İzmir’den, Ege Denizi kıyısını izleyerek kuzeye doğru yol aldığınızda, sanayinin ağır yüküyle kirlenmiş Aliağa’yı geçer geçmez, birdenbire geniş bir körfez açılır karşınıza.
Bu, insanın içini ferahlatan, ufku büyüten bir deniz kapısıdır.
Masmavi sularıyla henüz bütünüyle Aliağa’nın kara dumanlarına teslim olmamıştır bu yöre.
Kuzeyden deli deli esen poyraz burada akıllıdır; güneye iter zehirli kokuları!
Batıda koca volkanik gövdesiyle Karadağ (Kane Dağı) yükselir; ardında Midilli Adası gizlenir.
Körfeze dökülen ve geniş bir delta oluşturan Bakırçay Irmağı’nın ağzında, denize dil gibi uzanan bir yarımadanın üzerinde şirin bir deniz kasabası durur.

(Çandarlı yarımadası, bugün)
Burası, serin ve derin körfeziyle tanınan, gürültülü rüzgârların yurdu Çandarlı’dır.
Körfez de adını ondan alır.
Poyraz cirit atar buralarda!
***
Batı Anadolu’da, özellikle kuzeyde, dağlar Ege Denizi’ne dik iner; lacivert sulara bırakır sanki gövdelerini.
Bu dağlar arasında oluşan jeolojik çöküntü alanlarında oluşmuş ovalarda akar coşkun ırmaklar.
Denize kavuştukları yerlerde irili ufaklı balıkların dolaştığı geniş körfezler doğmuştur.
İzmir Körfezi’nin kuzeyinde, biri ötekini izlercesine Çandarlı ve Edremit Körfezleri yayılır.

(Elaia/Daini kentinin kalıntıları. Uzaklarda Karadağ/Kane)
Sanki Anadolu’nun içlerine giren mavi kanallardır bunlar.
Aliağa çevresinde yoğunlaşan sanayi tesisleri bugün işte bu Çandarlı Körfezi kıyılarına yaslanır.
Antik Çağ’da, bugün Çandarlı Körfezi dediğimiz bu deniz parçasının kıyılarında, insanlık kültürüne yön vermiş küçük ama etkili kentler yükselirdi.
Antik kaynaklarda Elaitikos Kolpos, yani “Elaia Körfezi” olarak anılan bu körfeze adını veren Elaia, Helenistik Çağ’ın görkemli metropolü Pergamon’un denize açılan kapısıydı.
Verimli Bergama Ovası’nı ardında bırakan bol akıntılı Bakırçay Irmağı’nın (Kaikos) denize döküldüğü, denizi doldurduğu bu yöreye bugün Kazıkbağlar–Zeytindağ deniyor.
Yakın zamanlarda Elaia kıyısına büyük bir liman yapılması düşünülmüş, fakat son yıllarda bu tasarıdan sessizce vazgeçilmiştir.

(Larissa-Menemen’de bulunmuş, İ.Ö.7-4.yüzyıla ait bir mermer kabartma)
Aliağa–Zeytindağ/Elaia arasında, Yeni Şakran beldesi civarında, kıyıda temeşalık bir yarımada üzerinde Gryneion yükselirdi; burada ışığın tanrısı Apollon için ak mermerli bir tapınak vardı.
Aliağa’nın kuzeyinde, Öteki ve Beriki Tepeleri’yle bilinen, seramik kaplarıyla tanınan Myrina, Çandarlı Körfezi’nin önemli liman kentlerinden biriydi.
Myrina’nın ve bugünkü Aliağa’nın hemen güneyinde yer alan Kyme ise antik çağda yörenin en büyük kenti olarak Nemrut Limanı/Koyu’nun kıyısındaydı; bugün sanayi, enerji ve gemi söküm tesisleri arasında yok olma tehlikesiyle yüz yüzedir.
Ege dünyasının tanrılarını dizelere döken Hesiodos da bu toprakların çocuğu, yoksul bir çiftçinin oğluydu, Kymeli’ydi.
Bir diğer küçük yerleşim, Akhaion Limanı, Myrina–Gryneion–Kyme hattında anılan küçük ama işlevsel bir iskeleydi.
Kıyıya çok yakın olmasına rağmen biraz içeride kalan, keçileriyle ünlü Aigai, körfezin kara tarafında önemli bir kentti; aynı zamanda Pergamon’u Magnesia’ya (Manisa’ya), Gediz (Hermos) Ovası’na bağlayan yolun üzerindeydi.
Körfezin en kuzeyinde ise bugün Çandarlı dediğimiz yerde, antik çağın alımlı kenti; iki denizli denilen, yarımadasının iki yanında iki koyu olan, iki limanlı Pitane duruyordu.

(Aigai Pazar yerinin duvarları ve yolu)
***
Bu topraklarda Bakır Çağı’nda (İ.Ö. 5.000–3.000) ve Tunç Çağı’nda (İ.Ö. 3.000–1.200) da insanların yaşadığı, toprağa ve taşa bıraktıkları izlerden anlaşılıyor.
Hatta Dikili’den Çandarlı Körfezi’ne uzanan sert yamaçlarda yer alan “Ballı Kaya”daki bir mağarada, yakın dönemde elde edilen bulgular, İ.Ö. 12.000 yılına uzanan Paleolitik (Yontma Taş) Çağ izlerini ortaya koyuyor.
Helenler/Yunanlılar bu topraklara; Anadolu’ya yaklaşık altı yüz yıl hükmeden Hitit İmparatorluğu’nun İ.Ö. 12. yüzyıl başlarında çöküşünden sonra geldiler.
İ.Ö. 2. binyıla ait Hititlerin çivi yazılı belgeleri ve antik yazarların aktardıkları, Helenlerden önce bu topraklarda büyük olasılıkla, Anadolu’nun en eski halklarından Luviler’in yaşadığını gösterir.
Bunun en güçlü kanıtı, Gediz ve Bakırçay arasında hüküm süren Seha Irmağı Ülkesi soylularının adlarının —Muwawalwi, Manapa-Tarhunda, Massana-Uzzi— Luvi dilinde olmasıdır.

(İ.Ö.12.yüzyılda batıdan Anadolu’ya olan Helen göçleri)
Bizans tarihçilerinin aktardığı üzere, Helenler gelmeden önce Elaia’nın “Daini” adıyla bilinmesi ve bunun Luvice “zeytin yağı”yla ilişkilendirilmesi; Pergamon adının “Parhaman” kökenine bağlanması bu yaklaşımı destekler. (https://www.academia.edu/ABSTRACTS_AND_PRECEEDINGS_OF_XI_INTERNATIONAL_CONGRESS_OF_HITTITOLOGY_%C3%87ORUM_2021_Luwians_Pergamon_and_Perge_New_Assesments_on_the_History_of_Western_Anatolia_Luviler_Pergamon_ve_Perge)
Hitit Devleti’nin yıkılmasıyla birlikte Yunanistan yarımadasından Batı Anadolu’ya yoğun göçler başladı.
Helen boylarından Dorlar güneyde Muğla ili dolayından, İonlar Küçük ve Büyük Menderes Irmağı havzalarında, Aioller ise bu yörede yurt tuttu.
Bu çevrenin yeni sakinleri Aioller, Yunanistan yarımadasının orta kısmından; Teselya ve Boiotia’dan gelmişti; zamanla bu bölge Aiolis/Aiolia adını aldı.
Midilli dahil Pitane, Elaia, Gryneion, Myrina, Kyme ve Aigai Aiol dünyasının kentleriydi.
Gediz Ovası çevresindeki Larissa, Neontikhos ve Temnos da bu kültürel çemberin parçasıydı.
Yeni gelen Aioller yerleşik, muhtemelen Luvice konuşan topluluklarla kaynaşarak, Helen kimliğiyle yerel kültürün iç içe geçtiği yeni bir dünya yarattılar.
***

(İ.Ö.1.binyılda Çandarlı Körfezi ve çevresindeki kentler)
Bugünkü Çandarlı’nın adı Antik Çağ’da Pitane idi.
Pitane, birçok Anadolu kenti gibi Yunanca kökenli bir isim değildir
Helen anlatılarına göre bu ad, Amazon savaşçıların komutanı Pitana’dan gelir.
Amazon, Helen dilinde “bir memesiz” demekti; söylenceye göre bu kadın savaşçılar daha kolay ok atmak için memelerinden birini keserdi.
Helenlere göre Gryneion’u (Şakran’ı), Myrina’yı (Aliağa-Kalabaksaray ve Limni Adası’ndaki), Midilli, Efes, Kyme, Priene kentlerini kuranlar hep iri kaslı Amazon savaşçılarıydı. (Halikarnas Balıkçısı (1988): Altıncı Kıta Akdeniz)
Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük ozanlarını İzmirli Homeros’un ilk kez söz ettiği Amazonların mitolojik bir anlatı olduğu, arkeolojik bir izlerinin yokluğuyla anlaşılır.
Homeros İliada adlı eşsiz eserinde “erkeklere denk / erkeklerle boy ölçüşen Amazonlar”, der.
Buna rağmen Amazon kavramının Hitit Çağı’yla ilişkili olabileceği düşüncesi güçlüdür.
II. Mursili’nin kızı Massana-Uzzi’nın Seha Irmağı Ülkesi Kralı Masturi’ye gelin gönderilmesi, bu anlatının tarihsel zeminini oluşturur.
Massana-Uzzi’nin adının Luvice “tanrının arzusu” anlamına gelmesi ve onun Batı Anadolu’da, Luvice kral adlarına sahip Seha Irmağı Ülkesinde gelin gelirken yanında kadın savaşçılarıyla birlikte gelmiş olabileceği Amazon söylencesinin kökenine ışık tutabilir.
Massana sözcüğü Helenlerin dilinde Amazon sözcüğüne dönüşmüş olabilir. (Sefa Taşkın (2016): Luviya-1.s.213-216)
Bu yüzden eski Helenler, Batı Anadolu kıyısındaki pek çok kentin adını Amazon prenseslerine bağlamışlardı.
Nitekim Pitane, Batı Anadolu’nun en eski yerleşimlerinden biridir.

(Bergama-Kozak-Güneşli köyünde Mehmetü’i İns’in türbesi)
Öte yandan Yunanistan anakarasında, Mora Yarımadası’nda çocuklarını katı bir eğitimle yetiştiren, sert yaşam biçimleriyle ünlü insanların kenti Sparta’nın mahallelerinden birinin adı da Pitane’dir.
Sparta’da da Pitane adlı bir yerin bulunması, bu adın geniş bir coğrafyada dolaştığını gösterir.
Ancak bu benzerlik Aiollerin, Sparta’nın çok kuzeyindeki Teselya kökeniyle doğrudan örtüşmez.
Çatışma içinde yaşamayı sevmeleriyle ünlü Spartalılar, savaşa giden erlerine, “ya kalkanınla sağ olarak geri dön ya da kalkanın üzerinde ölü bedeninle” diye öğüt verirlermiş.
Pitane’ye benzer Pithana adına Hititlerin çivi yazılı kil tabletlerdeki kayıtlarında da rastlanır.
Pithana, görkemli Hitit Krallığı’nın kurucusu sayılan Anitta’nın babasıdır.
Hitit tanımlamalarına göre Anitta, Pithana’nın “merdiven büyüğü”dür.
Kral babalara “merdiven büyüğü” deniyor olmalıydı o dönemde.
Anadolu’nun Kuzey Suriye sınırında da Pitḫana adlı bir dağ vardır. (Sefa Taşkın (2023): Mysia ve Işık İnsanları, s. 45–46).
Bu olgu bu adın çok geniş bir alana yayılan bir geçmişi olduğunu düşündürür.
***
Tarihte Pitane kenti, İ.Ö. 288–133 yılları arasında Batı Anadolu’ya egemen olan Pergamon (Bergama) Krallığı’nın da önemli bir limanıydı.
Bergama Krallığı’ndan sonra da Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı çağlarında da bu niteliğini korudu.
Türklerin bölgeye yerleşmesi bir anda olmamıştı; egemenlik zaman zaman el değiştirdi.
1300’lü yılların başında Türk egemenliği kesinleşti.
Kozak Yaylası Güneşli Köyü yakınlarında Bizanslılar tarafından öldürülen Karesi Beyliği komutanlarından “Mehmetü’l-İns” gibi isimler bu dönüşümde rol oynadı.
Karesi Beyliği döneminde de Çandarlı yine denizle anılan bir limandı.
Balıkesir’i kendisine merkez yapan Karesi Bey, Çandarlı Limanı’nda bir donanma oluşturmuştu. (İrem Menekşe – Metin Menekşe: Osmanlı Döneminde Çandarlı’nın İdari Teşkilatı ve Nüfusu (1830–1900), Avrasya Uluslararası Araştırmalar Dergisi, 2023, 11 (35), 845–874)
Yıllar böyle geçti!

(Çandarlı ve Kalesi-Bugün)
***
“Çandarlı” adı Pitane’den sonra ortaya çıktı.
Bu adın, Osmanlı Devleti zamanında, Padişah II. Murad döneminde sadrazam olarak önemli görevler yapan Halil Paşa’dan geldiği söylenir.
Çandarlı kasabasında bugün dahi görkemli yapısıyla ayakta duran, UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesine girmiş olan Çandarlı Kalesi bu anlatının merkezindedir.
Cenevizlilerin (İtalya’da Cenovalıların) İ.S.14.yüzyılın ilk otuz yılında inşa ettiği, Osmanlıların onardığı Kale zamanla kasabanın adıyla özdeşleşmiştir.
Kalenin yapımında, eski çağlardan kalmış yapıların özenle işlenmiş taşları kullanılmış.
Bu eski yapı taşlarının bir bölümü, yeni inşaatlarda değerlendirilmek üzere yöre halkı tarafından taşınmış; bir bölümü ise deniz yoluyla götürülerek başka yerlerde yeniden kullanılmış. (Bilge Umar (2002): Aiolis).
Zamanla bakımsız kalan ve harabeye dönüşen Kale, Osmanlı döneminde yeniden ele alınmış ve onarılmış.
Bu onarımın, Osmanlı Devleti’nin 1439–1453 yılları arasında, önde gelen devlet adamlarından olan, “Çandarlı” namıyla tanınan Halil Paşa tarafından yaptırıldığı bildirilir.
Buna göre Paşa, Pitane kentinde Cenevizlilerden kalma, yıpranmış ve işlevini yitirmiş Kale’yi yeniden ayağa kaldırmış; kenti bayındır hâle getirmiş.
Yeni icat edilen topların atışlarına karşı kaleyi dayanıklı kılmak için, kalın taş bloklar ve güçlü temel payandalar yaptırmış.
Kasaba bu nedenle hâlen Halil Paşa’nın namıyla, Çandarlı adıyla anılmaktadır. (İsmail Hakkı Uzunçarşılı (1988): Çandarlı Vezir Ailesi, s. 495)
Ancak belgeler bu adlandırmanın kesin biçimde Halil Paşa’ya bağlanamayacağını gösterir.
Yani Halil Paşa buralı, eski adıyla Pitaneli değildir!
Ya da nerden yakıştırılır bu Çandarlı adı?

(1480'lerde bir Osmanlı savaş gemisi (Konrad Grünenberg çizimi)
***
Tarihsel olarak Ege Denizi kıyısındaki Anadolu limanları, Türklerin 1071 Malazgirt Zaferi’yle Anadolu’ya siyasal olarak egemen olmaya başlamasından sonra, Türkler ile Bizanslılar, Cenevizliler ve Haçlılar arasında defalarca el değiştirmiştir.
1081’de Çaka Bey ilk kez İzmir’i fethetmiş; zamanın gelgitleri içinde 1329’da Aydınoğlu Umur Bey Körfez kıyısındaki Liman Kalesi’ni zapt ederek İzmir’i yeniden ele geçirmiştir. (https://www.cumhuriyet.com.tr/cumhuriyetin-egesi/izmirde-dogunun-kapisinda-haclilar-2264965?)
İzmir Limanı’ndan kovulan Hıristiyan unsurların içinden özellikle Cenevizliler, bu yıllarda—1300’lerin başlarında—antik Pitane’den kalan Kale’yi yeniden kullanışlı hâle getirmiş olmalılar.
1402’de Timur’un, İzmir Liman Kalesi’ni Rodos Şövalyeleri’nin elinden alıp bir kez daha İzmir’i zapt etmesinin ardından; onun dağıttığı Anadolu’daki Osmanlı egemenliği yeniden toparlanırken İzmir, Padişah II. Murad döneminde, İzmîroğlu Cüneyd Bey’in başkaldırısının bastırılmasından takiben, 1426 yılında kalıcı biçimde Osmanlı buyruğuna girmişti.
Pitane de muhtemelen bu süreçte kesin olarak Osmanlı toprağı olmuş; Cenevizlilerin zaman içinde terk ettiği Kale harap hâle gelmişti.
Halil Paşa, 1439 yılında sadrazam olduğu dönemde, kullanışsız hâle gelmiş Pitane Kalesi’ni onartmaya başlamış olmalı.
Osmanlı Devleti’nin Ege Denizi politikası, Batı Anadolu kıyılarında deniz yollarını denetlemek için bu bölgede güçlü olmayı gerektiriyordu.
İzmir’in Liman Kalesi’nin yanında Pitane Kalesi, yeni yeni serpilmekte olan Osmanlı deniz gücü için sağlam bir üs olacaktı.
Ne var ki Halil Paşa, yeniden kullanışlı hale getirdiği bu üssün de katkısıyla, 1462’de Fatih Sultan Mehmet’in gerçekleştirdiği Midilli fethini göremeyecekti.
Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda önemli rol oynayan bir aileden gelen Halil Paşa, İstanbul’un kuşatılmasına karşı çıktığı gerekçesiyle 1453 yılında Sultan Mehmet tarafından gözlerine mil çektirilerek idam edilmişti.

(Çandarlı Halil Paşa- Temsili resim)
***
Öte yandan, bugün ve daha önce Halil Paşa ailesi için kullanılan kişisel “Çandarlı” adı, 15. yüzyıl Osmanlı belgelerinde bugünkü biçimiyle “Çandarlı” olarak geçmiyor.
Halil Paşa ailesinin soyuna bakıldığında; Çandarlı olarak ön ad verilen dedesinin, babasının, oğullarının isimlerinin yazılı olduğu belgelerde bu ön adın Cendereli, Cenderli, Candarlu; Çandarlı, Çandarlu veya Çandarlı imlâlarıyla yazıldığı görülür.
Bu sözcüğün sonradan “Çandarlı” okuma şekli kabul edilerek böyle yayıldığı anlaşılıyor.
Büyük Türk tarihçisi İsmail Hakkı Uzunçarşılı, eldeki kaynaklardan bunun doğrusunun “Cenderî” olduğunu belirtiyor. (İsmail Hakkı Uzunçarşılı (1988): Çandarlı Vezir Ailesi, s. 1 /// İsmail Hakkı Uzunçarşılı (1959): “Çandarlı (Cenderli) Kara Halil Hayreddin Paşa”, Belleten, C. XXIII, S. 91, Temmuz, s. 457–477)
Bu kayıtlardan yola çıkarak Halil Paşa’nın soyunun geldiği yörenin ya da köyün Cender/Cenderî veya Çandar/Çandarî olduğu söylenebilir.
Öyleyse, Osmanlı geleneğince kişiler doğdukları yerle ilişkilendirildiğinden Paşa’nın adı da Cendereli Halil olmalı.
Böylece “Cendereli” ön adı halk dilinde “Çandarlı”ya dönüşmüş olabilir.

(Çandarlı’da bulunmuş zarif bir Osmanlı mezar taşı. Çandarlı Kalesi)
“Cendere”nin ilgili dönemde Anadolu’nun hangi kasaba veya köyüne bağlı olduğu ise kesin olarak bilinmiyor.
Bu konuda İ.H.Uzunçarşılı, Çandarlı ailesinin kökeninin bugün Eskişehir ilinin Sivrihisar ya da Nallıhan ilçesine bağlı Cendere köyüne bağlı olabileceğini ileri sürüyor. (İsmail Hakkı Uzunçarşılı (1988): Çandarlı Vezir Ailesi, s. 1 /// İrem Menekşe – Metin Menekşe: Osmanlı Döneminde Çandarlı’nın İdari Teşkilatı ve Nüfusu (1830–1900), s. 850)
Bununla beraber, yaptığı haritalarla ünlü Osmanlı denizcisi Pîrî Reis (ölümü 1553), 16. yüzyıl tarihli “Kitâb-ı Bahriyye” eserinde, “bu bölgede Çandarlı denen mamur bir kale bulunduğundan, bunun gündoğusu tarafının körfez olduğundan, ancak büyük gemilerin giremeyeceğinden söz ediyor. (İrem Menekşe – Metin Menekşe: Osmanlı Döneminde Çandarlı’nın İdari Teşkilatı ve Nüfusu (1830–1900), s. 851)
Yani Halil Paşa’nın yaptırttığı onarımdan yaklaşık yüz yıl sonra, Piri Reis zamanında Kale ve belde artık Çandarlı olarak anılmaktadır.
Demek ki sonu iyi bitmese de tarih ve halk bu kaleyi ve kasabayı, onları onaran ve günümüze kalmasını sağlayan Çandarlı Halil Paşa’nın adıyla ön adıyla sürdürmüş, sürdürüyor.
Bundan sonra belgelerde Çandarlı olarak yazılır ve halk dilinde Çandarlı olarak dolaşır.
Pitane artık eskilerde kalmıştır.
Yüz yıl öncesinin bura Rumları bile bu kasabaya “Candarli” diyordu.

(Çandarlı Kalesi-Bugün)
***
“Çandarlı” adı ve sözcüğüyle ilgili bir başka ilginç yorum araştırmacı Prof.Bilge Umar’dan gelir; onun öngörüsüne göre bu isim Luvice “kanda” ve “arla” sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuştur.
Öyleyse “Çandarlı/Kandarla”, “Tanrı Kanda’nın gölcüğü” demektir.
Gerçekten de yöre eski zamanlarda, sık sık yatak değiştiren Bakırçay’ın getirdiği sular ve taşkınlarla, su birikintileriyle dolu olmalıydı.
Ancak bu öngörüyü, Umar’ın atıfta bulunduğu Luvice sözcük bilimi doğrulamaz.
Luvilerin “Şanta” adlı tanrıları vardır ama “Kanda” adlı bir tanrısı yoktur. Luvice ses bilimine göre de “Santa”, “Kanda” sözcüğüne dönüşemez.
Yine Luvice’de “arla” diye “göl” anlamına gelebilecek bir sözcük yoktur.

(Bölgeye çok uzak olmayan Troya-Çanakkale’de bulunmuş üzeri Luvi Hiyeroglifleriyle Luvice yazılı mühür. Önde erkeğin arkada karısının adı yazılı)
***
Bununla beraber antik çağlardan kalma “Pitane” sözcüğünün anlamı incelendiğinde karşımıza yine, Helenlerin gelişinden önce bu topraklarda konuşulmuş Luvi dili çıkacaktır.
Luvicenin hiyeroglifle (resimli yazı) yazılan lehçesinde “pita”, “düzlük, ova” anlamına gelir. Helencede de “pedion” bu anlamdadır.
İ.Ö. 2. binyıl Hitit belgelerinde de Orta Anadolu’da, Tuz Gölü’nün batısında yer alan düzlük alanlar “Pitassa/Pedessa” olarak anılır. Kaz Dağı/İda eteklerinde ve güneyde Karia’da Pedessa adlı kentler vardır.
Engin bir deniz ve geniş bir ovanın kenarındaki Pitane’nin adı “düzlük” ile ilgili olabilir.
Pitana sözcüğünün ikinci kısmında bulunan “-na”, Luvice yer adlarından kişi adları yapan bir sonekin kısaltılmış biçimidir.
“Pitana/Pitane” de “düzlük yerde yaşayanlar” olarak tanımlanabilir. (Sefa Taşkın (2023): Mysia ve Işık İnsanları, s. 45–46)
Bu bilgiler değerlendirildiğinde “Çandarlı” adının kökeni konusunda eldeki veriler; belgeye dayalı bilgiler ile yerel ve geç dönem anlatıların birbirinden ayrılması gerektiğini gösteriyor.
Osmanlı arşivleri ve erken tarihli kaynaklar, Çandarlı ailesinin soy kökünün “Cenderî” biçimine daha yakın olduğunu, ailenin kökeninin İzmir-Çandarlı’dan ziyade Orta Anadolu’daki Cendere yerleşimiyle ilişkili olabileceğini düşündürüyor.
Buna karşılık, Pitane’nin Türk kültürel ağırlığından sonra Çandarlı adıyla anılmaya başlaması tarihsel bir olgudur; ancak bu adlandırmanın bizzat Çandarlı Halil Paşa tarafından yapıldığına dair kesin ve birincil bir belge bulunmuyor.
Bu nedenle “isim babası” anlatısı, tarihsel bir hükümden çok sonradan kurulmuş, sembolik ve yerel bir yorum olarak değerlendirilebilir.

(İ.Ö.7-6. Yüzyıl, Aiol döneminde yapılmış, Çandarlı’da bulunmuş “Kuros”, “genç atlet heykeli. İzmir-Bergama Müzesi)
***
Çandarlı gibi denizin içine uzanan bir yarımadada, Bakırçay gibi bereket taşıyan bir ırmağın, onun yarattığı geniş ve verimli ovanın, akıntılı suların kıyısında yaşayan Luviler ve onlarla akraba yerli halklar, İ.Ö. 2. binyılda Hititlerin egemenliği altında bulunsalar da, doğanın cömertliği sayesinde yaşamlarını büyük bir yoksulluk çekmeden sürdürmüş olmalılar.
Toprak ekilir, deniz balık verir, ova insanı beslerdi.
Ancak İ.Ö. 12. yüzyılın başlarında her şey değişti.
Akdeniz ve Ege dünyası sarsıldı, dengeler altüst oldu.
Uzun süren kuraklıklar, belki yanardağların kararttığı gökyüzü, belki de insanlığın yeni bir sıçramaya hazırlandığı bu coğrafyada büyük bir toplumsal kopuşu tetikledi.
Tunç kılıçlar daha dayanıklı demir kılıçlara evrildi.
Keder ve kader kapıyı çalıyordu!
“Deniz Kavimleri” diye anılan, Batı Akdeniz’den, adalardan, Balkanlar’dan kopup gelen halk seli Ege ve Akdeniz kıyılarını, Levant’ı, hatta Mısır’ı ateşe verdi.
Bu büyük kargaşa içinde, kendi iç çatışmalarının da yükünü taşıyan Hattuşa (Çorum) merkezli Hitit İmparatorluğu çöktü; yüzyıllardır ayakta duran düzen bir anda dağıldı.
Hitit otoritesinin Batı Anadolu’da ortadan kalkmasıyla, Yunanistan anakarasından Dor, İon ve Aiol boyları ağır ağır, dalga dalga Anadolu kıyılarına sızmaya başladı.
Bu bir yolculuk değil, bir yer değiştirmeydi; bu bir ziyaret değil, yeni bir yurt arayışıydı.
Elbette bu göçler çatışmasız olmayacaktı.
Toprağın gerçek sahipleri, dilleri, inançları, tanrıları farklı olan bu yabancılarla yurtlarını paylaşmaya razı değildi.

(Eski Helen gemileri. Muhtemelen Aioller bu tür gemilerle yola çıkmıştı)
***
İ.Ö. 5. yüzyılda yaşamış Midillili tarihçi Hellanikos, yüzyıllar öncesine uzanarak, bu büyük kopuş günlerinde Pitane’de yaşananları anlatır. (George Bean (1995): Eski Çağda Ege Bölgesi, s. 95)
Ak köpüklü mavi dalgaların sardığı, türlü tonlarda yeşilin iç içe geçtiği bu yarımadada, yüzyıllar boyunca kendi yazgılarını kendileri dokuyan Pitaneliler, bir gün denizden yükselen yabancı çığlıklarla karşılaştılar.
Batı’dan gelenler Aioller’di ve gelişleri barış getirmiyordu.
Silahları, bakışları, tutumları her şeyi anlatıyordu: Buraya kalıcı olmak için gelmişlerdi; Pitane’yi almak, kente yerleşmek istiyorlardı.
Yerli halk için bu, varlıkla yokluk arasındaki çizgiydi.
Pitane surları önünde kıyamet koptu.
Belki de bu kalın duvarlar, yüzyıllar sonra Cenevizlilerin ve ardından “Çandarlı” Halil Paşa’nın onartacağı, bugün hâlâ ayakta duran Kale’nin en eski taşlarıydı.
Üç yanı denizle çevrili yarımada üzerindeki Kale, kolay teslim olacak bir yer değildi.
Savaş çığlıkları, kalkan gürültüleri, ok sesleri arasında Helenler surları aşamadı.
Kent düşmedi.
Pitane kurtuldu.
Yerli halk sevinç içindeydi; yurtları için savaşmış, kazanmışlardı.

(Eski Helen savaşçısı)
***
Ama tarihin akışı merhametli değildir.
Helen boylarından Dorlar Karia kıyılarına çıkarken, İonlar Menderes ovalarını ve kıyılarını yurt edinmeye koyulmuştu.
Kurak, taşlı, yoksul karşı kıyılardan gelen insanların gözleri Batı Anadolu’nun bitek topraklarına kilitlenmişti.
Gemiler, batıdan doğuya aç insan topluluklarını taşımaya devam ediyordu.
Bu göçün geri dönüşü yoktu.
Anadolu’da onları bütünüyle durduracak bir güç de kalmamıştı.
Orta Anadolu’da konuşlanmış Hititler, geçmişte Batı Anadolu’daki Luvi beylerini sert saldırılarla sindirmiş, savunma güçlerini dağıtmıştı.
Bu yüzden Helen göçü artık engellenemezdi.
Yine de Pitane’nin yerlileri, muhtemelen Luvice konuşan bu dirençli topluluklar, ne kadar kanlı olursa olsun kentlerini teslim etmemeyi başarmışlardı.
Ama Aioller de vazgeçmedi.
Kent çevresinde kaldılar, beklediler, pusuda yaşadılar.
Bu sırada İonların bir kısmı, Karaburun Yarımadası’nın batı kıyısında, Sakız Adası karşısındaki Erythrai kentinde tutunmuştu.
Pitane’yi ele geçirmeye kararlı Aioller, İonlardan yardım istediler.
Helenler; Dor, İon ve Aiol boyları birbirleriyle pek geçinmezdi; ama bu büyük göçte kader onları aynı safta buluşturdu.
Karaburun yarımadasından, Erythrai’den gelen destekle Helenler Pitane’ye bir kez daha saldırdı.
Çevrede Dainis (Elaia–Kazıkbağlar–Zeytindağ), Theuthrania (Ovacık–Kalarga–Bergama), Gryneion (Şakran–Aliağa), Atarneus (Ağılkale-Dikili), Gambrion (Poyracık–Kınık) gibi yerli kentler vardı; ama kimse Pitane’nin yardımına gelmedi.
Belki de bu kentler çoktan düşmüştü.
Umutsuz bir bekleyiştir yalnızlık!
Çarpışmalar sertti, acımasızdı.
Sonunda Pitane kalesi düştü.
Helenler kenti ele geçirdi.
Ateşler yakıldı, evler yıkıldı, Pitane’nin insanları kırıldı.
Bir zamanlar kente zaferle dolan sevinç, yerini yasa bıraktı.
Kadınların ağıtları denizlere, ovalara yayıldı, gitti!

(Antik çağda bir Ege limanı. Temsili resim)
***
Midillili Hellanikos’a göre Pitane, yazgısı tersine dönen bir kentti.
Önce düşmanı yenmiş, kurtulmuştu; sonra yenilmiş, kentini kaybetmiş, tutsak düşmüştü.
Ne acı bir kaderdi bu.
Kentin önce kurtulup sonra düşmesi, halk arasında kaderin bir oyunu sayıldı.
Zamanla bu yaşanmışlıktan özlü bir söz doğdu; iyiliği de kötülüğü de tatmış insanlar için kuşaktan kuşağa aktarıldı:
“Pitane’den farkın yok!” (George Bean (1995): s.95)
Pitane’nin başına gelenler, yalnızca bir kentin düşüşü değil, Anadolu’nun binlerce yıllık kaderinin küçük bir özeti gibidir.
Bu topraklarda uygarlıklar yükselmiş, göçler gelmiş, direnişler yaşanmış; kimi zaman kazanılmış, kimi zaman her şey yitirilmiştir.
Ama taş yerinde durmasa da bellek kalmıştır.
Bugün Çandarlı adıyla anılan bu yarımadada rüzgâr hâlâ eski surların arasından eserken, deniz her dalgasıyla Pitane’nin hatırasını kıyıya vurur.
Kent düşmüş olabilir; ama onun yaşadığı yazgı, Anadolu’nun bitmeyen hikâyesi olarak yaşamaya devam eder.

(Kuzey Ege kıyılarında, İ.Ö.1.yüzyıl başlarında doğan yeni kültürün, Aiollerin sütun başlığı- İzmir Arkeoloji Müzesi)
***
Pitane’den Çandarlı’ya uzanan bu uzun öykü, bir kentin yalnızca adının değil, kimliğinin, belleğinin ve kaderinin de zaman içinde nasıl değiştiğini gösterir.
Antik çağın liman kentinden Osmanlı’nın deniz üssüne dönüşen bu yarımada; göçlerin, fetihlerin, onarımların ve adlandırmaların izini taşır.
Bugün Çandarlı adıyla anılan bu yer, geçmişin katmanları arasında sıkışmış bir kalıntı, bugüne ulaşmış bir tatil beldesi değil; aksine, Anadolu’nun sürekli dönüşen ama hafızasını yitirmeyen tarihinin canlı bir tanığıdır.
Sefa Taşkın
17.01.2026
Karşıyaka/İzmir