İlker Çatak, Cumhuriyet Pazar'da: 'Özel olan politiktir'

İlker Çatak, Cumhuriyet Pazar'da: 'Özel olan politiktir'

22.03.2026 12:39:00
Güncellenme:
Orhun Atmış
Takip Et:
İlker Çatak, Cumhuriyet Pazar'da: 'Özel olan politiktir'

İlker Çatak “Sarı Zarflar” filmiyle 2026 yılı itibarıyla Türk sinemasının uluslararası arenadaki en güçlü zaferlerinden birine imza attı. 76. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı kazanan film, kamudaki görevlerinden atılarak “sivil ölüme” terk edilen bir çiftin idealleri ile hayatta kalma arzusu arasındaki etik ve siyasi yol ayrımlarını merkezine alıyor.

Yönetmen İlker Çatak, bu yıl 76. kez düzenlenen Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı’ya uzandı. Başlangıcında jüri başkanı usta yönetmen Wim Wenders’in “Siyasetin dışında kalmak” konulu sözlerinin yarattığı büyük bir eleştiri dalgasıyla geçen festivalde ödül, Türkiye’deki iktidar baskısını gözler önüne seren “Sarı Zarflar” filmiyle Çatak’ın oldu.

Image

Senaryosunu İlker Çatak, Ayda Meryem Çatak ve Enis Köstepen’in birlikte kaleme aldığı film, yerel bir adaletsizlik hikâyesini didaktik olmadan, modern insanın sistem karşısındaki çaresizliğini göstererek anlatıyor.

Başrollerini Özgü Namal ve Tansu Biçer’in paylaştığı “Sarı Zarflar”da, Leyla Smyrna Cabas, İpek Bilgin, Aydın Işık, Aziz Çapkurt, Yusuf Akgün, Uygar Tamer, Jale Arıkan, Seda Türkmen, Emre Bakar, Elit İşcan, Sultan Ulutaş Alopé, Emine Meyrem ve İpek Seyalıoğlu rol alıyor. “Sarı Zarflar” 27 Mart’ta tüm Türkiye’de sinemalarda olacak.

Uluslararası eleştirmenlerin de beğeniyle karşıladığı film, “sarsıcı bir modern zamanlar anlatısı” olarak görülürken Wim Wenders de ödül konumasında filmi, “Ülkelerimizde de gerçekleşebilecek yakın bir geleceğe dair ürkütücü bir önsezi olarak gördük” diye tanımlamıştı.

Bu tanımlamanın doğruluk payının olduğu son yıllarda ayyuka çıkan bir gerçek. Filmde Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile görevlerine son verilen “sol görüşlü” bir çifti izlesek de Çatak, teknik açıdan yaptığı tercihlerle filmi yerel bir anlatıdan çıkarıp evrensel bir öyküye dönüştürüyor.

Filmin geçtiği Berlin ve Hamburg şehirleri de tıpkı birer oyuncu gibi "Ankara rolünde Berlin", "İstanbul rolünde Hamburg" olarak rol alıyor.

Image

İLKER ÇATAK CUMHURİYET PAZAR'DA

İlker Çatak’la filmini, eleştirileri ve kazandığı büyük ödülü konuştuk.

Her ne kadar politik bir film olarak tanımlansa da ben sizin bakış açınızı merak ediyorum. Politik gerilim/drama kadar bir aile ve ilişki draması da izliyoruz. Genel dünya siyaseti, baskı ortamı, korkular, kaygılar ilişkilerimize de sızdı gibi bir yaklaşımınız var mı?

Mutlaka sızmıştır. Ama burada şu soru da ortaya çıkıyor: Politika nerede başlar? “Özel olan politiktir” cümlesine katılıyorum. Bir çocuk büyütmek, bir meslek seçmek, bir evlilik yürütmek, dil, din ya da cinsiyet kimliği gibi meseleler toplumun normları içinde yaşanır; bu nedenle hepsi politik olanla ilişkilidir.

Öğretmenler Odası’nda da bir etik açmazı anlatıyordu film. Kahramanımız doğruyu yapmak için her adım attığında karşısında çözümü çok zor etik seçimlerle karşılaşmıştı. Burada da benzer şeyler görüyoruz... İnsanı bu tür etik ikilemler içinde, bu tür durumlarda yaptığı/yapacağı şeyler üzerinden anlatma isteğiniz mi var?

Hikâyelerimi genellikle karakterlerin ahlaki ikilemler içinde bulunduğu durumlar üzerine kurmayı severim. Kimin haklı, kimin suçlu olduğunun net olmadığı hikâyeler. Bu tür bir ambivalans (ikirciklilik), oyuncularımla birlikte gri alanları keşfetmeme imkân tanır; bana göre hikâye anlatımının en heyecan verici alanları da bunlardır. Ayrıca bir yönetmen olarak oyuncularımı yönlendirmem de daha kolaylık sağlar; eğer senarist olarak her karakterin güçlü bir argümana sahip olmasını sağlamışsam, oyuncular ne için mücadele ettiklerini bilirler.

‘YARGI KOYMA HAKKI TANIMIYORUM’

Maruz kaldıkları baskıya iki farklı tepki veren bir çift. Bana göre cesur ve düşüncelerini söylemekten çekinmeyen bir kadın ve sanatında cesur olsa da baskı karşısında ona “uyum” gösteren bir adam. Bu durumu senaryolaştırırken en dikkat ettiğiniz nokta neydi? Film büyük oranda yargılamaktan kaçınıyor gibi duruyor.

Hikâye anlatan biri olarak ilkem her şeyden önce karakterleri anlaşılır ve takip edilebilir biçimde çizmek. Kendime bir yargı koyma hakkı tanımıyorum; bunu seyirciye bırakıyorum. Kendimi filmin dışında tuttuğum bir birey olarak elbette bir yargım olabilir fakat senarist ve yönetmen rolünde karakterlerimi sevmek ve onları savunmak zorundayım; kusurlarına, zayıflıklarına ve katılmakta zorluk çektiğim kararlarına rağmen. Amaç, seyircide Derya ile Aziz’in eşit şekilde hem sevildiği hem de itici bulunduğu bir duygu yaratmaktı.

Bir röportajınızda "Öğretmenler Odası'nın başarısız olacağına çok inanmıştım. Böyle olunca bütün yapmak istediklerimi yapmaya çalıştım" diye bir ifade kullanmışsınız 4:3 formatından bahsederken. Filmin Oscar adaylığına kadar giden başarısı ortada. Bu tür “istediklerinizi yapabilme” deneyimleri, bir sonraki filmleriniz için size neler katıyor?

Filmlerimin hep başarısız olacağına inanırım. Bu şekilde kendimi her türlü baskı ve beklentiden korurum. Aynı zamanda bu yaklaşım işimi icra ederken beni özgürleştirir; beklentinin olmadığı bir yerde risk almak daha kolaydır.

Filmde sistem/devlet tarafından işine son verilen insanların bir "sivil ölüme" terk edildiğini görüyoruz. Sizce bu "sivil ölüm"den ayağa kalkış nasıl olabilir? Bunu filmdeki "tiyatroyla dünyayı kurtarma" tartışması üzerinden sormak isterim.

Her insan hayatın zor anları ile farklı şekilde başa çıkar. Bunun bir yolu, sanatla uğraşmaktır. İster tiyatro, ister edebiyat, ister müzik veya resim sanatı olsun, Sanatın terapötik, uzlaştırıcı bir kuvveti vardır. İçsel çatışmaları dengeler ve yeni perspektifler bulmanızda yardımcı olur.

Ödülü Seyfi Teoman’a adamıştınız. Sizin için neler ifade ediyor?

Seyfi Teoman hayatımda çok önemli bir insan oldu. Çok fazla zaman geçiremedik ama beni Nadir Öperli ve Enis Köstepen ile tanıştırdı. Ayrıca inanılmaz iyi bir insandı ve çok yetenekli bir yönetmendi; çalışmalarımı çok erken bir aşamada görmüş ve takdir etmişti. O olmasaydı, “Sarı Zarflar” diye bir film olmazdı.

Tüm bu festival süreci, ödüller ve övgülerden sonra İlker Çatak olarak evinize döndüğünüzde uyumadan önce aklınızdan neler geçiyordu?

Hatırlamıyorum. Çok duygu vardı. Mutluydum ama.

‘AVRUPA’DA EVRENSEL BİR ALEGORİ OLARAK GÖRÜLDÜ’

Türkiye'de iktidar propagandasıyla kendine taraftar bulsa da sanat camiası içinde de yükselen bir bakış açısı var: "Türkiye'yi kötüleyen filmler Avrupa'dan ödül alır" düşüncesi. Siz bu konuda neler söylersiniz? Almanya'ya yönelik eleştirel bir film yapmak zor mu?

Öyle bir formül olsa, herkes istediği şekilde ödül kazanır. Ben böyle bir genellemeyi doğru bulmuyorum. Ödüller, bir filmin eleştirel bakış açısıyla değil, anlatım gücü, karakter derinliği ve evrensel temalarıyla ilgilidir. Önemli olan cesur bir şekilde kendi vizyonuna sadık kalabilmektir, siyasi bir film yapmak değil, insan deneyimlerini ve çatışmalarını dürüstçe anlatmaktır. Eğer bu doğru şekilde yapılırsa, ister Türkiye’de ister Avrupa’da fark etmeksizin insanların ruhuna dokunur.

Bununla birlikte özellikle "Sarı Zarflar"daki Berlin'i Ankara, Hamburg'u İstanbul olarak gösteren tercihler özellikle Wim Wenders'in ödül konuşmasında Batı demokrasisinin de benzer otoriterliğin tehlikesi altında olduğuna işaret etti. Siz Avrupalı izleyiciden buna yönelik nasıl tepkiler aldınız?

Avrupalı izleyiciler ve eleştirmenler, Sarı Zarflar’ı yalnızca Türkiye’ye dair bir film olarak değil, demokrasi ve otoriterleşme risklerinin evrensel bir alegorisi olarak karşıladı. Wim Wenders’ın konuşmasındaki vurgu da Batı demokrasilerinin benzer tehlikelerle karşı karşıya olabileceğine işaret ettiği için bu yaklaşım izleyiciler tarafından kabul gördü ve alkış ile karşılandı.

‘KENDİMİ SIKILMIŞ BİR İZLEYİCİNİN YERİNE KOYARIM’

Önceki filmlerinizde olduğu gibi "Sarı Zarflar" da tempo açısından izleyiciyi içine alan ve bırakmayan bir film. Arkasında uzun yıllar aynı isimlerle birlikte film yapmak mı yatıyor yoksa üretim aşamasında “takıntılı bir şekilde” ince elenip sık dokunan bir sistem mi var?

Bunun nedeni, filmi çekerken ve sonrası kurgularken kendimi her zaman sıkılmış bir seyircinin yerine koymamdır. Filmi izlerken kimsenin telefonunu çıkarıp boş boş Instagram’da gezinmesini istemem.