Hakan Erdoğan, Türkiye’de klasik müzik ve caz denince akla gelen "aykırı" ama bir o kadar da öncü işlerin arkasındaki isim. 90’lı yıllarda on binlerce kişiyi hipodromlara toplayan dev konserlerden, Sabancı Müzesi’nin bahçesinde sabah serinliğiyle buluşan "Kahvaltıda Caz" serilerine kadar, İstanbul’un kültürel hafızasına kazınan birçok projenin mimarı. Ancak o, kendisini sadece bir organizatör olarak değil, bir “müzik aktivisti” olarak tanımlıyor. Hakan Erdoğan için organizasyon sadece bir bilet satışı ya da lojistik yönetimi değil, müziği mekânın ruhuyla, bazen bir taş ocağında bazen bir müze bahçesinde yeniden var etme sanatı. Hakan Erdoğan ile müziği, şehri ve değişen kültür iklimini konuştuk.
Konser organizatörlüğü maceranız nasıl başladı? İlk adım Ankara mıydı?
Evet, Ankara’da okul bitince 20’li yaşlarımda bir fuarcılık firmasında iş buldum ve Turizm Fuarı’na birkaç konser ilave etmek istedim. Patron “para isteme, ne istiyorsan yap” dedi. Ziyaret ettiğim Gürer Aykal “Festival yapalım” dedi ve Sevda Cenap And Vakfı’nın sponsorluğuyla şimdiki Ankara Festivali’ni başlatmış oldum. Festivalin ikincisinin de organizasyonunu yaptım, hatta parasını da ben buldum.
* İlk büyük çaplı konseriniz hangisiydi?
90’lı yılların başında Ankara Hipodromu’nda CSO ve Devlet Operası’yla gerçekleştirdiğim 30-40 bin izleyicinin katıldığı 9. Senfoni, Opera Ateşi, Carmina Burana konserleri muhtemelen dünyada yapılmış en kalabalık klasik müzik açık hava konserleridir.
* Mekân seçimleriniz hep alışılmışın dışında. Taş ocaklarında konser verme fikri nasıl doğdu?
1997 yılında Ankara Oran Sitesi yakınlarında şehrin içinde kalmış faal olmayan bir taş ocağı vardı. “Taş Ocağında Rapsodi” dedim ve İstanbul Senfoni Orkestrası Gershwin’in “Rapsodi in Blue”sunu çaldı. Bu soru vesilesiyle, beni iyi anlattığı için Kültür Bakanlığı’ndan destek almak için yazdığım mektuptan bir alıntı yapmak istiyorum:
“Türkiye’de klasik ve caz müzik alanında 90’lı yıllardan günümüze bildiğiniz, duyduğunuz; ilk olan, öncülük eden ve halen konuşulan bütün benzersiz işlerin hemen hepsini biz gerçekleştirdik. Bu söylediklerim; ilgili herkesin bilebileceği, kanıtlanabilir bir gerçeği ifade etmese, tek sermayesi itibar olan biri olarak asla böyle belirtmezdim.” Gördüğünüz gibi bu bir meydan okuma, üstüne alması gerekenlere yapılmış.
* İstanbul’a geçişiniz nasıl oldu? Burada yaptığınız ilk işleri anımsar mısınız?
1996 yılında İstanbul’da iş yapmaya başladım. İstanbul’daki ilk işim Yedikule Zindanları’nda İdil Biret konseriydi. Çaykovski’nin “1812 Uvertürü”nü gerçek top atışlarıyla yapmıştım. O topları bulmak hiç kolay olmadı. Sonunda bir film yapımcısı arkadaşım çevre ilçelerden ramazan topları topladı, ateşleyicileri de Roman vatandaşlarımızdı. Müthiş bir şov olmuştu. Daha sonra Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki işlerim hayatımda önemli bir yer tutar. Şimdi size müze yönetimine 2018 yılında yazdığım mektuptan bir alıntı yapacağım: Sakıp Sabancı Müzesi’nde şimdiye değin yaptığım işlerin listesi:
1. En başta elbette, “Kahvaltıda Caz” - tam yılı hatırlamıyorum bile, 2001’de başlamış olmalı.
2. “Cumartesi Konserleri” - iki aylık bir etkinlikti bu ve sahiden en yetkin klasik müzik sanatçıları katılmıştı.
3. Picasso ve Dali sergilerinin açılış konserleri. Bunların içerikleri, Batı’daki muadillerinden daha iyiydi. Başka birtakım sergilerde müzikal destek - şimdiye değin hiç yüksek sesle dillendirmemiş olsam da karşılıksız yaptığım işlerdi bunlar.
4. “Ramazanda Caz”: 2013’te tüm etkinlik, sonraki senelerde bazı konserler...
5. “Bach Günleri”nin bazı konserleri-galeriye, tablolara çok yakışan konserler oldu bunlar.
6. “Gece Vardiyası”-gece vakti müze gezisi içeren konserlerdi bunlar.
Böyle sayınca etkileyici bir yekûn çıkıyor ortaya sanırım. En azından benim için, kariyerimin önemli bir kısmı bu. On binlerce (sözün gelişi değil, düz anlamda niceliksel olarak on binlerce) insanın klasik müzik dinlediği “Hipodrom Konserleri” gibi “büyük” işlerimin yanında, belki onlardan da çok önem verdiğim etkinlikler oldu bunlar zira hiçbiri “sadece” konser olmadı. Gelen herkesin kendini zenginleşmiş hissederek ayrıldığı etkinliklerdi. Zaten bunun için, müzenin kendisini etkinliğin asli bileşeni sayarak Sakıp Sabancı Müzesi’nde yapmayı önemsemiştim. Nitekim izleyicilerdeki zenginleşme hissi, müziğin yanı sıra Sakıp Sabancı Müzesi’ni de içerdi hep. Benim için, izleyiciler için her zaman kazanım hanesine yazılan bu etkinlikler muhtemelen Sabancı Müzesi için de öyle oldu. Yaptığım konserlerin, standart müze ziyaretçisinin aktif ve talepkâr sanatsevere dönüşmesine, Sabancı Müzesi’nin de plastik sanatlar dışında tüm sanat dallarına açık, sanatseverlerin ufkunu genişleten bir merkez haline gelmesine katkıda bulunduğunu zannediyorum. En azından şunu –bizzat tanıdığım çevrelerden– biliyorum: Sabancı Müzesi dendiğinde “Kahvaltıda Caz” akla ilk gelen şeylerden biriydi.
Şimdi işin benim için acıklı kısmına geliyorum maalesef: Bu etkinlikler, özellikle de Sabancı Müzesi’ne o kadar yakışan “Kahvaltıda Caz” yok artık. İstanbul Caz Festivali, Akbank Caz Festivali sürerken “Kahvaltıda Caz” sürmüyor. Tuhaf değil mi? Festivaller seneden seneye biriken, deneyimini biriktiren etkinliklerdir. Bu birikimi talep eden, özleyen bir izleyici kitlesi de mevcutken “Kahvaltıda Caz”ın sürmemesi, benim için –çok önemli bir ekonomik kaybın yanı sıra, daha da önemlisi– bir itibar kaybı aynı zamanda. Dahası, yıllara yayılmış bir çaba heba oldu. O kadar heba oldu ki şimdilerde kötü taklitleri yapılıyor “Kahvaltıda Caz”ın.” Keza “Bachçede Yaz Festivali” 2018-2019-2020-2021 yıllarında 4 kez gerçekleştirebildik. Yazın İstanbul’un en çok ilgi gören ve emsali olmayan açık hava klasik müzik konserleriydi. Hatta pandemi döneminde yapılan tek festivaldi. Bunları da maalesef yapamıyoruz artık.
* Organizatörlüğü diğerlerinden farklı yaptığınızı söylüyorsunuz. Nedir bu fark?
Standart bir organizatör hesap kitap yapar, maliyete bakar. Benim aklıma bu gelmez bile. Ben paraya göre değil, kafama taktığım işe göre hareket ederim. Mesela Diyarbakır’da, Sezai Karakoç Kültür Merkezi’nde yaptığım “Bach Diyarbakır’da” konserini gerçekleştirmek için altı ay uğraştım ve hiçbir gelir elde etmedim. Bunu seyircilere konuştuğumda söylüyorum ama artık herkes bilsin. Buna bir hastalık deniyor mu bilmiyorum ama bende dikkat eksikliği, şiddetli ADHD var. Herkesin kolaylıkla yaptığı şeyler benim için eziyet oluyor. Mesela sözleşme okuyamıyorum, hiç form doldurmadım, kullanma kılavuzu okuyamıyorum. Sadece çok sevdiğim işleri yapabiliyorum. Şimdi gelelim İstanbul’a kazandırdığım konser mekanlarına: St. Antuan Kilisesi (benden önce kimsenin hafızasında olmayan bir mekandı). Yedikule Zindanları, Topkapı Sarayı 2. avlu (2009 İdil Biret, Ayla Erduran konserleri), İstanbul Modern (“Gece Vardiyası”). Son olarak hiç hesapta olmayan ve kimsenin aklına bile gelmeyen Deniz Müzesi. Yer aradığımı bilen ve oranın renovasyonunu yapan mimar arkadaşım merdiven alanına bakmamı önerdi. Hemen bir sandalye yerleşim planı yaptık ve sahne aydınlatması için ışıkçıları çağırdık ve 2015 yılında konserlere başladık. Uzun bir süre sadece ben kullandım. Şimdi boş yer bulmakta zorlanıyorum. Şu anda muhtemelen Deniz Müzesi’nin en önemli gelir kaynağı benim keşfettiğim bu alan. İnsanların konser için hiç akıllarına gelmemiş yerleri kendi sırtımdan risk alıp deneyerek bu mekanları event yapılan yerler olarak haritaya koyuyorum. Bütün iş riskini ben alıyorum müzik sevgisi adına. Ve bunlara Sakıp Sabancı Müzesi ve Deniz Müzesi, St. Antuan dâhil. İşin kötü yanı, işletmede veya yöneticilerde bir değişiklik olduğunda her şey camdan atılıyor kolaylıkla. Son yıllarda Deniz Müzesi’nde yaptığım konserleri bir ana sponsor desteği olmaksızın yapıyorum. Bu haliyle Avrupa’da örneği olmayan bir iş gerçekleştiriyorum ve tek başına. Sadece bilet geliri, biletlere zam yapmayı gerektiriyor. Bu, sanılanın aksine seyirciyi çok etkiliyor. İş bu haliyle sürdürülemez olmaya başladı. Tamam, müzisyenlerimiz birbirinden harika fakat sattığımız şey Beethoven Trio, Schubert Trio. Hey, biz sanatseveriz diyenler, İstanbul’un en iyi izleyicilerine bileti biraz daha ucuza satmak istiyoruz ve bu yeterli.
