Siyah beyaz bir dehşet masalı: Şişli Kız

Büyük savaşın kaotik ve ölüm kokan ortamını çok iyi resmeden “Şişli Kız” insan öyküleir eşliğinde yaşamda kalma becerilerini ve ahlakı sorguluyor.

Siyah beyaz bir dehşet masalı: Şişli Kız
Abone Ol google-news
Yayınlanma: 26.01.2025 - 11:40

Çevresi karartılmış bir ekranın ortasında yer alan siyah beyaz yüzler... Dehşet içinde, korku dolu gözlerle bize bakıyor. İfadelerindeki acı, yüzlerindeki buruşuklukları daha da artırmış; bir süre sonra iç içe geçmeye başladıkça Frederikke Hoffmeier’ın notaları kulaklarımızı daha da tırmalar duruma geliyor. Edward Munch’ın “Çığlık”ı ya da Dr. Caligari’nin “Muayenehanesi”nin (1920) Cesare’ının bakışları gibi bir uğursuzluğun alameti bu yüzler. Dışavurumcu sinemanın izleri çerçeveden sızarak daha ilk andan ruhunuzu kaygıyla kaplıyor. 

Magnus von Horn’un, “Şişli Kız”ının (The Girl with The Needle) bu çarpık yüzlerle bezeli öndeyişinin, birazdan anlatmaya başlayacağı öykünün grotesk ortamıyla bir göbek bağı var. Çünkü ölümü çağrıştıran bu yüzler, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen bitimine konumlanan, ölümün her yerde kol gezdiği -dolayısıyla karakterleri için normalleştirildiği- bir dünyada ifadesizmiş gibi görünen suratların altında yatanlar... Baş karakteri Karoline’nin, kalın kaşları, iri gözleri ve yarı açık dudaklarıyla çoğu zaman donuk biçimde çevresine bakınan yüz ifadesi veya eşinin, savaşta deforme olan yüzü nedeniyle bir sirk ucubesi olmak zorunda kalmasının bir yansıması... “Şişli Kız”da ölümün keskin kokusu, yüksek kontrastlı bir monokromla birlikte ilk andan ekranın her köşesine siniyor ve bu kokuyu aldığınızda, izlemekte olduğunuz dramayı, tüm bedeninizde bir ürpertiyle seyretmeye başlıyorsunuz. Puslu sokaklar, çamur kaplı yollar, ışık-gölge kullanımı ve açılarla da bu boğucu ortam katlanıyor.

Filmin ölümle göbek bağına gelince... Danimarkalı seri katil Dagmar Overbye’ın gerçek hikâyesine dayanan anlatı, merkezine Karoline (Vic Carmen Sonne) isimli genç bir kadını yerleştiriyor. Karoline, tarafsız Danimarka’da Alman ordularına üniforma dikmekle yükümlü bir fabrikada işçi, eşi orduda ve uzun zamandır haber alamadığı için onun öldüğüne inanıyor. Haftalardır ödeyemediği kirası yüzünden odasından atıldığı ve yardıma muhtaç kaldığı bir dönemde, bir parça kurnazca hareket ederek giriştiği ilişkinin sonunda bir de üzerine hamile kalınca içine düştüğü sefalet daha da katlanıyor. İşte burada filmin ismindeki şiş devreye giriyor ve kamuya açık bir hamamda kurtulmaya çalıştığı gebeliği, “L’Evenement”da (2021) izlediğimiz kadar rahatsız edici bir sahnenin sonunda “şeker kaplı bir umutla” karşılaşıyor. Bir şekerci dükkanının sahibi Dagmar (Trine Dyrholm), dükkânın arkasında planladığı yasadışı evlat edindirme organizasyonuyla “insanlara yardım ettiğini” söyleyerek Karoline’ye adeta can simidi atıyor. Ancak bu yardımın boyutları ve bedelleri, Karoline’nin hayatını içinden çıkılmaz bir kabusa çeviriyor.

SİLİKLEŞEN AHLAK

Bu noktada Karoline’in seçimlerinin, seçimlerinin sonuçlarıyla yüzleşme halinin ve onda oluşan dönüşümün nedenleri anlaşılabilir görünse de bütününde seyircide yarattığı şokun etkisi çok büyük. Çünkü karakterin her kararı ve davranışı, bir savaş döneminde yaşamaya çalışan bir “kurbanın” tepkilerini ve bir anda zenginlik uğruna sinsice hareket eden, zalimleşen, yeri geldiğinde suça ilişkin ahlaki sınırlarını gevşetebilen bir karakterin yankılarını görüyoruz. Bunların her biri içgüdüsel ve vahşi. Bu nednele Sonne’nin performansı da bir o kadar yabani ve hayatta kalmaya çalışan bir yırtıcı gibi nefes kesici. Hatta filmin girizgahında gördüğümüz o yüzler nasıl ki filmin ve karakterin üzerine çullanacak bir kasvetin habercisi ise onları yeniden gördüğümüz ilk an Karoline’nin kötülükle yüzleşmesinin peşi sıra gerçekleşiyor ve bu çarpık yüzler, tümüyle çarpık bir masalın, çarpık bir ahlakın ve en önemlisi çarpık toplum dinamiklerinin kadınları sürüklediği koşulların simgesine dönüşüyor. 

Magnus von Horn, kurguladığı dünyayla elbette Dagmar’ı anlamaya çalışmıyor ancak ona yardım edenlerin içinde bulunduğu durumu açıklamaya uğraşıyor. Karoline’yi anlamaya çalışmıyor ama onun içine düştüğü durumda içgüdüleriyle hareket edişini tüm çıplaklığıyla resmediyor. Kuşkusuz her ikisi de acımasız bir dünyanın, biri kurban diğeri cani iki kadını. Ancak Karoline’ye usulca eklenen o belli belirsiz geçirgenlik, filmin rahatsız ediciliğini katlıyor. Neticede öyle gibi görünse de “Şişli Kız”, salt kadın olmak üzerine bir film değil. Savaşın silikleştirdiği ahlak, ölümün sıradanlaşması, insanın hayatta kalma içgüdüsü üzerine temalarla yüklü. İnsan olmak üzerine her anlatı gibi, tam da bu yüzden, dehşet verici. Şişli Kız’ı, MUBI Türkiye’de izleyebilirsiniz.

Puanım: 8/10