

Önce devlet hastanesinin, oradan da Ankara’daki meslek hastalıklarının yolunu tuttuklarında akıllarında hala kötü bir şey yok. Ta ki gülüştüklerini gören sekreter “Niye gülüyorsunuz, hepiniz ölümle karşı karşıyasınız, bu çok tehlikeli bir hastalık” diyene kadar. Ellerinde “ölümle karşı karşıya kalışlarının raporu”yla dönüyorlar eve. Kaygıyı eşlerine teslim ediyorlar. “Tedavisi olmayan bir hastalık olduğunu öğrendik. Hayatınıza bununla devam edeceksiniz, denildi. Biz de yaşamaya çalışıyoruz” diyor Dilek Özmen. Kolay değil. Üstelik bu yoldan daha önce geçmiş bir komşuları var. “Sizin şanssızlığınız bu oldu” diyor yorgun sesiyle Emine Uyer. Neden mi? Onun eşi Ali Hasan Uyer, 1979'da başladığı Vitra'dan 2003'te emekli oluyor. Zaman zaman nefes darlığı çekişini “yaş”ına veriyor. Oysa daha 49'unda. 2009'da kötüleştiğinde doktora, “Kanser miyiz”, diyor Uyer çifti. “Meslek hastalığı”dendiğinde kanser daha mı iyiydi diye düşünmeden edemiyorlar. Rapor vereyim, dava açarsınız diyen doktora, “Biz çoluk çocuk okuttuk, ekmeğini yedik, dava açmayız” diyor Ali Hasan. Ama başka işçilerin de hastalandığını duyunca fikrini değiştiriyor. “Hiç olmazsa onların geleceği aydınlık olsun”diyebiliyor geleceği yalnız yaşama fikri onu ağlatmadan önce Emine Uyer, “Dünyayı verseler yok, nefesimi kestiler. Ömür rabbimin, istediği zaman biter, ama son anlarını yürüyerek, nefes alarak yaşayabilseydi."

Özmen, Ali Uyer'in bu hallerine tanıklık ettiğinden daha da farkında hastalığının“Bu hastalık devamlı ilerliyor” diyor dalgın, “İçimdeki en büyük korku bu. Bir senede iki katına çıkanlar var. Sene sonunda tekrar gitmeliyim kontrole, ama...” Üstelik bu korkuya rağmen üç aylık izni bitince fabrikaya dönüyor. “Bırakıp da gidemiyorsun, çoluğun çocuğun var” diyor, “Neyse yerimi değiştirdiler. Depoya verdiler. Ama orada da toz var. Klozet rötuşlarının yapıldığı kabinlerden çıkan toz, ortama dağlıyor çünkü.” Özmen, tozların bacadan atıldığı eski sistemin çevrecilik amacıyla değiştirilip zeminlerdeki teknelerde toplanmaya başlandığından beri tozun içeri daha da yayıldığını düşünüyor. O, tozdan, bir arkadaşının rapor alıp malulen emekli olduğunu öğrenince kurtuluyor. Onu takiben 30-40 kişi daha emekli oluyor. “Ama içeride çalışanlar da çok” diyor üzgün sesiyle, Hastalığının derecesi benden ileri olduğu halde emekliliğe yılları yetmediği için devam ediyorlar. Çıksa hiçbir fabrikada çalışamaz. Slikozis raporu var.” Maske mi? “Kabinlerde çalışanlara veriliyordu, ama avukatların araştırmasına göre tam koruyucu değilmiş. Hastalık 2011'de duyulunca kabincilere daha korunaklı maske verilmeye başlandı.” Eşinin o zamanki halini hatırlıyor Dilek, “Gözlerinden bile ip gibi çıkardı o tozlar.” Uyer'e de tanıdık bu; “Yastığına tozlu su akardı. Ama bilemezdik o tozun onları öldürdüğünü”. Dilek,“Herkes çalışıyor, diyorsun... Bu kadar ciddi bir şey olduğunu kimse bilmiyordu” diye tamamlıyor onu. Aynı acının farklı derecelerini yaşayan iki kadın dalıyor:

Emine: Bilseydik, Turgut gibi emekli olurdu, o tozu daha fazla teneffüs etmezdi. Hastalığını öğrendiğimizde, hoca rapor yazdı, ciğerin yüzde 80’i kullanılamaz haldeymiş. Düşünün, haberimiz yok o hale gelene kadar. Hiç birbirimizden ayrılmadık, pazara, markete beraber gider, yürüşümüzü elele yapardık...

Dilek: Eşimin sigarası yok, alkolü yok. Gıdasına o kadar dikkat ederdi ki. Maskesiz çalışmazdı. Ama… Çocuklarım hala babalarının hastalığını bilmiyor. Onlara ne söyleyebilirim ki? Gelecek için hiçbir amaç kalmadı sanki. Hayat devam ediyor ama umut yok.

Aslında silikozis tüm Bozüyük'ün sorunu. Çünkü her evde seramik fabrikasında çalışan biri var.

“Uzmanların verdiği bir seminer için insanları çağırmaya çıktık. Kahvede, 'Aa bende de varmış o, nasıl bir şey' diye soranlarla karşılaştık” diyor Özmen, “Raporu var ama millet ne olduğunu bilmiyor. Düşünün, ilkokulun bitişiğinde bir seramik fabrikası çalışıyor. O tozu, okul bahçesinde beş yaşındaki çocuklar soluyor”.

Vitra'da tozun havaya yoğun olarak karıştığı kuru teknikten yaş sisteme; keçeyle rötuştan süngerle ıslak rötuşa geçilmiş, ama Bozüyük'te ondan fazla seramik fabrikası var ve binlerce işçi hala kuru teknikle çalışıyor. 39 yaşındaki İsmet Boylu, 14 yılda Toprak, Tamsa ve Seranit Serra'da çalışmış, “Hepsinde sistem aynıydı” diyor. O da silikozis hastası. “Toprak'ta 10, Tamsa'da iki, Seranit Serre'de 18 ay çalıştım. Serra'ya girerken sağlık raporu istediler, bir şey çıkmadı.İşe alındım. Çalışırken yapılan sağlık kontrolünde silikozise yakalandığımı öğrendim. Ankara Meslek Hastalıkları Hastanesi'ne yönlendirdiler. Rapor aldık. Fabrikaya verdik. Bize uygun ortam bulamadılar zannedersem, direkt çıkışımızı verdiler” diyor. İşe iade davasını kazanmış Boylu, ancak şirket itiraz ettiğinden Yargıtay'da karar. Meslek hastalığına dair dava içinse, birden fazla fabrikada çalıştığı için Sosyal Güvenlik Kurumu'ndan tespit raporu bekliyor. “Bu hastalıktan dolayı iş bulmam çok zor” diyor yorgunluğunu ele veren sesiyle, “Raporumuzu görenler işe almak istemiyor. Devlet emekli de etmiyor. Normalde primim doldu, ama yaştan 14 senem var. Bekliyorum. Öyle bir ikilemdeyiz ki... İki çocuğum var. Biri okuyor. Biri daha beş yaşında. Geleceğimizi göremiyoruz”.

Sadece Bozüyük mü? Kütahya, Uşak, Çorum, Çanakkale, İzmir... Türkiye Seramik Federasyonu'nun 2010'da açıkladığı rapora göre, “2.0 milyar Euro’ya ulaşan üretim kapasitesi ve 1.0 milyar Euro’ya ulaşan ihracatı”yla dünya seramik üretiminde 9. sırada yer alan, 220 bin işçiyi istihdam eden bir sektörden bahsediyoruz. Ancak şimdilik sadece Bozüyük'teki seramik işçileri dava açtığı için onları biliyoruz biz, yakında Türkiye'nin pek çok yerinden ses yükseleceği ortada. İstanbul Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Zeki Kılıçaslan, Çorum ve Kütahya'dan da vakalar olduğunu söylüyor. “Seramikte karşılaşılan kum düzeyi bugünki teknoloji sayesinde düşük. Dolayısıyla kot taşlamadaki gibi hızla öldürücü düzeye ulaşmamış vakalar” diyor, “Seramik işçilerinde karşılaştığımız, klasik, on yıldan sonra ortaya çıkan silikozis. Dolayısıyla asıl emeklileri taramalı. Özellikle dökümden çıkmış, pütürlü bölümlerin keçeyle törpülenmesi işini yapan işçilerde daha çok görülüyor.” Kılıçaslan tıp eğitimi bu konuda yetersiz olduğundan doktorların silikozisi teşhis etmekte zorlandığını düşünüyor, yine de “En azından bazı işçilerin yakalandıkları bir önceki yıl yapılan rutin taramalarında ortaya çıkmalıydı, niye çıkmadı?” demeden de edemiyor. Kılıçaslan'a göre sorun yasalarda değil, uygulatmak için gereken denetimde. Bunun için işçilere örgütlenmesini, sendikalara da iş sağlığı ve güvenliğini öncelikli gündemleri haline getirmelerini öneriyor.

Turgut Özmen ve dava açan diğer silikozis hastası işçilerin gayesi de bu; sesleri duyulsun ki, yeni işçiler de onların saflarına katılmasın. Böylece işverenlerin de sağlıklı, güvenli bir çalışma ortamı düzenlemek zorunda kalacağına inanıyor Özmen. Bir de kendi için isteği var; “Bizim hasta olmamızın sorumluları kimse, kanun önüne çıkarılsın. Kanun suçsuz diyorsa eyvallah. Ama suçlu derse, suçlarını çeksinler. Biz hayatımızla çekiyoruz bunun cezasını” diyor.