Kapat
A+ A-

Türkiye'de 1 Mayıs, 1 Mayıs'ta Taksim

Türkiye’de ‘İşçi Sınıfının Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’nü kitlesel katılımlarla kutlaması siyasi iktidarlar tarafından hep engellendi. İlk kitlesel eylem ancak 1976 yılında yapılabildi. 1 Mayıs 1977’de Taksim’de yaşanan katliamın ardındaki gerçekler hâlâ aydınlatılamadı. Siyasilerin ‘Kontrgerilla’ itirafları bile, yargılananların sadece olayın mağdurları olması gerçeğini değiştiremedi.
Yayınlanma tarihi: 30 Nisan 2016 Cumartesi, 23:25

Bu topraklarda onlarca, yüzlerce, binlerce acıyla tanışmış ülkemiz, son birkaç yıldır gittikçe artan yeni acılarla yüzleşiyor. Önceki katliamlardan farklı olarak bir savaş görünümü altında yaşanan 2011 Roboski, 2013 Reyhanlı, 2015 Diyarbakır, Suruç ve Ankara, 2016’da Sultanahmet ve Beyoğlu’ndaki saldırılarda onlarca insan vahşice katledildiler.

1 Mayıs 1977, 16 Mart 1978 Eczacılık Fakültesi, 8 Ekim 1978’de Ankara Bahçelievler’de 7 gencin öldürülmeleri, 1978 Maraş ve 1980 Çorum katliamlarını, Kemal Türkler, Abdi İpekçi, Cevat Yurdakul, Ümit Doğanay, Cavit Orhan Tütengil, Bedrettin Cömert, Ümit Kaftancıoğlu, Doğan Öz ve onlarca benzeri siyasi cinayetler izledi. Bu katliam ve cinayetlerin ardındaki gerçek sorumlular yıllarca açığa çıkarılıp yargılanmadılar.

Bunu bir koruma zırhı olarak kullananlar tarafından işlenen siyasi cinayetler 1980’den sonra da adeta birbiri ardı sıra yaşandı: 1 Mayıs 1989 Mehmet Akif Dalcı, 1990 Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok, 1992 Musa Anter, 1993 Uğur Mumcu ve 2 Temmuz Sivas katliamı, 12 Mart 1995 Gazi katliamı, 1996 Metin Göktepe, 1 Mayıs 1996 Kadıköy, 1999 Ahmet Taner Kışlalı, Sapanca hattında işlenen faili meçhul cinayetler, 2007 Hrant Dink, 2013 Gezi Direnişi, 2014 Uğur Kurt, Ayhan Yılmaz, 2015’te Dilek Doğan ve tek tek isimlerini sayamayacağımız Fırat’ın doğusunda ve batısında işlenen cinayetler izledi.

Bu siyasi cinayet ve katliamlar skalasına bakıldığında hemen fark edilecek ki, Türkiye’yi, ABD, CIA ve Kontrgerilla gibi örgütlerin yaratılmasını istedikleri ortama adım adım yaklaştıran ve 12 Eylül faşist darbesine götüren yola döşenen önemli taşlardan en önemlisi olduğu kadar, 12 Eylül sonrasında işlenen faili meçhul siyasi cinayetler ve katliamların da başlangıcıdır 1 Mayıs 1977 katliamı.

ADIM ADIM 12 EYLÜL

Türkiye’de “İşçi Sınıfının Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü” 1 Mayıs’ın kitlesel katılımlarla kutlanması siyasi iktidarlar tarafından hep engellendi. 1 Mayıs’larda yaşanan sevinç, gerilim ve “korkuların” nedenlerini anlamak için geçmişi, yani sıra emekçilerin kutlamalarına geldiğinde toplumda “provokasyon” korkuları yayılan, provokasyon merkezi olarak lanse edilen Taksim 1 Mayıs Alanı’nda kutlama çabalarını kısaca özetlemek gerekiyor.

1 Mayıs Osmanlı döneminde ilk kez 1905’te İzmir, 1909’da Üsküp ve 1910’da da İstanbul’da kutlandı. Ve 1924’te “İşçi Bayramı” olarak kutlanan 1 Mayıs, 1925 yılında çıkarılan “Takrir-i Sükun Kanunu”yla yasaklandı. 1935’te ise “Bahar ve Çiçek Bayramı” adıyla tatil günlerine dahil edilen 1 Mayıs, kitlesel olarak ancak 51 yıl sonra 1976 yılında DİSK öncülüğünde Taksim’de kutlanabildi.

76 KORKUTTU

1976 yılında 200 bin emekçinin katılımıyla 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasının ardından, işçi sınıfının güçlenmesini, büyümesini ve mücadele direncini kırmak için egemenler tarafından yeni oyunlar sahneye konmaya başlandı.

1977’de Taksim’de düzenlenen 1 Mayıs kutlamaları sırasında, miting alanı çevresindeki binalarda, Intercontinental Oteli’nde, Sular İdaresi’nde pusuya yatmış kişiler, yüz binlerce insanın üzerine otomatik silahlarla kurşun yağdırdılar. Yaylım ateşiyle birlikte panzerler hücuma geçti. Ses bombaları ve otomatik silahların ateşi, miting alanını bir anda savaş alanına çevirdi. Büyük bir panik başladı. Binlerce insan yerlere serildi; koşmaya, kaçmaya çalışan çok sayıda insan köşelerde sıkışarak, panzer altında ezilerek, kurşunlanarak can verdi.

Kazancı Yokuşu yönüne sürüklenen binlerce kişi üzerine beyaz bir Renault arabadan otomatik silahlarla ateş açıldı.

PANİK EZDİ

Yüzlerce insanın yaralandığı ve 30 civarında kişinin silah yarası taşıdığı bu katliamda savcılık kayıtlarına göre biri kimliği belirsiz olmak üzere 35 kişi yaşamını kaybetti. Bunlardan 5 kişi kurşunlanarak öldürüldü.

Alanın içinde ve dışında görevlendirilen panzerlerin siren çalmaya başlamaları, halkın arasında alanın o tarafına bu tarafına ilerlemeleri, ses bombaları atmaları ve bir yerlere sığınan halkın üzerine su sıkmaları, ateş açmaları; normal muhakeme ve soğukkanlılığını büyük ölçüde yitirmiş, can korkusu içindeki 300-400 binlik kitlenin panik içine düşmesini süratlendiren diğer bir etken olmuştur.

UĞUR MUMCU'NUN 'GÖZLEM'İ

1977 1 Mayısı’na yaklaşırken ortam zaten egemen basın yayın-araçları ve psikolojik savaş yöntemleriyle terörize edilmiş, emekçi sınıfların kitlesel 1 Mayıs kutlamaları üzerine koro halinde gidilmişti. Uğur Mumcu, 29 Nisan 1977 tarihli Cumhuriyet’te “Korku...” başlıklı köşe yazısında şöyle yazmıştı:

“... İki yıldır ne ekildiyse o biçiliyor... Amaçları hep bu: Korku ve terör yaratacaklar... Herkesi ürkütüp korkutacaklar... (...) Bunların arkalarında, her ulusçu ve her ilerici eyleme karşı çıkan CIA var, CIA bürokratları var, Kontrgerilla var...”

Mumcu, 1 Mayıs katliamı’nın hemen ardından 6 Mayıs 1977’de de şunları yazdı: “1955 yılının 6/7 Eylül olaylarına yol açan olay Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bomba atılmasıydı. Yassıada duruşmalarında, bu bombanın bir güvenlik görevlisi olan Oktay Ergin tarafından konduğu anlaşılmıştı. Yassıada duruşmalarına kadar 6/7 Eylül olaylarının ‘solcular’ tarafından yapıldığı ileri sürüldü...

Atatürk’ün Selanik’teki doğduğu eve bomba koyan güvenlik görevlisi Oktay Ergin, şimdi nerdedir dersiniz? Emniyet Genel Müdürlüğü Güvenlik Dairesi Başkanlığı’nda... Oktay Ergin, 1 Mayıs toplantısı ile ilgili önlemlerin alınmasında ve uygulanmasında en önemli görevlerden birini üstlenmişti.”

‘KONTRGERİLLA’

1987 yılında, MİT’ten sorumlu eski Başbakan Yardımcılarından Sadi Koçaş, 1 Mayıs katliamının Kontrgerilla tarafından düzenlendiğini itiraf etti: “Bunu tertipleyenler vardı. İç ve dış mihraklı, isteyenler vardı. (...) Kontrgerilla, gerillaya karşı biz Kontrgerilla’yız diyen birtakım insanlardan oluşan bir örgüt. Bunların, gerilla, komando oldukları kendilerinden menkul, ama bunlar bir makamdan yetki alıyorlar.”

KONTRGERİLLA PARMAĞI!

1 Mayıs ’77 katliamı ve sonrasında işlenen siyasi cinayetlerde “Kontrgerilla” adı ve karanlık eylemleri daima yoğun bir tartışma konusu olmuş ve ülkemizdeki gelişmelerde karanlık bir yer işgal etmiştir. 6 Mayıs günü CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e çıkıyordu. Korutürk, Ecevit’i Demirel’den önce kabul etmişti. Ecevit Çankaya’dan ayrılırken gazetecilere, “bazı kuşkuları” olduğunu belirtiyor, bunu ancak Cumhurbaşkanı’na açabildiğini söylüyor, ertesi gün CHP’nin İzmir mitinginde bu kuşkularını şöyle dile getiriyordu: “Ben, devlet içinde yer almakla beraber, hiç değilse devlet gücünden kaynaklanmakla beraber, demokratik hukuk devletinin denetim alanı dışında kalan bazı örgütlerin, bu olaylarda başlıca etken olduğunu ve hükümetin iki kanadının da, gereken önlemleri alacak yerde, bu örgütlerden yararlanmak istediği kanısındayım.”

1 MAYIS'TAN SUSURLUK'A!

Kazancı Yokuşu’nun başında 78’liler Girişimi adına “1 Mayıs 1977 Katliamının Dosyasını Açıyoruz” diyen Celalettin Can, dönemin karanlık ilişkilerine de dikkat çekiyordu.

“Katliamda rol alanların, dönemin ünlü MİT’çileri H.A, M.E, N.G. olduğu iddia edildi. Bu ekip 1971 darbesi ve Kızıldere operasyonlarından başlayarak tüm 70’li yıllar boyunca demokratik hareketin bastırılması için işbaşındaydı. H.A. sonradan MİT müsteşarı olacaktı. M.E. 1993-96 arasındaki kayıplar ve yok etmek politikalarında, 96’da ortaya çıkan Susurluk çetesinde kilit unsurdu. N.G. Susurluk sürecinde ‘gizli başbakan’ Özer Çiller’in danışmanı olacaktı. Sular İdaresi’nin üzerinde topluluğa ateş açan 20 kişilik grubu tutuklanmaktan ünlü polis şefi M.A’nın kurtardığı iddia edildi. İddiaya göre M.A, grubu enterne eden Sular İdaresi bölgesinden sorumlu jandarma üsteğmeni A.E’den teslim alıp serbest bırakmıştı. 70’li yıllarda onlarca yargısız infaz ve işkence davasının sanığı olan M.A’nın 12 Eylül’den sonra yıldızı daha bir parlayacaktı. Emekli olmadan önce Antalya Emniyet Müdürü’ydü. Kendi döneminde Mehmet Eymür, Korkut Eken, ‘Yeşil’ lakabıyla bilinen Mahmut Yıldırım gibi ‘derin’ ilişkilerin Antalya’da iş tutması tesadüf değildi. Kontrgerilla cenneti Kıbrıs’ın Antalya’nın altında olmasını bunun yanına koymak gerekiyor.”

(Celal Başlangıç, Radikal, 1 Mayıs 2006)

ÇELİŞKİLİ KATLİAM BİLANÇOSU

3 Mayıs 1977 tarihli Cumhuriyet gazetesi “Ölü sayısı 34’e çıktı, ancak bu sayının artmasından korkuluyor” manşetini taşıyordu. Sonraki günlerde, ölen 34 kişiden 28’inin kimliklerinin saptanabildiği, bunlardan 6’sının tabanca kurşunu ile, 3’ünün başlarına sert bir cisim vurulmasıyla ve diğerlerinin de ezilerek öldüğü bildiriliyordu. Basında ve çeşitli yayın organlarında rakamlar farklı farklı veriliyordu ve kayda geçen isimlerin bazıları harf hataları ve yanlışlıklarla doluydu. Ama İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nın Hz: 1977/14652, Büro No: 1977/458 ve İddia No: 1977/158 dosya numaralarıyla İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı’na sunduğu iddianamede, biri kimliği belirsiz olmak üzere toplam 34 kişinin öldüğü, nüfus kayıtlarıyla birlikte şu isimler yer alıyordu:

“Hasan Yıldırım, Niyazi Darı, Kadir Balcı, Nazmi Arı, Hikmet Özkürkçü, Garabet Akyan, Sibel Açıkalın, Ömer Narman, Ali Sidal, Mehmet Ali Genç, Hüseyin Kırkın, Aleksnadros Konteas, Kadriye Duman, Kahraman Alsancak, Hatice Altun, Mehmet Ali (Mustafa) Elmas, Kenan Çatak, Ercüment Gürkut, Leyla Altıparmak, Mahmut Atilla Özbelen, Rasim Elmas, Bayram Çıtak, Jale Yeşilnil, Nazan Ünaldı, Hamdi Toka, Hacer İpek Saman, Ramazan Sarı, Diran Nigiz, Bayram Eyi, Ziya Baki, Ahmet Gözükara, Meral Cebren (Özkol), Mürtezim Ortulu ve hüviyeti meçhul 35 yaşlarında bir erkek cesedi.”

Evet, savcılık iddianamesinde geçen 34 kişi bunlardı. DİSK, katliamdan bir yıl sonra 1978 1 Mayıs hazırlıklarında, ’77’de ölen 14 kişinin fotoğraflarının yer aldığı “Anıları Yaşayacak” başlıklı bir afiş hazırlamış ve gerek DİSK’in gerekse üye sendikaların dergilerinde de bu afiş yayımlanmıştı. Afişte yer alan isimler sayıldığında 36 kişinin öldüğü anlaşılıyordu. Bu isimler şunlardı:

“Hasan Yıldırım, Niyazi Darı, Kadir Balcı, Nazmi Arı, Hikmet Özkürkçü, Garabet Akyan, Sibel Açıkalın, Ömer Narman, Mehmet Ali Genç, Hüseyin Kırkın, Aleksnadros Konteas, Kadriye Duman, Kahraman Alsancak, Mehmet Ali (Mustafa) Elmas, Kenan Çatak, Ercüment Gürkut, Leyla Altıparmak, Mahmut Atilla Özbelen, Rasim Elmas, Bayram Çıtak, Jale Yeşilnil, Nazan Ünaldı, Hamdi Toka, Hacer İpek Saman, Diran Nigiz, Bayram Eyi, Ziya Baki, Ahmet Gözükara, Meral Cebren (Özkol), Ali Yeşilgül, Mustafa Ertan, Yücel Elbistanlı, Tevfik Beysoy, Bayram Sürücü, Özcan Gürkan, Hülya Emecan.”

41 KİŞİ Mİ ÖLDÜRÜLDÜ?

Görüldüğü gibi, son 7 kişi olan Ali Yeşilgül, Mustafa Ertan, Yücel Elbistanlı, Tevfik Beysoy, Bayram Sürücü, Özcan Gürkan ve Hülya Emecan isimlerine savcılık iddianamesinde rastlanmıyor. Aynı şekilde, iddanamede biri kimliği belirsiz 5 kişinin adına da (Ali Sidal, Hatice Altun, Ramazan Sarı, Mürtezim Ortulu ve kimliği meçhul kişi) DİSK’in listesinde rastlanmıyor.

Bu tablo ortaya şöyle bir durum çıkarıyor: Her iki liste birbiriyle karşılaştırıldığında, DİSK’in listesinden 7 kişi iddianamede, iddianamedeki 5 kişi de DİSK’in listesinde yok. Bunlar karşılıklı toplandığında her iki listede ölü sayısı 41 kişiye yükseliyor.

1 Mayıs ’77’den 15 gün sonra yayınlanan Devrimci Yol dergisinin 2. sayısında “Bir Mayıs Şehitlerinin Kanları Yerde Kalmayacak” başlıklı yazıda 27 kişilik bir isim listesi yer alıyor. 26 kişinin yukarıdaki her iki listede de adı geçen Devrimci Yol listesinde bir isim daha veriliyor ki, bu isim diğer iki listede de bulunmuyor: Mehmet Ali Kol. Yani eldeki listelerin tamamını doğru kabul edecek olursak, 1 Mayıs 1977 katliamında 42 kişinin öldürüldüğü sonucu çıkıyor karşımıza.

Sevindirici bir gelişme ise 2010 yılında yaşandı. Hülya Emecan’ın ölmediği, tutuklu kaldığı süreden kaynaklı olarak isminin “kayıplar” listesine alındığı gazetelerde yer aldı.

SAYI ÇOK DAHA FAZLA

Türkiye’nin 1977’nin siyasi koşullarında illegal faaliyet gösteren ve bu nedenle de ’77’de Taksim’de yaralandıktan sonra doktora gidemeyerek yaşamını kaybeden veya ismi bir şekilde soruşturmalara yansımayanların olduğu da düşünülürse, bu rakam oldukça kabarık çıkacaktır.

Aradan geçen yıllar boyunca Taksim katliamıyla ilgili bir dava açıldı katliamın hemen sonrasında. Ama ilginçtir ki, saldırıya uğrayanlardı bunlar. 98 kişi hakkında açılan ve sonunda herkesin beraat ettiği dava 14 yıl boyunca sürdü.

BUGÜNE KADAR YANITLANMAYAN SORULAR

1 Mayıs 1977 katliamına ilişkin bu güne kadar tutarlı bir şekilde yanıtı verilmeyen sorular şunlar:

1 Mayıs’tan önceki günlerde “1 Mayıs’ta kanlı olaylar çıkacağının” çeşitli şekilde sağ basında sürekli ele alınması büyük bir rastlantı mıdır?

İlk silah sesleri duyulduktan kısa bir süre sonra Adalet Partisi binasından kitleleri üzerine ses çıkartan patlayıcı maddeleri atanlar kimlerdir?

Taksim Alanı polis tarafından kordona alınmıştı. Buna rağmen Renault marka bir araç içinde 4 kişi ellerinde silahlarla alana girmiş ve kitle üzerine ateş açmıştı. Bu kişiler kimdi?

Intercontinental Oteli 3 gün rezervasyon kabul etmemiş olduğu halde, 1 Mayıs sabahı Yeşilköy’den otele gelip yerleşen ve olaydan sonra salı akşamı İstanbul’u terk eden yabancı bir kafile var mıydı?

Yine otelin yanındaki “İnşaat Ozalit” yazılı binadan, Pamuk Eczanesi üstündeki katlardan ve emniyetçe boşaltılıp aranmış olmasına rağmen çiçekçinin bulunduğu binadan kimler kitlenin üzerine 2 bini aşkın mermi boşaltmıştır?

KİM BU SİLAHLILAR?

Pamuk Eczanesi’nin üst katında, sahibi tarafından pazar günü açılmayan bir otomobil acentesinin kapısını anahtarla açıp giren, bir süre çekirdek yiyip, sigara içerek bekleyen, oradan dışarı ateş ettikten sonra silahları dosyalar arasına saklayıp çıkanlar kimlerdi?

Taksim Sular İdaresi duvarı üzerinden, elleri başının üzerinde indirilenler kimlerdi? Ve neden salıverilmişlerdi?

Panzerlere ısrarla kim emir vermişti? Ve panzerleriyle su sıkıp, siren çalarak, bomba atarak ve ateş ederek biri kimliği belirsiz 35 kişiden 29’unun ezilerek ölmesine sebebiyet veren emniyet müdürleri, İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararına rağmen neden bulunamadılar?

Yaylım ateşlerinden sonra panzer, Sular İdaresi ile DİSK/Oleyis binası arasında ve Tarlabaşı girişinde otomatik silahlarla ateş açanların önüne geldiği halde neden geriye dönmüştür?

KAYBOLAN KAYITLAR

Sular İdaresi üzerinde ellerinde uzun menzilli silahlar bulunan sivil giyimli kişilerin kimler olduğu neden açıklanmamıştır?

Ateş açılan noktalar herkesçe görülmesine rağmen, polis, neden bu binaları kuşatıp katilleri etkisiz hale getirme teşebbüsünde bile bulunmadı?

Adli Tıp’a büyütülmek üzere gönderilen fotoğraflar nasıl ve neden kayboldu?

Günün polis telsizlerinin bant kayıtları nasıl kaybolmuştu ve neden yıllar sonra “yandaş” basında yer aldı?

Bu kanıtlara rağmen, mağdurlardan oluşan 98 kişi dışında neden kimse yargılanmadı? Dönemin emniyet müdürleri, İçişleri Bakanı ve Başbakan’ı bu katliamın üstünün örtmek için neden ellerinden geleni yapmışlardır?

GÜNÜMÜZDE 1 MAYIS!

Onlarca yıldır işçi sınıfının, emekçilerin ve emek dostlarının bedellerini ödedikleri mücadeleler sonucunda 2009’da hükümet “Emek ve Dayanışma Günü” adıyla resmi tatil kararı alarak yasayı Meclis’ten geçirmek durumunda kaldı.

“Taksim’de kutlama asla olmaz” diyen bugünkü Cumhurbaşkanı ve dönemin Başbakanı R. Tayyip Erdoğan, Meclis kürsüsünden bu durumu “1 Mayıs’ı sizin için biz tatil ilan ettik. Sol havasını atıyor. Tatil ilan eden biziz” diye açıkladı.

EMEKÇİ HARİÇ HERKESE AÇIK

Polis gününden çocuk bayramına, futbol taraftarlarından ralli açılışlarına kadar neredeyse bütün gösterilere açık olan Taksim Alanı’nın, neden işçilere kapalı olduğu sorusu medya tarafından da dillendirilmeye başlandı. Ayrıca Avrupa Parlamentosu’nun, ILO’nun ve uluslararası sendikal konfederasyonların girişimlerde bulunarak AKP hükümetini uyarmaları ve çeşitli demokratik açılım politikaları yürüttüğünü iddia eden hükümet açısından Taksim Alanı’nın 1 Mayıs kutlamalarına kapalı tutulması 2010 yılında iyice “izahı zor” bir duruma geldi.

DİSK 1 Mayıs 2010’un Taksim’de kutlanması konusundaki kararlılığını 2009 yılında deklare etmişti. Bedeli ne olursa olsun, DİSK’in bu konuda geri adım atmayacağını hükümet de gördü. Ve DİSK, diğer işçi ve kamu emekçileri konfederasyonlarıyla da görüşerek 1 Mayıs 2010’un Taksim Meydanı’nda kutlanması konusunda ortak karar aldı.

Ve 2010 1 Mayıs’ı, siyasi iktidarların yıllarca “provokasyon korkusu” tellallığı yapmalarının anlamsızlığını ortaya koyarcasına yüz binlerce insanın katılımıyla Taksim Meydanı’nda tam bir şölen havasıyla ve coşkuyla kutlandı.

1 Mayıs’ın 2010, 2011 ve 2012’de Taksim Meydanı’nda kutlanması; işçi ve emekçi kitlelerin, demokrasi güçlerinin, devrimcilerin, sosyalistlerin, demokratların, solcuların, yüreğini emeğin, alın terinin yanına katanların yıllarca bedellerini ödeyerek verdikleri mücadelelerin sonucunda tırnaklarıyla kazıyarak kazandıkları bir zafer oldu.

YENİDEN YASAK

2013’e gelindiğinde, AKP hükümeti, ekonomik, sosyal, siyasal politikalarının, baskı, zor ve yasaklarla toplumu kuşatmaya başlamasının neticesinde, kitlesel bir başkaldırı olarak gördüğü 1 Mayıs kutlamalarını yeniden yasaklama yoluna gitti. 2014 ve 2015’te de İstanbul sokakları 16 milyon insana yasaklanarak evden dışarı adımını atana gaz bombaları, TOMA’lar ve gittikçe ordulaşan polis gücüyle saldırıya geçildi. Başta DİSK, KESK, TMMOB ve TTB olmak üzere 1 Mayıs çağrıcılarına davalar açıldı. Fakat açılan tüm davalar tek celsede beraatla sonuçlandı.

* DİSK Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Dairesi Müdürü

Cumhuriyet İMECESİ

En Çok...

okunanlar

yorumlananlar

beğenilenler