A+ A-

Yalnızlığım çocukluktan kalma

Sıla şöhretin ve görünür olmanın marazlarından sıyrılmanın yolunu bulmuş. Artık hayattan ne istediğini daha doğrusu ne istemediğini iyi biliyor. Yaşanmışlıkların ve acı tatlı her tecrübenin değerini bilmek gerektiğini söylüyor. Beklentilerin acıyı uzattığını düşünüyor. “Bazen çuvallıyoruz bazen de her şey güzel oluyor” diyor: “Ben ise aşka her zaman varım!”
Yayınlanma tarihi: 23 Mart 2014 Pazar, 12:41

[Haber görseli]Sıla’nın dinleyici kitlesi de her tavırdan ve herkesimden. Herkes kendisinden bir şeyler buluyor onda. Yakın zamanda Andrea Bocelli ile Edith Piaf’ın “La vien Rose” düeti yapması da bunun kanıtı. Yoğun bir temposu var ama durmayı bilmek gerektiğinin de farkında. İşte yeni albüm ve hayata dair anlattıkları...

“Vaveyla” ile “Yeni Ay”ın farkı, ilk dinleyişteanlaşılıyor. Bu bir başlangıç albümü, belki detemize çekme. Nedir derdi?

“Vaveyla” karanlık ve depresifti. Çünkü hayatım öyle denk gelmişti. Yaşanmışlıklarım, kapıldıklarım karanlıktı. Hem zaten seviyorum da karanlığımı. “Yeni Ay” ise ışık görmeye ihtiyacım olan bir dönemde çıktı. Üstümdeki gölgeyi aralayıp, perdeyi kaldırmalıydım. Bu umut benimdi ve paylaşmak istedim. Zaten “Yeni Ay” da inanışlara göre başlangıç ve umudu simgeliyor. Sözün özü kendimi şimdi iyi hissediyorum.

Sürdürülebilir bir karanlığınız var aslında, yoğun ve ağır.

Zapt etmeye çalıştığım bir melankolim var. Ruhum değişken, hızlı düşüp o hızla kalkıyorum ama karanlığımdan vazgeçemem. Orayı seviyorum, biraz da bir sığınak gibi, çok da kalamıyorum... Mutlulukla köşe kapmaca oynuyorum.

Müzik yapmasaydınız ne olurdu?

Yazmak istiyorum! Tabii yazdıklarımı sonra kolay okuyamam, söylediklerimi de kolay dinleyemediğim gibi... Böyleyizdir ya çoğumuz. İşte bu tabularımı kırıyorum artık. En çok yazarken, mutfaktayken mutluyum ve bütün haldeyim. Alkışsız, sakin tarafını seviyorum bu işin. Elbette sahne farklı. Yalnızca yazarak varolmak için henüzerken, buna cesaretim yok. O kapıyı açmak için biraz daha zamana ihtiyacım var.

Peki “güzel kadın” olma hikâyesinden sıkılmadınız mı?

Pervazsızım o konuda, takmıyorum hiç!

Bunu anlayanların da az olduğunu düşünüyorum. Sonuçta sistemin içinde,magazindesiniz.

Kapattım kendimi, içe dönük yaşıyorum. Magazini okumuyorum, televizyon seyretmiyorum. Kendiyle yarışan insanların başkalarının sözlerine ve yorumlarına ihtiyacı yoktur. Yırtmanın, sıyrılmanın yolu bu benim için. Tabii görünmez olmak istediğim çok oluyor. İnsanlarla yalnızca konserde buluşmak istiyorum. Zaten görünür ve bilinir olmak ne bana ne başkasına bir şey katıyor.

Bir keresinde “30’larımı iple çekiyorum” demiştiniz. O eşiği kırdınız. Umduğunuzu buldunuz mu?

Artık hayattan ne istediğimi daha doğrusu ne istemediğimi iyi biliyorum. 30’dan sonra biraz durulmak var ama sakinleşmek değil bu. Aslında daha coşkulu ve tutkulu yaşıyorsunuz bu yaştan sonra. Yaş almak kuvvetlenmek demek, direnci artıyor insanın. En önemlisi parayla alamıyoruz tecrübeyi
ya, farkına varıyorsun iştebunun. “Kaç yaşındasın?” sorusu yanlış “Ne kadar yaşadın?” sorusu doğru. Yaşanmışlıkların kıymetini bilmeli.

Hayatınızın kırılmaları neler ya da ilk aklınıza gelenler?

En büyük kırılma noktası 11 yaşından ailemden ayrılıp anneannem ile yaşamaya başlamam. Sürdürülebilir yalnızlığım o günlerden kalma. Yaşıtlarıma göre hızlı koştum, asla pişman değilim. Beni ben yapan bunlar. Bir de Efe Bahadır ile karşılaşmamız ve beraber yol almamız. Güvenebileceğiniz,
sırtınızı karşılıklı olarak yaslayabileceğiniz birinin sizinle aynı yolda yürümesi önemli. Son olarak da ilk albüm ve sonra başımagelenler...

Her başlangıç bir aşktır

Korkuyla aranız nasıl?

Üstüne gitmeyi seviyorum korkularımın, gidemediğim zamanda kendi üstüme gitmekten vazgeçiyorum. Belki buradan kazanıyorum belki de kaybediyorum.

Aşk hayatınız sizi ne kadar savuruyor?

“Olmazsa olmaz” kadar klişe, aşkı kadın erkek ilişkisi olarak sığlaştırmamak gerekli. Aşk her yerde ve her şekilde olmalı. Her başlangıç bir aşktır. Tabii büyük beklentiler acıyı uzatıyor. Bazen çuvallıyoruz bazen de iyi gidiyor. Ben her zaman aşka varım! Kaçmıyorum, üzülmüyorum da eskisi kadar. Çünkü oluyor, benim başıma geliyor.

Dinleyici kitleniz de enteresan. Popülerlik genelde sınırlar ve oradan çıkamaz müzisyen. Ama sizin dinleyici kitleniz çok geniş, her kafadan insan var. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Bu iş benim yolumdu, hayata tutunduğum yerdi. Yaptığım müzik beğenildi ve sonra popüler oldu. Başlangıçta nereye varacağını bilmiyorduk, gittiği yeri de seçemedik. Şu an konuşmuyor ya da başka şeyler de konuşuyor olabilirdik. İşte o yüzden uçlarda dinleyicilerim var. Benim de bu anlamda şaşırdığım zamanlar oluyor. “Vaveyla”dan sonra daha anlaşılır oldum, çünkü alternatif yönüm epey öne çıktı.

Sürekli bir albüm, rutinin içerisine girmek yorucu oluyor mu?

Müzik yapıyoruz sonuçta ticaret değil bu. Elbette bu işten çok ekmek yiyor ama istediğimizi yapmak için soluk almamız gereken zamanlar var. Mesela “Joker”de bu anlamda beni rahatlatıyordu ona devam etmek istiyorum. Her şeyi çok çabuk tüketiyoruz, emiyoruz. Kapitalizm kültür sanat ürünlerini de yedi bitirdi. “Yeni albüm ne zaman?” sorularına kulağımı kapattım, çünkü albüm süreci büyük bir savaş. Ben hep 16 ayda bir albüm yaptım, iki eksik iki fazla. Albüm raflandığı gün yenisine başlama hissi geliyor, işte bu çok tehlikeli. Çünkü durmayı da bilmek gerekli. Hepimiz deliliğin kıyısında geziniyoruz zaten.

Andrea Bocelli ile Edith Piaf’ın “La Vien Rose” düeti yaptınız,102 kişilik dev bir orkestra ve 60 kişilik bir koro ile... Bundan daha ötesi ne olur ki?

Andrea Bocelli’yi canlı dinlemek için sürekli takip ederdim, yine bununla meşgulken bir telefon geldi. Bocelli gittiği her ülkede, oranın bir sanatçısı ile düet yapmayı gelenek haline getirmiş. Ve işte kader! Beni önermişler. Dinleyince çok beğenmiş. Zaten bunu duyduğumda ateş bastı beni. Ben de yıllarca Fransızca okudum bari bir işe yarasın Fransızca söyleyeyim dedim! “La Vien Rose” söylemek istedim. Kayıtlar yaptık, yolladık iş bir anda büyüdü. Benim için acayip bir tecrübeydi, rüyam gerçekleşti. Sahnede onu dinlemenin peşindeyken birlikte sahne aldık...

“Gezi” umut vericiydi

Gezi’deydiniz. Daha yaşanabilir bir dünyayı gördük orada.

Çok az kişiye kısmet olacak bir tecrübeydi, sınırlar kalkmıştı. Özgürlüğün ne olduğunu gördük. Gezi’nin içinde bulduk kendimizi, hakkın ve özgürlüğün peşinden 7’den 77’ye herkesin koştuğu ve mücadele ettiğini görmek umut vericiydi. Çünkü çok umutsuzduk öncesinde, korku da var bir yanda. Gezi herkese yaradı, daha da iyi olabilirdi ama bu da umut ekti içimize. Gençleri, çocukları kaybettik. Berkin Elvan’ı kaybettik! “Büyümez ölü çocuklar” cümlesi dönüyor sürekli aklımda. İyi şeyler olsun artık! Uyanış başladı, gerisi gelmeli...

Öfke de olmalı, çünkü diri tutan bu insanı. Elbette şiddetten bahsetmiyorum. Öfke de aşk, umut ve özlem gibi.

Elbette hepsi çok kıymetli, hepsini sonuna kadar yaşamayı bilmeliyiz. Zaten bu topraklar şöyle tuhaf bir algı var ya “çok güldük çok ağlayacağız”, çok mutlusundur “kesin kötü bir şey olacak” diye düşünürsün, “nazar değer” dersin. Bu korkunç bir algı. Ağlamak da gülmek de kardeş. Aşkta kaybeden kumarda kazanır var mesela. Zaferler ve yenilgilerle yaşanmaz ki bu hayat.

Comment disclaimer