Venezüella, dünyada bilinen en büyük petrol rezervlerine sahip ülke. ABD’nin uzun süredir bu kaynakları yakından izlediği bir sır değil. Ancak mesele, ABD’nin Venezüella’ya saldırıp “petrole el koyması” gibi basit bir çerçeveyle açıklanamaz. Sorunun siyasi ve jeostratejik boyutu çok daha karmaşık. ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde, Soğuk Savaş sonrasında -öyle ya da böyle- “kuralların işlediği” dünya düzeninin parça parça sökülmeye başlanacağına dair işaretler zaten uzun süredir geliyordu. Washington’ın Venezüela dosyasında attığı son adımlar, bu sürecin artık açık bir meydan okumaya dönüştüğünü gösteriyor. Göstermelik de olsa “uluslararası hukuka saygı” döneminin sonuna gelindi; uluslararası hukukun tabutuna bir çivi daha çakılıyor.
Geçmişte, uluslararası kurumlar üzerinden -en azından şeklenbir hesap verme ve meşruiyet üretme çabası vardı. Bugün gelinen noktada Washington, kendisini bu yükümlülüklerden de muaf sayıyor. Venezüella, yeni bir dönemin en somut ilanı gibi duruyor: Yani dünya düzeninde, giderek “her yer bir Latin Amerika”ya dönüşebilir. ABD, hiçbir uluslararası kuruluşa hesap vermeden, istediği ülkeye, istediği zaman, çok da ayrıntılı gerekçeler sunma ihtiyacı duymadan güç kullanabileceğini varsayıyor. Soğuk Savaş sonrası dönemin, ekonomik olarak entegre ve kurallara dayalı uluslararası yapıları artık ABD’nin çıkarlarına hizmet etmiyor.
‘YENİ MONROE DOKTRİNİ’
Bazı uzmanların Trump döneminde şekillendiğini belirttiği ve “yeni Monroe Doktrini” olarak adlandırdığı bu yaklaşımın hedefi açık: Washington, Latin Amerika’daki azalan nüfuzunu yeniden tesis etmeyi ve Amerikan hegemonyasını güçlendirmeyi amaçlıyor. Burada hatırlatmakta fayda var: Monroe Doktrini bir yasa ya da bağlayıcı bir kural değil. 1823’te dönemin ABD Başkanı James Monroe’nun Avrupalılara yönelik, “Batı Yarımküre’ye karışmayın; burası bizim etki alanımız” minvalindeki siyasi bir beyanından ibaret.
Bugün Venezüella petrolünün önemli bir bölümü Çin’e ihraç ediliyor. Rusya ve Çin’in Venezüella’yla uzun süredir güçlü ekonomik ve stratejik bağları bulunuyor; İran’la da ABD politikalarına karşıtlık üzerinden gelişen bir yakınlık söz konusu.
ŞAŞIRTICI DEĞİL
Trump yönetiminin “Önce Amerika” şiarına dayanan dış politika çizgisinde, işe kendi “arka bahçesiyle” başlaması şaşırtıcı değil. Venezüella açıklarında artan askeri yığınak, uyuşturucu gerekçesiyle gerçekleştirilen sert operasyonlar, bölge ülkelerine yönelik baskı ve tehdit dili bu politikanın parçaları.
Sonuçta mesele yalnızca Venezüella değil. Uluslararası hukuk, artık bağlayıcı bir çerçeve olmaktan çıkıp güçlü olanın işine geldiğinde hatırladığı bir metne dönüşüyor. Ve belki de bu yeni dönemin ruhunu en açık biçimde NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin sözleri özetliyor: “Dedelerimizin gördüğü gibi bir savaşa hazırlıklı olalım.”