Antalya’nın şehir merkezinden, Kaleiçi’nden ya da Falezler’den mavi Akdeniz’in manzarasına ne kadar bakarsanız bakın, Batı Toroslar gözünüzün ucuna değer. Eğer ilgilisiyseniz gözünüz denizden dağlara yönelmeye başlar, bir noktasına kadar erişebilen yemyeşil sık ağaçlarla kaplı bu dağların tepeleri genelde sivridir. Eğer İstanbul gibi bir şehirde doğup büyüyüp gerçek büyüklükte bir dağ görmemiş olsanız bile o dağ sizi çağırır, merak edersiniz, üzerinde ne kadar küçük kalacağınızı hayal etmeye çalışırsınız, oyuk ve mağaralarında neler gizlediğini düşünürsünüz... Bu gibi bir çağrıya dünya üzerinde kayıtsız kalamayan insanların sayısı hiç de az değil... Antalya’nın Geyikbayırı bölgesi de bu yüzden tırmanışçılar için dünya çapında çok önemli bir bölge. Dağcıların oluşturduğu ve uzun yıllardır kullanılan yüzlerce “tırmanış rotası” var.

‘DAĞIN RUHU BİR PATİKADIR’
Bu rotalardan birkaçını kendisi açmış olan Züleyha Geels, 1984’te çocuk yaşta ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşmiş, yıllar sonra Antalya’da çoğunlukla tırmanışçıların konaklayacağı Greenhouse’u yaratmış bir çevirmen, müzisyen... Greenhouse öyle “alışılagelen” konaklama mekânlarından değil. Genelde dağcıları ve ufak grupları ağırlayabilen, doğanın içinde biraz da gizli kalmış bir inziva alanı. 2019 yılında Oksitosin Tıp ve Sanat Platformu’nu kuran Prof. Dr. E. Elif Vatanoğlu-Lutz ile çocuklarının aracılığıyla tanışıyorlar. Bu tanışma Greenhouse Art Days’i kurmaları ve bugüne kadar üç sergiye ev sahipliği yapmalarıyla sonuçlanıyor.
“Dağın Ruhu Bir Patikadır” sergisi ise 7 Mart Cumartesi günü 24 saatliğine yaşandı ve bitti. Birbirinden özel karşılaşmalara yol açan serginin küratörü Melike Bayık, Geyikbayırı köyünden ve yıllardır kendi memleketine sanat aracılığıyla dönmeye çalışan bir isim. Sanatçılar Eser Epözdemir ve Handan Akyürek ise bugün unutulmaya yüz tutmuş doğayla insan ilişkisini en derinden hisseden ve bunu bizlere hatırlatmaya çabalayan doğa sevdalısı sanatçılar. Hatta Akyürek’in bu Geyikbayırı’ndaki ilk bulunuşu değil, sanatçı 2014’ten bugüne bölgeye tırmanış için geliyor.

“Dağın Ruhu Bir Patikadır” sergisi, bize geçicilik hissini düşündüren 24 saatlik bir misafir sanatçı ağırlama deneyimine dönüştü. Sanatçılar sergiden iki hafta öncesinde Greenhouse’ta kalarak sergi özelinde araştırma ve üretimlerini yaptı. Biz son iki gününe tanık olurken eserlerini neredeyse tamamlanmış, yerleştirmeleri yapılır haldeydi.
Greenhouse’ta ve Geyikbayırı’nda geçirdiğimiz iki günde de Epözdemir ve Akyürek’in doğaya duyduğu ilgi ve sevginin yakından tanığı olduk. Sanatçıların ekolojik duyarlılıkları Geyikbayırı’yla müthiş bir uyum içerisindeydi. Misafir programı kapsamında sanatçılar Geyikbayırı’ndaki nehirler, antik kent, dağlar, ormanlar üzerine kadim kültürlerin gündelik yaşamı içinde çalışmalarını sürdürdüler. Bu iki haftalık programda aynı zamanda Helene Olympe’nin “Derin Zaman Yürüyüşü” adlı psikocoğrafya etkinliği, Alican Abacı’nın Geyikbayırı’nı anlatan “Uçurumun Kıyısında” belgeseli gösterildi.

Sergi metninde söz edildiği üzere “Dağın Ruhu Bir Patikadır”, doğa ile kurulan ilişkinin yalnızca çevresel değil, etik, bedensel ve düşünsel bir mesele olduğunu vurguladı. Doğaya hak tanımanın, yalnızca tabiatı korumak için değil, insanın yavaşlamayı, dinlemeyi ve sınırlarını kabul etmeyi öğrenmesi için olduğunu hatırlattı.
“Dağın Ruhu Bir Patikadır” sergisini bir de sanatçılar Eser Epözdemir ve Handan Akyürek’in sergi açılışındaki sözlerinden dinleyelim:
Eser Epözdemir: “Ben bir şehir çocuğuyum. Bizim gibiler doğaya adım attığında, içimizdeki o uyuyan tohumları uyandırmaya çalışırken bir yandan da 'Ben şehirde ne yapıyorum?' paniğine kapılırız. Burada geçirdiğim iki haftalık rezidans sürecinde bu duyguyu iliklerime kadar hissettim. Çalışmalarımın odağında 'doğanın hakları' var. Eğer bir nehir ya da bir dağ, tıpkı bir insan gibi yasal bir varlık olarak tanınsaydı ne olurdu?
Yeni Zelanda’daki Maori yerlileri kendilerini tanıtırken; 'Önce dağımı, sonra nehrimi, en son ismimi söylerim' derler. Ben de bu iki hafta sonunda kendimi Geyikbayırı deresinin ve bu dağın bir parçası olarak tanımlıyorum. Arkanızda uzanan o devasa kağıt rulosu aslında bir eskiz; Geyikbayırı’ndan yola çıkarak dünyanın tüm derelerini birleştirme niyetini taşıyor. İfade etmeye çalıştığımız her şey bizden çok daha büyük, tıpkı bu dağ gibi.”

Handan Akyürek: “Benim Geyikbayırı ile ilişkim çok daha eskiye, 2014’e dayanıyor. Buraya yıllarca bir sporcu ve tırmanışçı olarak geldim. Bu yüzden benim tecrübem, Eser’in taze keşiflerinden biraz farklı; benim burada çok fazla anım ve hafızam var. Bir mimar olarak dünyaya biraz teknik bakıyorum. Sergide gördüğünüz o kahverengi-kızıl çalışma, Geyik Sivrisi’nden dereye inen hattın gerçek bir kesit perspektifidir. Oradaki her ölçü, her eğim teknik olarak doğrudur.
Şehirdeki kısıtlı alanlarda asla yapamayacağım 6 metrelik bir kumaş nakışını, Greenhouse’un bu özgürleştirici atölyesinde tamamlama şansı buldum. En büyük sürpriz ise Melike ile olan tanışıklığımızın kökeniydi. Daha önce başka bir sergide gösterdiğim ve 'buralara benziyor' dediğim fotoğrafların aslında tam tepemizdeki, kazısı bile yapılmamış Trebenna Antik Kenti’ne ait olduğunu burada anladık. Sanki her şey bizi bu noktada buluşturmak için planlanmış gibi... Ben burada sadece profesyonel bir iş üretmedim, hayal kurdum. Çünkü hayat, olabilecek alternatiflerden sadece biridir; ben diğer alternatifleri merak ediyorum.”
