Trabzon denince, Maçka denince çoğumuzun zihninde önce Sümela Manastırı belirir. Sarp kayaların göğsüne tutunmuş o görkemli yapı, yıllardır hem belleğimizde hem de fotoğraflarda yaşayan büyük bir simgedir.
Ancak Karadeniz’in asıl huyu, en derin güzelliklerini bir bakışta ele vermemektir. Bir yüzünü gösterirse, ötekini dağların ardına saklar. Kuştul Manastırı’yla karşılaşmam biraz böyle oldu.
Yıllar önce Ahmet Bozoğlu ile düştüğümüz o yolda, Sümela’nın gölgesinde kendi sessizliğiyle çok daha derinden konuşan bir yapıya doğru yürüdük.
Sabahın ilk saatlerinde düştük yola. Dağların omzunda ince bir pus dolaşıyor, dereler kendi telaşıyla akıyor, ağaçlar rüzgârla konuşuyordu. O saatlerde Karadeniz’in yeşili yalnızca bir renk olmaktan çıkar insanın içine işleyen bir duyguya dönüşür. Bazen uzak bir ev görünür, sonra sisin içinde kaybolur. Suyun sesi duyulur ama kendisi görünmez.
Bir patika, nereye vardığını söylemeden sizi çağırır. Maçka’nın içlerine doğru ilerledikçe yol yalnızca uzamıyor, derinleşiyordu sanki. Her virajın ardında başka bir gölge, başka bir ses, başka bir çağrı vardı.
Kuştul Manastırı, Maçka’nın Esiroğlu beldesinde Şimşirli sınırları içerisinde bulunuyor. Oraya varmak, yalnızca bir yere ulaşmak değil, coğrafyanın içine doğru ağır ağır girmek gibi.
Vadinin üstüne çıkan yollar, daralan geçitler, taşlı kıvrımlar insanı yavaşlatır. Çünkü bazı yapılar kendilerini hemen göstermez. Kuştul Manastırı da karşımıza bir anda dikilen bir yapıdan çok, adım adım beliren bir iz gibiydi.
TAŞLARIN BELLEĞİ
Şimşirli’ye ilerledikçe, eski adı Gregorius Peristera olan Kuştul Manastırı’nın yüzyılların içinden bugüne seslendiğini hissedersiniz.
Kökleri sekizinci yüzyılın ortalarına uzanan bu yapı, zaman içinde yağmalar, yangınlar, terk edilişler yaşamış yeniden kurulmuş, yara almış, yeniden eksilmiş. Geriye daha çok temeller, taş izleri, kırılmış bir bütünün hafızası kalmış. Belki de insanı en çok bu çarpıyor: Karşınızda bütünüyle ayakta duran bir görkem değil, yüzyılların içinden güçlükle bugüne ulaşmış bir ses.
Onu ilk gördüğüm andan aklımda görkemden çok hüzün kaldı ama bu, insanı ezen bir hüzün değildi.
Daha çok zamanın bıraktığı iz karşısında duyulan derin bir sarsıntıydı. Karşımızda kendini sergileyen, tamamlanmış bir yapı yoktu. Eksilmiş, zamana karışmış ama oradan tümüyle çekilmemiş bir manzara vardı. Böyle yerlerde hayal gücü de devreye giriyor. O taşların arasında kimlerin yürüdüğünü, hangi duaların yükseldiğini, hangi ayak seslerinin avludan geçtiğini düşünüyorsunuz.
GEÇMİŞİN BAKIŞI
Bir zamanlar iç avlusunun iki yanına sıralanmış iki ve üç katlı odalar varmış. Kuzeydekilerin misafirler, güneydekilerin keşişler için kullanıldığı söylenir. Ortada haç planlı bir kilise yer alırmış.
Batıya uzanan dehlizler ise şimdi suskun ve yorgun. Bunları düşününce Kuştul Manastırı yalnızca taş bir yapı olmaktan çıkıyor; içine hayat sinmiş, sonra o hayat çekilmiş ama izi orada kalmış bir mekâna dönüşüyor. Belki de bu yüzden, Kuştul Manastırı’nın önünde dururken insan yalnız geçmişe bakmıyor, geçmişin de kendisine baktığını hissediyor.
Vadiden yükselen dere sesi, yapının çevresindeki sessizliğe başka bir derinlik veriyordu. Karadeniz’de bazı şeyler görünmeden de insana dokunur. Bir yamacın ucunda durup aşağı baktığımda, yalnızca bir vadiye değil, sanki zamanın içine bakıyormuşum gibi geldi bana. O anda içimden şu geçti:
Bazı yerler yıkılmaz, yalnızca başka bir dile geçer. Kuştul Manastırı da ilk günkü haliyle orada değildi belki ama bir yıkıntıdan çok bir hafıza gibiydi. Eksilmişti ama susmamıştı.
Bozoğlu ile uzun uzun baktığımızı hatırlıyorum. Bazen insanın yanında iyi bir yol arkadaşı olunca aynı yere bakmak, aynı duyguyu paylaşmak yetiyor. Kuştul Manastırının önünde de böyle oldu. Sözcükler biraz geriye çekildi, taşlar öne geçti. O anlarda dostluk da başka bir anlam kazanıyor. Bazen aynı sessizliği paylaşmak en uzun konuşmadan daha sahici oluyor.
Dönüp geriye baktığımda, Kuştul Manastırı bana yalnızca bir manastırı değil, belleğin nasıl ayakta kaldığını da hatırlatıyor. Tam değilse de var olan, suskun ama çekilmeyen, yaralı ama unutulmayan bir belleği... Belki de bu yüzden Kuştul Manastırı’nı düşündüğümde aklımda sırf taşlar kalmıyor. Yol kalıyor, dere sesi kalıyor, sabah sisi kalıyor. Ve insanın bazı yerlere yalnızca gitmediği, onlara biraz da içinden yürüdüğü duygusu kalıyor.
Kuştul Manastırı bana Karadeniz’in başka bir yüzünü gösterdi:
Daha az bilinen, daha az anlatılan ama daha çok hissedilen yüzünü. Bazı yapılar büyüklükleriyle etkiler insanı; bazıları ise eksildikleri halde içimizde daha uzun kalır. Kuştul Manastırı benim için işte tam da böyle bir yerdi.
Yolun sonunda bazen insan eve bir yapı değil, bir duygu taşır. Ben Kuştul Manastırı’ndan biraz öyle döndüm. Sanki o yıkıntının içinden yalnız geçmiş değil, memleketin derin sesi de yükseliyordu. Ve insan o sesi bir kez duydu mu kolay kolay unutamıyor.
