Zamanı tüketirken kendimizi de mi tüketiyoruz?

Zamanı tüketirken kendimizi de mi tüketiyoruz?

5.04.2026 11:26:00
Güncellenme:
Ayça Ceylan
Takip Et:
Zamanı tüketirken kendimizi de mi tüketiyoruz?

Modern yaşam yalnızca zamanımızı değil, dikkatimizi, iç sesimizi ve derinlik duygumuzu da aşındırıyor olabilir. Günümüzde en acil sorunlardan biri, zamana yeniden anlam vermeyi öğrenmek.

İngiliz akademisyen Dean Rickles, Sidney Üniversitesi'nde modern fizik tarihi ve felsefesi profesörü, aynı zamanda Sidney Zaman Merkezi’nin eş direktörü olarak görev yapıyor. Fizikten felsefeye, benlikten zaman bilincine uzanan çalışmalar yürüten Rickles’la seçim yapmanın ağırlığını, sosyal medyanın dikkatimiz üzerindeki etkisini, sahici yaşam arayışını ve anlam krizi ile iklim krizi arasındaki olası bağı konuştuk.

- Söze, seçim yapmanın doğasından başlayalım. Seçim yapmayı, “geleceğin dallarını budamak” olarak tanımlıyorsunuz. Budama eylemi acı verici midir yoksa özgürleştirici mi?

Bazı dal budamaları neredeyse dayanılmaz derecede acı verici olabilir. Örneğin, bir ilişkiden bilinçli olarak ayrılmaya karar vermek. Veya bağ kurduğunuz bir işi veya yeri bilinçli olarak geride bırakmak. Genel olarak, bunlar ne kadar kalıcı görünüyorsa elbette o kadar acı verici hissedilir. Zaten “karar vermek” kelimesinin etimolojisinde bile kesme fikri vardır. Bu da kendi içinde acıyla yankılanır ama kasıtlı budama, en azından bu acıyı haklı çıkaracak arzulanan bir plan veya vizyon içerir. Platon bir keresinde şöyle demişti: “Erdemin ilahi görkemi sende parlayana, özdenetimin kutsal tahtına oturduğunu görene dek kendi heykelin üzerinde çalışmayı asla bırakma.”

– Princeton University Press tarafından yayımlanan ve Ayrıntı Yayınları sayesinde dilimize kazandırılan Hayat Kısa: Daha Anlamlı Bir Hayat İçin Kısa Bir Rehber kitabınızın “Project Me! [Tasarla Beni]” başlıklı bölümü dikkatimi çeken kısımlardan biri oldu. Biraz, “sürprizbozan” olacak ama “Project Me” ne demek?

“Project Me!” çift anlam taşır. Bir yandan, kim olduğunu keşfetme ve buna göre kendini inşa etme projesine işaret eder, Delphi’deki Apollon Tapınağı’nda yer alan ünlü “Kendini Bil” öğüdünü düşünün. Öte yandan, dünyaya yansıttığın psikolojik projeksiyonları çözümlemeyi de ifade eder. Neyin gerçekten benliğe, neyin başkasına ait olduğunu görebilmeyi. Nihayetinde bu iki hat aynı yere çıkar: Kendinle yüzleşmenin bir parçası da dünyada gördüğün şeylerin ne kadarının kendi önyargılarından ve henüz bütünleştirilmemiş bilinçdışı unsurlarından geldiğini fark etmek ve bunları azaltmaktır. Bu yalnızca kendini açığa çıkarmaz aynı zamanda ilk kez karşındaki ötekini -eşini, çocuklarını, anne babanı ve diğerlerini- gerçek, bağımsız bir varlık olarak görmeni sağlar. İlginç olan şu ki “Project Me” sürecinde insan derine indikçe daha az bencil hale gelir.

SOSYAL MEDYANIN GÖRÜNMEZ BEDELİ

– “Milenyum kuşağı” ve “Zoomer”ların (Z kuşağı) yaşam sürelerini görünürlük kaygısıyla sosyal medya platformlarında tükettiğini, hatta akademik çevrelerin bile bundan muaf olmadığını söylüyorsunuz. Sizce burada asıl kayıp olan şey zaman mı yoksa derin düşünme kapasitesi mi?

Öncelikle şunu söyleyeyim: Bu kimseye yönelik bir saldırı değil. Ben bile YouTube’la ve onun bana beni geri besleyen o kusursuz biçimde küratörlenmiş “sen evreni”yle mücadele ediyorum. Bu konuda çalışıyorum, kitap yazıyorum ve yine de zorlanıyorum. Telefonum akıllı değil. Bilgisayarımı da son derece minimalist bir Linux sürümüne düşürdüm. Bu, Odysseus’un, Kirke’nin tavsiyesiyle sirenlerin şarkısına kapılmamak için kendini geminin direğine bağlamasının teknolojik eşdeğeridir. Ne kaybedildiği sorusuna gelirsek hem zaman hem de derinlik kapasitesi kaybediliyor, hatta daha fazlası. Şu anda asıl kaygım, içe dönme ve tefekkür etme becerisinin kaybı. Dış dünyaya bütünüyle kapılıp büyülenmek. Hayal etme yetisi kayboluyor. Kişinin kendiyle baş başa kalabilme yetisi kayboluyor. Durup düşünme yetisi kayboluyor. Zihinler öylesine dolu ki az önce sözünü ettiğim kendini bilme projesi neredeyse “sanal” olarak imkânsız hale geliyor.

TÜKETEN BİLİNÇ TÜKETEN DOĞA

– Sizce anlam krizi ile iklim krizi arasında bir paralellik var mı? Zamanı bilinçsizce tüketen bir bilinç, doğayı da tüketmeye daha mı yatkındır?

Daha önce böyle düşünmemiştim ama sanırım önemli bir noktaya temas ediyorsunuz. Bu fikir için teşekkür ederim. Anlam krizi şu sıralar beni çok düşündürüyor ve doğayı nasıl gördüğümüzle, ona nasıl davrandığımızla bir şekilde ilişkili olduğunu hissediyorum. Belki bu zamanla kurduğumuz ilişkiyle de bağlantılıdır. Bence sorunun özünde bilimsel materyalizm var. Madde, ilahi olan her şeyden koparılıyor ve bu yüzden tüketilebilir hale geliyor.  Spiritüel boyutları bir kenara bıraksak bile sağlıklı bir sistemin çok açık biçimde tükettiğinden fazlasını üretmesi gerekir. Görünen o ki tür olarak bugün bu ilkeden tarihte hiç olmadığımız kadar uzağız. Kültürün kendisi de insanın tüketici olmamasını zorlaştırıyor. Daha öz-yeterli olmaya çalışan biri olarak fark ettim ki hükümetler ve yerel yönetimler bu çabaları çoğu zaman zorlaştırıyor. Bize iklim ve enerji krizinden söz ediliyor. Peki ne yapıyoruz? Kişisel sorumluluk alma olasılığını engelliyoruz. Daha da kötüsü, devasa ve enerji yoğun veri merkezleri, daha fazla elektrik altyapısı inşa ediyoruz. Bu da daha fazla enerji gerektiriyor ve bütün bunlar karbon azaltımı söylemiyle birlikte yürüyor. Bu açıkça çılgınca ve sürdürülemez.

SAHTE YAŞAM NASIL ANLAŞILIR?

Sahte bir yaşam, otantik olmayan bir yaşamdır. Bunu fark etmenin en büyük işaretlerinden biri, kapana kısılmış hissetmek veya kaçma ihtiyacı duymaktır. İnsan, arzuladığını sandığı şeylere ulaşmak için inşa ettiği sahte persona tarafından tuzağa düşürülür. Tuzağın kendisi şudur: Eğer bu sahte personayı sürdürmezsen elindekileri, yani arkadaşlarını, yaşam tarzını, ilişkilerini, kariyerini, mülklerini kaybedeceğine inanırsın. Yaşamın özündeki özgürlük ise insanın hiçbir zaman gerçekten kapana kısılmış olmadığını fark edebilmesidir. Ne kadar acı verici olursa olsun otantik bir varoluş doğru ve daha büyük bir şeyle hizalanmış hissettirir.

DÖVÜŞ SANATI DEĞİL MEDİTASYON

– Son olarak, okurlara önereceğiniz basit bir günlük zaman pratiği var mı? Belki sonluluk bilincini sağlıklı bir şekilde canlı tutabilecek kısa bir egzersiz?

Sanırım bu çok kişilik tipine bağlı bir mesele; bu yüzden herkes için işleyecek tek bir yöntem önermek istemem. Geç ergenlik dönemimde, ulaşmak istediğim şeye dair çok güçlü bir vizyon taşırdım ve önceden belirlediğim bir eşiğe ulaşana kadar kendime hiç rahatlık tanımazdım. Tüm enerjimi buna verirdim, sonluluğu hatırlatması için etrafa küçük notlar yapıştırırdım. Geriye dönüp baktığımda vizyon yaratma sürecine adeta bir dövüş sanatı gibi yaklaştığımı görüyorum. Ama bu kesinlikle sağlıklı değildi. Belki daha sağlıklı bir düşünme biçimi, hayata bir dövüş sanatı gibi değil de meditasyon gibi yaklaşmaktır. Temel talimat şudur: Zihnin yoldan çıktığında onu tekrar yola getir ve çıktığı için de kaygılanma. Ama burada “yol”, senin vizyonundur. Bu vizyon güçlü olmalıdır; çünkü insanın ne zaman yolda ne zaman yoldan çıkmış olduğunu bilmesi gerekir. Bunun yanında, “Memento Mori” yani “Öleceğini hatırla” gibi klasik yöntemler var. Burada bir nesne -örneğin bir yüzük ya da dövme- ölümün ya da zamanın kaçınılmaz tükenişinin bir simgesi olarak kullanılabilir. Örneğin Prag’daki saatte, her gün ortaya çıkan iskelet figürleri insanlara bunu hatırlatırdı. Bugün ölümden daha çok korkuyor ve onunla yüzleşmekten kaçınmaya çalışıyoruz. Oysa ölüm, kaygının da kaynağı olsa, sonluluğu hatırlatmanın en güçlü yollarından biridir. Asıl zor olan, sonluluk kaygısını, herhangi bir ânın var olmasının bile mucizesine duyulan sevince dönüştürebilmektir.

İlgili Konular: #küresel iklim krizi