Simülasyondan Simulatte’ye: The Matrix Resurrections

Hayranları 18 yıl sonra Matrix'e kavuştu. Ancak post - truth çağının gerçekliğini epey aşındıran günümüz dünyasında Matrix Resurrections bile gerçeklik sorgulamasında yetersiz kalıyor.

02 Ocak 2022 Pazar, 13:00
Simülasyondan Simulatte’ye: The Matrix Resurrections
Abone Ol google-news

"Gerçek bir daha asla geri dönmeyecektir. Bir ölüm daha doğrusu ölmenin imkansızlaştığı bir ‘ölür ölmez dirilme’ sistemine özgü model böyle bir hayati işleve sahiptir. Bundan böyle her türlü düşsel ve gerçek ayrımından yoksun, yalnızca aynı yörünge çevresinde dolanan modellere dayalı ve farklılık simülasyonu üretiminden ibaret bir hipergerçekten söz edebiliriz." *

Fransız filozof Jean Baudrillard, gerçek veya hakikatle ilişiğin kesilmesiyle ve aslı yerine göstergelerin konulmasıyla üretilen gerçekliği ‘hipergerçeklik’ kavramıyla açıklar. Öyle ki Wachowski Kardeşler, üç filmlik seri boyunca gerçeğin ne olduğu sorusuna yanıt arayan post-modern Mesih mitolojisi Matrix’te, Baudrillard’ın ‘Simülakrlar ve Simülasyon’ kitabından hareketle ‘Gerçeğin Çölü’ ifadesini kullanır ve hatta oyuncularına rollerine hazırlanırken eseri okumalarını söylerler. 

2000’lerin başlangıcında sinemasal bir devrim yaratan, distopya ve siberpunk geleneğinin en popüler örneklerinden biri haline gelen, teolojik ve mitolojik referansları, dijital efektleri ve etkileyici koreografisiyle desteklenmiş aksiyonuyla Matrix miti, yaratıcıları tarafından on sekiz yıl sonra yeniden canlandırılıyor. Ancak tek bir farkla, hikâyenin dayanaklarından Baudrillard’ın gerçek ile simülasyon terimlerinin iç içe geçmesini açıklarken dördüncü düzeyde imgenin kendisinin bir simülasyonuna dönüşmesini söylemesi gibi... Karşımızda kültleşmiş Matrix Simülakr’ına ait hiçbir şey yok, salt kendi parodisine dönüşmüş bir ‘Simulatte’ var...

Aslına bakarsanız, yarattığı devasa evrende yer alan bir kafeye -eğlenceli olduğunu kabul ediyorum- Simulatte adını vererek kendi mirasını dahi ciddiye almayan ve alay eden bir eser hakkında uzun uzadıya açıklamalar yapmak beyhude... Neticede Lana Wachowski’nin, üzerinde bunca durduğumuz, düşündüğümüz, tartıştığımız bir filmin hazırlık aşamasında bile bizim kadar ‘zaman harcamadığı’ ortada... Klasikleşmiş bir eseri yıllar sonra diriltirken, bırakın Baudrillard’ı ve Foucault’yu, kendi yarattıklarına dahi saygı duymaksızın olmaması gereken her şeyi filme eklemleyen Lana Wachowski, zeki bir hamleyle tüm ‘suçu’ Warner Bros.’a yüklemenin yolunu bulduğunu düşünüyor. Fakat Baudrillard’ın deyimiyle Gerçeğin Çölü’nden kaçılamadığı gibi, Wachowski’ler büyük bir hezimete dönüşen The Matrix Resurrections’ın yıkıntıları altında kalmaktan kurtulamayacak...

Peki, nedir yeni Matrix’in seleflerinden farkı? Esasen, kült serilerin yeniden çekimlerine bir hayli alışkınız. Terminatör’den, Star Wars’a, Mad Max’e değin pek çok klasik yeniden çevrimlerle hayranlarının karşısına çıktı, pek çoğu hayal kırıklığı yarattı, pek azı sevildi... Bunlar arasında hem kendi külliyatını kabul eden hem de yıllar sonra çektiği filmle yarattığı evrene yeni bir yaklaşım armağan eden Mad Max: Fury Road’un (2015) başarısı su götürmez bir gerçek. O kadar ki yıllar sonra Matrix gibi bir destanı diriltme ‘cüreti’ gösteren Wachowski, George Miller’ın etkileyici ve yenilikçi vizyonu peşinden giderek kadın karakteri öne çıkaran bir senaryo inşa etmeye çalışıyor. Çalışıyor çünkü başarılı olduğu söylemek bir hayli zor... Matrix’in doğduğu yıllarda, efsanevi açılış sahnesinin ardından Neo’nun (Keanu Reeves) sevgilisinden ibaret hale gelen Trinity’yi (Carrie-Anne Moss) bu kez nihai hedefe ve hatta bir tür protagoniste dönüştüren film, öyküyü tümüyle Neo’nun onu bulması üzerinden kurguluyor. Ancak tuhaf bir biçimde, iki tane Seçilmiş Kişi yaratmaya gayreti içerisinde Trinity’yi tümüyle etkisizleştirerek onu karikatürleştiriyor. 

Açılış sekansını 1999’daki Matrix’in yeni bir tür simülasyonu ile başlatan film, peşi sıra tanıştığımız karakter Bugs’ın (Jessica Henwick) ağzından dökülenlerle anlatısını özetliyor bir bakıma: “Bu hikâyeyi biliyoruz, her şeyin başladığı yer burası... Ama belki de düşündüğümüz hikâye bu değildir. Bu bir tuzak...” ‘Eski bir şifre’ kullanarak yeni bir izlek yaratmaya çalışan film, bu girizgahın ardından genişletmeye çalıştığı hikayesinin tüm referanslarını ise yine eski filmlerin ikonikleşmiş sahnelerinden alıyor. Kurtarıcı Mesih edasıyla Matrix Revolutions’da (2003) insanlığı makinelerin saldırısından kurtardıktan sonra diriltilen ve yeniden bir Matrix simülasyonunda bu kez Matrix bilgisayar oyunlarının yaratıcısı olarak hayatını sürdüren Thomas Anderson, namı diğer Neo’nun bu evrenden kurtarılışını bile ilk filmin sekanslarıyla resmediyor. Başka bir deyişle, durmadan kavga ettiği filmlerden parçalarla yeni bir film oluşturmaya çalışmakla kalmıyor; aynı zamanda bu hikâyede makinelerin motivasyonunu açıklamakta dahi tembel davranıyor.

Trinity’ye güçlü kadın imajı vermeye çalışırken motosiklet parçası toplamaktan öteye fikir üretemeyen filmde Neo’nun hali ise içler acısı... Eskinin Mimar’ı, şimdinin Analist’i (Neil Patrick Harris), depresif, intihara meyilli, mutsuz Neo’nun alt zihnindeki glitchlerin veya hayallerin (yani dejavu) onun hayal gücü olduğuna inanmasını sağlıyor. Bilinçdışından gelen bu görüntüleri mavi hapla yenmeye çalışırken uyanışı ise yine ilk Matrix anıştırmasıyla gerçekleşiyor ve nihayet bu rüyaların temelinde yatan ‘şaşırtıcı gerçeği’ öğreniyoruz: Duygular.

Neo’nun zihninin hapishaneden kurtulduğu kırmızı hap sekansını, Morpheus’un ifadesiyle bir ‘tiyatroya’ dönüştüren The Matrix Resurrections, ikilinin ilk çatışmalarını Morpheus’un (Yahya Abdul-Mateen II) garip ve dansı çağrıştıran dövüşüyle adeta bir kukla gösterisine çeviriyor. Üç film boyunca müthiş bir antagonist olan Ajan Smith’i (Jonathan Groff) ‘reformist’ bir anlayışla güncellerken, ucuz aksiyondan öteye geçmeyen planlar kullanıyor. Hatta Morpheus’un önceki filmlerde sıklıkla değindiği ‘özgür irade’ kavramını katmanlarından biri haline getiren Matrix, dördüncü filmle birlikte ‘seçim’ durumunu tümüyle kadercilik boyutuna taşıyor. İlk filmde geçen “Zihnini özgür bırak” cümlesinden “Seçim bir yanılsamadır. Zaten ne yapmak zorunda olduğunu biliyorsun.” modeline... Seri boyunca, insanın neredeyse yarı-tanrı olduğu bir sinematik evrenden artık karar merci haline dahi gelemediği, salt kaderini takip ettiği bir dünyaya... Lana Wachowski, orta yaş bir aşk hikayesi anlatırken, Matrix evreninin dehlizlerine gizlediği tüm kavramları önemsizleştiren bir filme imza atıyor. 

Gerçeklik algısının giderek silikleştiği hakikat sonrası (post-truth) çağda bile, milenyumun başında yarattığı gerçeklik mitinin yanına dahi yaklaşamayan The Matrix Resurrections, böylelikle girizgahında kullandığı sözlerden ibaret olduğunu kanıtlıyor. Bu, Matrix müzesinde ‘sahte’ bir nostaljik yolculuk ve beyaz tavşanı takip etmek artık o kadar da eğlenceli değil. 

Puanım: 5/10

Başak Bıçak [email protected]

*Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon, Doğu Batı.