Cumhuriyet Halk Partisi’nde 38. olağan kurultaya ilişkin verilen “mutlak butlan” kararını herkes konuşuyor. Maalesef devlette siyasetin dizayn edildiği statükocu bir anlayışın hortladığını görüyoruz.
Çünkü ortada yalnızca bir kongrenin meşruiyetine ilişkin teknik bir değerlendirme değil, milyonlarca seçmenin iradesini ve siyasi partilerin iç işleyişini ilgilendiren çok daha büyük bir mesele var. Üstelik tek bir dava süreci ülke ekonomisini de perişan ediyor.
“Butlan” denen kurultaydan sonra aynı siyasi irade, aynı delegasyon yapısı ve aynı parti tabanı tarafından Özgür Özel iki kez daha genel başkan seçildi. Yani bugün yok sayılmak istenen iradenin, sonraki süreçlerde tekrar tekrar teyit edildiği açık.
Siyaset hukukla denetlenebilir ancak hukukun siyasetin doğal akışını hele hele geriye dönük biçimde tasfiye aracına dönüşmesi demokratik rejimler açısından çok tehlikeli. “Mutlak butlan” kavramı, hukukta en ağır sakatlık hallerini ifade eder. Bir işlemin hiç doğmamış sayılması anlamına gelir.
Eğer gerçekten böyle bir durum varsa bunun doğal sonucu yalnızca bir kongrenin değil, onun ardından gelen bütün siyasi ve örgütsel işlemlerin de tartışmalı hale gelmesidir. Ancak burada büyük bir çelişki ortaya çıkıyor.
Bugün Yüksek Seçim Kurulu fiilen kapatılmıştır. Hükmü bitmiştir. Görevi sona ermiştir.
Çünkü CHP’de 38. kurultaydan sonra olağanüstü kurultay yapılmış, il kongreleri gerçekleştirilmiş, yeni delegeler belirlenmiş ve nihayetinde 39. olağan kurultay tamamlanmıştır. Üstelik bütün bu süreçler seçim kurullarının gözetiminde yürütülmüş, mazbatalar düzenlenmiş ve Yüksek Seçim Kurulu’nun denetiminden geçmiştir.
Şimdi dönüp “O ilk halka yok hükmündeydi” demek, yalnızca siyasi bir iddia değil, seçim hukukunun bütünlüğünü zorlayan bir yaklaşım haline geldi.
Burada anayasanın 79. maddesi kritik önemdedir. Çünkü Türkiye’de seçimlerin genel yönetim ve denetimi YSK’ye aittir. YSK kararları da kesindir. Bu kesinlik ilkesi, seçim süreçlerinin sürekli tartışma konusu yapılmasını engellemek ve demokratik istikrarı korumak için vardır.
Eğer seçim kurullarının gözetiminde yapılan kongreler ve bunların sonucunda verilen mazbatalar yıllar sonra başka yargı mercilerince fiilen hükümsüz hale getirilebiliyorsa o zaman YSK yok hükmündedir.
Anayasa ihlal edilmiştir.
CHP’nin YSK’ye yaptığı itiraz başvurusunun temel mantığı da buydu. Bu satırları yazarken bu başvuru da reddedildi.
Parti diyor ki:
“Bu karar hukuken uygulanamaz.” Çünkü siyasi parti kongreleri klasik özel hukuk işlemleri değildir. Bunlar seçim yargısının denetiminde yapılan siyasal organizasyonlardır. İcra dairesi eliyle uygulanacak bir ticari ihtiyati tedbir mantığıyla değerlendirilemezler. Nitekim geçmişte YSK’nin benzer müdahalelere karşı verdiği kararlar da seçim süreçlerinin devamından yana olmuştur.
Meselenin siyasi boyutu tam da burada başlıyor.
Türkiye’de yargının siyasete müdahale ettiği yönündeki tartışmalar yeni değil. Ancak bu dosyada dikkat çeken husus, seçmen iradesinin ve parti delegasyonunun defalarca yeniden ortaya koyduğu tercihin, geriye dönük biçimde hükümsüzleştirilmeye çalışılmasıdır.
Eğer bir siyasi parti delegesi aynı kişiyi iki kez daha seçmişse artık ortada yalnızca geçmişe ilişkin bir usul tartışması değil güncel ve canlı bir siyasi meşruiyet vardır.
Demokratik sistemlerde meşruiyet yalnızca mahkeme kararlarından doğmaz. Sandık, kongre, seçim ve temsil mekanizmaları da meşruiyet üretir. Hele ki bu süreçler YSK ve seçim kurulları denetiminde gerçekleşmişse ortaya çıkan iradeyi yok saymak kolay değildir.
Bu nedenle tartışmanın özü hukuki tekniklerden çok daha büyüktür: Türkiye’de seçim hukukunun kesinliği mi esas alınacaktır, yoksa siyasi sonuç doğuran seçim süreçleri yıllar sonra yargısal müdahalelerle yeniden mi şekillendirilecektir?
Bugün asıl cevap bekleyen soru budur.
YSK’nin onayladığı kongre süreci yok sayılacaksa bundan sonra yargıyı eline alan iktidarlar tüm partileri dizayn edebilir.
Aslında her şey mühürsüz oyların kabul edilmesiyle başladı. 2017 referandumunda oy verme işlemi devam ederken bazı sandık kurullarının seçmenlere arkası mühürlenmemiş zarf ve pusula verdiği yönünde şikâyetler yapılmıştı.
YSK de oy sayımına geçilmeden hemen önce aldığı acil bir kararla, “dışarıdan getirildiği kanıtlanmadıkça” sandık kurulu mührü taşımayan zarf ve oy pusulalarının geçerli sayılmasına hükmetmişti.
Halbuki 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’a göre arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan oy zarfları ile YSK amblemi olmayan zarflar hesaba katılmaz ve geçersiz oy olarak tutanaklara geçirilmeliydi.
Demokratik rejimler bir günde yıkılmaz. Kılıçdaroğlu, bu hukuksuzluğa nasıl dur demez aklım almıyor.