Laiklik ilkesi ihlal edildi mi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘İslam bize göre değil, biz İslama göre hareket edeceğiz. Dinimizin hükümlerini yerleştireceğiz’ sözleri tartışma yarattı.

08 Aralık 2019 Pazar, 02:00

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 6. Din Şûrası’ndaki konuşmasında sarf ettiği “İslam bize göre değil, biz İslama göre hareket edeceğiz. Nefsimize ağır gelse de hayatımızın merkezine dönemin koşullarını değil, dinimizin hükümlerini yerleştireceğiz” sözleri tartışmaya neden oldu. Peki Erdoğan’ın sözleri laiklik ilkesiyle çelişiyor mu? Din ve vicdan özgürlüğü bu toplumun tutkalıysa hayatımızın merkezine dini koyduğumuzda nasıl bir tablo ortaya çıkar? Eski Adalet Bakanı Prof. Dr. Aysel Çelikel, hukukçu Nazan Moroğlu, İslam felsefesi uzmanı Dr. Emre Dorman ve yazar Ahmet Ümit’e sorduk...

KONUŞMA TÜYLER ÜRPERTİCİ

Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkesidir. Böylesi bir konuşmanın, din şûrasında dahi yapılmış olsa, laikliğe aykırı bir konuşma olduğu çok açık. Laik bir ülkede bir cumhurbaşkanı “Hayatımızın merkezine dinin kurallarını koyarak yaşayacağız” diyorsa, bu hem özel yaşamı hem de kamusal yaşamı kapsayacağı anlamına gelir. O bakımdan laikliği hangi biçimde tanımlarsanız tanımlayın, yapılan konuşma tüyler ürperticidir. Sayın Cumhurbaşkanı konuşmasında hem özel yaşamı hem de kamusal yaşamı ayırım yapmadan dile getirdiği için laiklik ilkesini ihlal etmiştir. Çünkü çok açık şekilde insanların İslam dininin kurallarına uyarak yaşamaları gerektiğini çeşitli biçimlerde açıklamaktadır. Sayın Cumhurbaşkanı’nın konuşması, dinin özel yaşamda uygulanması ve vicdanlarda uygulanması şeklinde olsaydı bu konuşmanın algılanması farklı olabilirdi, ama burada, özel kamusal ve devlet yaşamı da dahil olmak üzere yaşamın her alanında dini kuralların uygulanması kast ediliyorsa bu laikliğe aykırıdır. 

Kaosa yol açar

Din ve vicdan özgürlüğü, bu toplumda yaşayan, farklı din ve mezheplere inanan kişilerin huzuru, mutluluğu ve barışı için şarttır. Eğer hayatımızın merkezine, dinin devletin anladığı yorum biçimini koyarsak, yine ayırım yapmadan “Hayatımızın merkezi İslam dinidir ve onun kurallarına uymak zorundayız” dersek, bu, Türk toplumundaki farklı din ve mezheplerin özgürce yaşanmasına ve uygulanmasına ciddi bir engel oluşturur. Onun için biz diyoruz ki laiklik, din ve vicdan özgürlüğünün güvencesidir. Eğer bütün farklı din ve mezheplerin tek bir dinin kurallarına uygun olarak yaşamasını öngörüyorsanız, orada bir kaosun, bir savaşın, otoriter bir yönetimin varlığına yol açarsınız. İşte Ortadoğu ülkelerinde ve birçok İslam ülkesinde gördüğümüz tablo da budur.

TOPLUMSAL BİRLİK ÇATIRDAR

Bence toplumsal uzlaşıyı sağlayan din değil, hukuktur. Farklı inanç biçimleri ancak böyle bir arada yaşayabilir. Hayatın merkezine dini koyduğumuzda toplumsal birlik çatırdar. Çünkü herkesin aynı dine inanması diye bir zorunluluk yoktur. 

DİN VE VİCDAN ÖZGÜRLÜĞÜ TOPLUMUN ÇİMENTOSUDUR

Ülkeyi yönetenlerin, laik hukuk devletine bağlı kalacaklarına yemin edenlerin, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti ilkelerine özenle sahip çıkmalarını beklemenin her yurttaşın hakkı olduğuna inanıyorum. Nitekim, Cumhurbaşkanı’nın Din Şûrası’nda yaptığı açıklamalar, laiklik ilkesinin göz ardı edilmesine, yanlış anlaşılmalara ve uygulamalara yol açacağı endişesi yaratmıştır. Oysa, din ve vicdan özgürlüğü bu toplumun çimentosudur. 

Ülkemizde toplumun huzurlu ve milli dayanışma  içinde olabilmesi için yurttaşların her açıdan ve özellikle din, mezhep ayırımı gözetilmeden yaşayacakları güvencesine sahip olmaları gerekir. Bu nedenle de anayasamızda “Diyanet İşleri Başkanlığı”nın düzenlendiği 136. maddede “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir” hükmüne yer verilmiştir. 

Kuruluş Kanunu’na göre, Diyanet İşleri Başkanlığı çalışanın ve personelinin siyaset yapması ve dini görevi içinde ve dışında siyasi partilerden birini övmesi ve yermesi işine son verilme nedenidir (md.25). Bilindiği gibi, bu maddenin iptali için Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yaptığı başvuru Anayasa Mahkemesinin 13.12.2017 tarihli kararıyla reddedilmiştir.

Siyasetçilerin laiklik ilkesinin ihlali anlamına gelen açıklamaları, yurttaşların özel yaşamlarına ilişkin hakları konusundaki sorularını kime soracakları konusunda karışıklığa da yol açmaktadır. 

Hukukçuya sorsunlar

Örneğin, bir hukukçuya sormak yerine aile, kira ya da ticaret hukuku gibi konularda Din İşleri Yüksek Kurulu’na çok sayıda sıkça sorular yöneltilmektedir. Bu sorulara, anayasal görevi gereği Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Hukuk Müşavirliği’nce hukuk kuralları çerçevesinde yanıt verilmesi gerekirken, dini açıdan yorumlarla yanıt verilmektedir. Ancak bu şekilde yapılan uygulama, laik hukuk kurallarının yok sayılmasına yol açacaktır. Unutulmamalıdır ki, devletin temeli hukuk birliğine dayanır.

DEVLETİN DİNİ ADALETTİR

Konuşmayı dinlemediğim için başı, sonu ya da hangi bağlamda bu sözlerin ifade edildiği hakkında bilgim yok. Söz konusu konuşmanın din şûrasında yapılmış olması da bulunulan ortam itibarıyla farklı okunabilir. Ancak ben Cumhurbaşkanı’nın konuşmasının içeriğinden bağımsız olarak konu hakkındaki görüşlerimi paylaşabilirim. 

Öncelikle benim anlayışıma göre temelde din ve inanç bireysel bir meseledir. Dolayısıyla bu anlamda “biz” yoktur “ben” vardır. Bir insan kişisel yaşamında İslam inancını belirleyici bir unsur olarak kabul edebilir ve tüm yaşamını dinin kurucu değerleri üzerinden şekillendirebilir. Bu durumun laikliğe aykırı görülmesi kabul edilebilir değildir. Laik sistem dini ilke ve kurallar ile devlet yönetiminin birbirinden ayrı düşünülmesidir. Bir yönetim bu anlamda vatandaşlarının inanma ve inanmama özgürlüklerini tanımalı ve buna engel oluşturacak her türlü unsuru ortadan kaldırmalıdır.

Eskilerin de ifadesiyle “Devletin dini adalettir”. Şayet devletin bir inancı olacaksa o inanç adalet olmalıdır. Kuran’a uygun olan yol da budur. Çünkü gerçek anlamda adalet, kişilerin neye inanıp inanmadıkları ya da ideolojik görüşlerinin ne olup olmadığına bakmaksızın her vatandaşa yasaların gerektirdiği biçimde eşit davranmakla tesis edilebilir. Devlet adaleti tesis ederken bir inanca, inançsızlığa ya da görüşe yakın olmamalıdır. Hakka ve hukuka bağlı kalmalıdır. 

Devlet mühendislik yapmamalı

İslamın bireyin hayatında belirleyici bir unsur olduğu ve gerekli olan her konuda ilkesel yönlendirmelerde bulunduğu doğrudur. Kendisini Müslüman olarak gören ve dinin gereklerini samimi bir biçimde yerine getirmek isteyen bir insanın hayatının merkezinde Allah olur. Allah’a ve Kuran’ın hükümlerine rağmen Allah yokmuş ya da dinin hükümlerinin bir geçerliliği yokmuş gibi hareket edemez. Ancak yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi kişisel kanaatimce bu durum bireysel bir tercih ve karardır. 

Allah bile kullarını inanma ve inanmama hususunda özgür bırakmış, bu konuda dünyevi anlamda bir yaptırım uygulamamış ve herkesin hesabını ahirete bırakmıştır. Hayatın merkezine dini koymak, inanma ve inanmama noktasında insanları özgür bırakmaktır. Dolayısıyla devlet de olsa hiçbir kimsenin ya da kurumun insanlar üzerinde din adına baskı uygulama ya da yaptırımda bulunma hakkı yoktur. 

Devlet bu konuda toplumu yeniden biçimlendirme mühendisliği yapmamalıdır. Halkın din ve vicdan özgürlüğünü sağlamalı, toplumun talepleri doğrultusunda din hizmetleri sunmalı ve dinin doğru anlaşılması için gerekli bilgilendirme ve düzenlemeleri yapmalıdır. Devlet ve milli değerler için, toplumun huzur, güven ve özgürlüğü için tehdit oluşturan ya da oluşturma potansiyeli taşıyan hareketlerle kararlı bir biçimde mücadele etmeli ve toplumun birlik ve beraberliğini güvence altına almalıdır. Farklı inançlara da açık olmalı ve her görüşe karşı devlet olmanın gereğini yerine getirmelidir.

Devlet toplumun inancını yok sayamaz. Ancak topluma herhangi bir inancı da dayatamaz.