Sanatçı Burcu Ünlü, 61. Venedik Bienali’ne paralel düzenlenen resmi program kapsamında sekizinci kez izleyiciyle buluşacak “Personal Structures” (Türkçe: “Kişisel Yapılar) sergisinde yer alacak. Sergi 9 Mayıs-22 Kasım tarihleri arasında ziyaret edilebilecek. Nazan Aktan’ın küratörlüğünde düzenlenen sergi, Venedik’in tarihi mekânlarından Palazzo Mora’da açılacak. “Zaman”, “Mekân” ve “Varoluş” kavramları etrafında çağdaş sanatın güncel arayışlarını ele alan “Personal Structures”, yerleşik ve yükselen sanatçıları, üniversiteleri ve kültürel kurumları bir araya getiren uluslararası bir platform olarak öne çıkıyor.
Burcu Ünlü’nün “İstanbul” serisinden sergilenecek beş eseri (Balat, Bebek, Adalar, Beyoğlu ve İstanbul) kentin farklı coğrafyalarını tek bir düşünsel düzlemde bir araya getiriyor. Ünlü, bu seri aracılığıyla İstanbul’un katmanlı kimliğini, hafıza, dönüşüm ve aidiyet ekseninde yeniden okumayı öneriyor. Kentin birbirinden uzak gibi görünen semtlerini aynı görsel seviyede konumlandırarak, mekânın zihinsel ve duygusal bir harita olmasını sorguluyor. Sergi öncesi Burcu Ünlü’yle konuştuk.

‘UZAKTAN AKRABA GİBİ’
1) “Personal Structures” prestijli ve Venedik Bienali’yle paralel olarak Venedik’in tarihi mekânlarında geçen bir sergi. Eserlerinizi belirlerken Venedik’in ve “Personal Structures”ın tarihi ve estetik özellikleri hakkında düşündünüz mü? İstanbul ve Venedik tarih ve suyla iletişimi bakımından biraz olsun benzer şehirler. Nasıl bir üretim ve seçim süreci yürüttünüz?
Eserleri seçerken Venedik’in tarihsel ve şiirsel dokusunu, “Personal Structures”ın kavramsal çerçevesini çok düşündüm. Bu sergi zaman, hafıza ve varoluş katmanlarıyla ilişki kuruyor; bu da benim üretim pratiğimle doğal biçimde kesişiyor. İstanbul serisini bu bağlamda seçmem tesadüf değil. Çünkü İstanbul ve Venedik, suyla kurdukları ilişki, taşıdıkları melankoli ve çok katmanlı tarihleriyle birbirine uzaktan akraba iki şehir gibi geliyor bana.
Seçim sürecinde yalnızca görsel olarak güçlü işler değil, bu hafıza duygusunu taşıyan eserler bir araya geldi. Semt isimleri üzerinden kurduğum anlatı da aslında bir kent tasviri değil, şehir belleğinin duygusal ve katmanlı yapısına dair bir okuma. Venedik’te bu serinin yer alması benim için iki şehrin görünmeyen hafızaları arasında bir diyalog kurmak gibi. Bu nedenle üretim ve seçim süreci estetik olduğu kadar sezgisel ve düşünsel bir derinleşme süreciydi.
2) Türkiye’deki ilk sergileriniz de Hüsrev Kethüda Hamamı gibi tarihi bir mekânda izleyiciyle buluşmuştu. Bu sefer de Palazzo Mora gibi tarihi bir mekânda sergilenecek eserleriniz. Bu tür mekânlar eserlerinizle daha mı fazla uyumlanıyor? Zaman ve mekân sizin için ne ifade ediyor?
Tarihi mekânlarla güçlü bir bağ hissediyorum çünkü onlar yalnızca fiziksel yerler değil, hafıza taşıyan yapılar. Benim işlerim de biraz bu görünmeyen katmanlarla, zamanın bıraktığı izlerle ilgili. Bu yüzden böyle mekânlarda işlerimin farklı biçimde nefes aldığını düşünüyorum.
Zaman ve mekân benim için çok iç içe iki kavram. Bir yerin duvarında, taşında, boşluğunda biriken zaman, benim resimde katmanlarla kurmaya çalıştığım şeyle akraba. Belki bu yüzden bu tür mekânlar sadece sergi alanı değil, işlerle diyalog kuran birer parça gibi geliyor.

‘RENK TEMSİL DEĞİL, DUYGU DİLİ’
3) Beş eser kentin beş farklı çehresine odaklanıyor. Kullandığınız renkler açısından Beyoğlu’nda kırmızı yoğun, Adalar’da ise sarı ve yeşil. Bu eserlerdeki renk kullanımlarınız ve bu mekânların sizde uyandırdığı hisleri merak ediyorum.
Benim için renk temsil değil, duygu dili. Her semtin bende bıraktığı ritim farklı ve renkler biraz o ritmin tercümesi. Beyoğlu’ndaki kırmızılar daha yoğun, daha hareketli; geçmiş, tutku, kaos ve canlılık duygusuyla ilişkili. Adalar’daki sarı ve yeşiller ise daha hafif, nefes alan, dingin bir hafıza taşıyor.
Bu renkler aslında o yerlerin fiziksel görüntüsünden çok bende uyandırdığı ruh hallerine karşılık geliyor. Her semti bir coğrafya gibi değil, bir duygusal atmosfer gibi düşündüm.
4) Eserlerinizde yoğun boya kullanımı yakından bakıldığında topografik bir görüntü ortaya çıkarıyor. Bu bilinçli bir tercih mi?
Evet, oldukça bilinçli ama aynı zamanda sezgisel gelişen bir dil. Katmanlı boya kullanımı benim için yalnızca estetik bir tercih değil, hafızayı, birikimi ve zamanın izlerini görünür kılmanın da yolu. Yakından bakıldığında oluşan o topografik his beni hep ilgilendirdi çünkü şehirleri de biraz böyle düşünüyorum; üst üste binmiş yaşantılar, tortular, izler...
Bu yüzden yüzey benim için sadece yüzey değil, neredeyse kazı alanı gibi. İzleyicinin baktıkça yeni katmanlar keşfetmesini seviyorum.
5) Venedik Bienali paralelinde bir sergide yer almayı seviye atlamak olarak görüyor musunuz? Bundan sonra bunun bir ağırlığı olacak mı üzerinizde?
Bunu daha çok bir eşik olarak görüyorum, bir “seviye” duygusundan çok yeni bir açılım gibi. Elbette çok kıymetli bir deneyim ama bunu baskı ya da ağırlık olarak hissetmiyorum. Aksine üretimime daha fazla açıklık ve cesaret getiren bir alan gibi.
Beklentiler üzerinden üretmekten çok, üretimin kendi iç hakikatine sadık kalmaya inanıyorum. Eğer bu deneyim bir sorumluluk getiriyorsa, o da sadece daha derinleşmek yönünde.
6) Resim pratiğine yoğunlaştığınız yıllar boyunca tekniğinizde ya da ele aldığınız konular bir yöne doğru evriliyor mu? Kendinizde nasıl bir gelişim görüyorsunuz?
Evet, çok belirgin bir evrilme var. İlk dönemlerde daha çok sezgisel olarak aradığım şeyleri şimdi daha bilinçli ama yine sezgiye açık bir yerden kuruyorum. Biçim zamanla sadeleşti ama içerik derinleşti diyebilirim.
Işık, karanlık, şehir hafızası gibi temalar başından beri vardı ama bugün onları daha katmanlı okuyorum. Teknik olarak da yüzeyle, doku ile ve malzemenin hafızasıyla daha fazla ilişki kuruyorum. En büyük dönüşüm belki de şu: artık resmi bir ifade alanından çok, düşünsel ve ruhsal bir araştırma alanı olarak görüyorum.
