İstanbul’dan yola çıkan bir fırça, Anadolu’ya iniyorsa yalnızca boya taşımaz yanında. Rengini bulmaya çalışan bir cumhuriyetin, halkına ayna tutmaya çalışan sanatın, yolunu arayan bir ülkenin yükünü sırtlanır. “Yurt Gezileri” adıyla 1938-1943 yılları arasında yapılan bu sessiz ama derin sanat seferberliği, yalnızca resim değil, bir milletin kendine bakma arzusudur aslında.
Erken Cumhuriyet’in kültür politikaları içinde belki de en anlamlı ama en az bilinen girişimlerinden biri olan bu geziler, “Köylüyü kente çekemiyorsak, sanatçıyı köye göndeririz.” düşüncesiyle doğdu. 1938 yılında Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi tarafından alınan kararla, ressamlarımızın yurdun güzelliklerini yerinde gözlemlemeleri ve memleket üzerinde çalışmaları maksadıyla yurt içinde bir sanat seyahati düzenlendi. Türk plastik sanatlarının gelişiminde etkin olan bu uygulamaya “Yurt Gezileri” ismi verildi. Uygulama kapsamında, her türlü masrafları devlet tarafından karşılanan sanatçılar değişik illere gönderildi. Üç ayı aşmayacak bir sürede, sanatçılardan gittikleri yörelere ilişkin gözlemler yapmaları ve bu gözlemleri görsel olarak belgelemeleri istendi.
1930’ların ikinci yarısında, bir yandan D Grubu’nun aşırı biçimciliğe kayan yerellik anlayışı ile Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği ve Leopold Lévy bağlantısı ile plastik değerleri gözeten gerçekçi ifadeyi temsil eden resim anlayışının yarattığı bir dinamizm söz konusuydu. Cumhuriyetin yarattığı Aydınlanma heyecanıyla birleşen bu canlılık, Yurt Gezileri ile kendini yenileme ve değerlendirme olanağı bulup, Türk resim sanatının hem bireysel hem toplumsal düzeyde gelişimine katkı sağladı.
Bu projelerin fikir öncüsü ve uygulayıcısı olan isimlerden biri de Nafi Atuf Kansu idi. Kansu, sanatı yalnızca bir estetik uğraş değil, aynı zamanda ulusal kimliğin inşasında etkin bir araç olarak görürdü. Yurt Gezileri programlarını organize ederken sanatçılardan bu çalışmaları millî bir görev bilinciyle yürütmelerini istemiş, her bir geziyi “mektepten memlekete dönüş” olarak adlandırmıştı.
Sanatçılar yalnızca doğayı değil, insanların bakışlarını, yüklerini, düğünlerini, gündelik hayatlarını resmettiler. Elif Naci’nin “Çarşamba’nın Çarşambası”, Halil Dikmen’in “Tarla Dönüşü”, Malik Aksel’in “Denizlili Gelin” eserleri yalnızca manzara değil, bir ruh hâlidir. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Muradiye’de Kahve” tablosu, Anadolu’nun gündelik yaşamına duyduğu hayranlığın fırça izlerine dönüşmüş hâlidir. Cevat Dereli’nin “Gümüşhane”, Turgut Zaim’in “Erciyes”, Mahmut Cüda’nın “Trabzon”, Hamit Görele’nin “Çankırı’da Düğün”, Zeki Kocamemi’nin “Rize”, Nurullah Berk’in “Amasya” yorumları ise sanatın coğrafya ile kurduğu içli dışlı ilişkinin canlı örnekleridir.
YURT GEZİSİNDE İLK KADIN
Yurt Gezileri’ne katılan ilk kadın sanatçı olan Sabiha Bozcalı, Zonguldak’ta bir buçuk ay boyunca ağır sanayinin kalbine indi. Sömikok Fabrikası, elektrik santrali, asansör makinesi, varageller ve Karabük Demir-Çelik Fabrikası gibi teknik yapıları gözlemledi. Suluboya ve yağlıboya tekniklerinde ürettiği dokuz tabloyla endüstriyel üretimi konu aldı. Malik Aksel, onun bu cesur yaklaşımını şöyle anlatır:
“Cumhuriyetin genç kadın ressamı, Karabük Fabrikası’nda çalışan ağır işçilerin yanına gitmekle, yüksek hararetli fırınlar karşısında bir kahraman gibi çalışmakla, resmi bir süs gibi gösteren telâkkiye ne güzel bir cevap veriyor.”
Bozcalı’nın Zonguldak maden işçileriyle kurduğu sahici temas ise bu yaklaşımın en yalın ve en güçlü ifadesidir. Maden ocağına inmek isteyen sanatçıya önce tereddütle yaklaşıldı: “Hanımefendi için uygun değil.” dediler. Fakat Bozcalı’nın yanıtı netti: “Sizi güzelleştirmeye değil, anlamaya geldim.”
İşçilerle birlikte yemek yedi, dinlendi, izledi ve sonunda “Maden Ocağı” yapıtıyla yalnızca bir tablo değil, emeğin ve alın terinin resmini yaptı.
1938’de başlayan ve 1943’e dek süren bu altı yıllık sanat seferberliğine 50 ila 63 ressam katıldı. Resmî kayıtlara göre 675 civarında tablo üretildi. Bu tablolar her 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda Ankara Sergievi Salonu’nda sergilendi. Devlet, yol ve konaklama masraflarını üstlendiği sanatçılara ödüller verdi, bazı eserleri satın alarak devlet dairelerine astı. Amaç yalnızca sanat üretmek değil, sanatın halka ayna tutmasını sağlamaktı.
Ne var ki bu çaba, II. Dünya Savaşı’nın getirdiği ekonomik yük ve siyasi dönüşümle 1943’te son buldu. Bugün o tablolardan birçoğunun nerede olduğu bilinmiyor.
Yurt Gezileri, sanatçının yalnızca gözünü değil, kalbini de Anadolu’ya döndürdü. Ressamlar sadece resim yapmadılar. Bir ülkenin yüzünü, sesini, bakışını resmettiler. Sanat ile halk arasında kurulan bu bağ belki de Cumhuriyet tarihinin en romantik, en umutlu çabalarından biriydi.
Kaynakça
Candaş Keskin, Yurdu Gezen Ressamlar, SDÜ Sosyal Bilimler Dergisi, Aralık 2012, Sayı: 27, ss. 141-151.
Sezer Tansuğ, Çağdaş Türk Sanatı, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1986.
Burcu Pehlivanoğlu, “Cumhuriyet İdeolojisi ve Yurt Gezileri”, MSGSÜ Fen-Edebiyat Dergisi, 2006, S.6.
Nurullah Berk & Kaya Özsezgin, Cumhuriyet Dönemi Türk Resmi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1983.
Refik Epikman, “Türk Ressamlarının Yurt Gezisi”, Ülkü Dergisi, Cilt 13, Sayı 67, 1940.
Başak Katrancı, “Yurt Gezilerinin Kültür ve Sanat Ortamına Yansıması (1938-1943)”, Yüksek Lisans Tezi, İzmir, 2006.