Çay demledim geçen. İçine çay koymayı unutmuşum. Çay ve su… Koyulması gereken yalnızca iki malzeme var. Gittim çayı bardağa koymaya bir baktım çay da aklım gibi besberrak. Günde en az iki kez telefonumu nerede bıraktığımı hatırlayamadığım için kendimi birine arattırıyorum ve telefonum çalmıyor. Çünkü Uzay doğduğundan beri telefonum sessizde. Yine de arattırıyorum. Belki sessize almayı unutmuşumdur diye ama bir onu unutmuyorum. Sonra bilgisayarımı arıyorum evde “telefonumu bul” uygulamasından ses çaldırtmak için. Çantalara bakıyorum, masa üstlerine, yatağın yanındaki üç gündür katlanmayı bekleyen çamaşır yığınının altına… Neyse ki bilgisayarı bulmak telefon kadar zorlamıyor. Anahtarlar mı? Hangi anahtarlar? Ya ben geçen bayram teyzemi unuttum! Birinci gün aradım bayramlaştık, biraz rahatsız olduğunu öğrenince ikinci gün ona geleceğimi söyledim. Sonra ikinci gün de kalktım bir saat mesafede oturan anneme geldim. Tabii evden çıkışımız hep bir harala gürele! “Oğlum gel giydireyim” (Evet, hala ben giydiriyorum! Beceremedim kendi ayakları üzerinde duran Montessori bebesi yapmayı. Giyinebiliyor ama büyüdüğünde bile yanında ben varken ben giydirecekmişim), “Oğlum çişini yaptın mı?”, “Oğlum gel dişini fırçalayalım” Şanslı günümdeysem ayakkabısını kendisi giyiyor ama. Gerçi “Şanslı” artık sadece çocukluğumda kalan ve Alf’in yemeye çalıştığı kedinin adı benim için. Yedek kıyafetleri, ilaçları (bir türlü tam olarak bitmeyen hastalıklar), aman uyurken sarıldığı “örtüsünü” unutma, anneme götüreceklerim, mutfağı topladım mı, tezgahın üstünde bozulacak bir şey kalmasın, çöpleri çıkarttım mı kokmasın, kedilerin mamaları, kitap okumaya vaktim olur mu ki alsam yanıma… Eşime de sorsan, “Şimdi çıkıyorum” desem evden çıkmam yarım saat. Doğru! Ama neden? Yine de çıktık her zamanki gibi bir şekilde evden ve anneme gittik. Annemdeyken kapı çaldı. Mutlulukla kapıyı açtım çünkü kuzenimi gördüğüme ne kadar sevinecektim! Ama sevinemedim. “Sen ne ara geldin? Annem sabahtan beri seni bekliyor! Hatta acile gidecekti gitmedi.” O anki aydınlanmayla “Hii Teyzeeeem” diye bir bağırmışım ki… Hasta kadını tüm gün eve hapsetmişim! Gelini kahvaltıya çağırmış “Dilşadlar gelecek gelemem” demiş, rahatsızlığı artmış da ha gelir ha gelir diye doktora gidememiş. Annem halime üzüldü, kuzenim teselli etti, eşim güldü… Panikle aradım teyzemi. En acı yanı da tek kelime sitem etmedi, “Küçük çocukla olur öyle yavrum” dedi o kadar. Beni sevdiğinden kızmadı biliyorum ama bence bu yollardan o da geçtiği için de anladı beni. Bana damdan düşmüşü getirin. Ben fen lisesine gitmiş, üniversitede tam burslu okumuş ve bölümü ikincilikle bitirmiş, Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birinde yüksek lisansımı ve doktoramı tamamlamış, yazan, çizen, düşünen pırıl pırıl bir dimağ idim… Ben bu hale nasıl geldim?
GRİ MADDE HACMİ
Bu sorunun yanıtını yalnızca kişisel yetersizlikte ya da dikkatsizlikte aramak haksızlık. Son yıllarda nörobilim alanında yapılan çalışmalar, hamilelik ve annelik sürecinin kadın beyninde ölçülebilir değişiklikler yarattığını gösteriyor. Uzun yıllar “baby brain” ya da “anne beyni” olarak küçümseyici bir ifadeyle anılan unutkanlık, artık bilimsel araştırmaların da konusu. 2024 yılında yayımlanan ve hamilelik öncesinden başlayarak doğumdan iki yıl sonrasına kadar beyin görüntülemelerini takip eden araştırma, hamilelik süresince beynin gri madde hacminde belirgin değişiklikler meydana geldiğini ortaya koydu. Araştırmacılar, bu değişimlerin beynin özellikle sosyal biliş, empati, başkalarının ihtiyaçlarını anlama ve duygusal sinyalleri yorumlama ile ilişkili bölgelerinde yoğunlaştığını belirtiyor. Daha da önemlisi, bu değişimlerin bir kısmı doğum sonrasında tamamen eski haline dönmüyor; anneliğin izleri beyinde uzun süre varlığını sürdürüyor.
Geçen yıl yayımlanan daha geniş kapsamlı çalışmalar da hamilelik boyunca gri madde hacminde azalma görüldüğünü doğrularken bunun bir “hasar” ya da bilişsel gerileme olarak yorumlanmaması gerektiğini vurguluyor. Araştırmacılara göre bu süreç, ergenlik dönemindeki sinaptik budanmaya benzer şekilde, beynin yeni yaşam koşullarına uyum sağlamak üzere yeniden örgütlenmesi anlamına geliyor.
Yani teyzemi unutmamın, çayı çaysız demlememin ya da sürekli telefonumu kaybetmemin tek açıklaması elbette beynimdeki biyolojik değişimler değil. Ancak görünen o ki annelik, yalnızca yaşamı değil, beynin çalışma biçimini de dönüştürüyor.
Ancak hikâyenin yalnızca biyolojik kısmını anlatmak da eksik olur. “Mental load” (zihinsel yük) ya da “cognitive labor” (bilişsel emek) birçok evde hâlâ büyük ölçüde kadınların omuzlarında. Evde neyin eksildiğini, hangi ilacın ne zaman verileceğini, okul çantasına ne konacağını, çocuğun küçülen giysilerini, ailenin sosyal ilişkilerini, iş yerindeki teslim tarihlerini zihinlerinde taşıyan kadınların zaman zaman çaya çay koymayı unutması o kadar da olay değil.
