40. yılında 12 Eylül-2

İsviçre’de yayımlanan makaleye ‘pencere’den bakar ve görür: "Azgelişmiş bir ülkede bir hükümet, ulusal politikalarının isterilerini uygulamaya başladı mı, önce içeride bir kıyamet koparılır; sağ ve sol birbirine girer, ordu, “demokrasiyi kurtarmak, rejimi korumak, kardeş kavgasını önlemek için” yönetimi ele alır. Sonra da Amerika’ya selam; sömürüye devam."

13 Eylül 2020 Pazar, 05:00
40. yılında 12 Eylül-2
Abone Ol google-news

Aynı günlerde Bülent Ecevit ve ABD arasındaki gerilime ilişkin İsviçre’de yayımlanan Journal de Geneve’de de ilginç bir makale yer aldı. İlginç tespitler bulunuyordu:

“-Ecevit yaptığı bir konuşmada Türkiye’nin vesayet altında olmadığı üzerinde durdu. Başbakan böylece üsler anlaşmasına güçlü oturmak istiyor. Öte yandan aynı konuşmasında Türkiye’nin bütün komşularıyla - bu arada Sovyetler Birliği ile - yeni yakın ilişkiler kurmaya hazır olduğunu söyledi. Bu şekilde Ecevit, Batı’nın Türkiye’yi düş kırıklığına uğratması halinde Doğu’ya yönelebileceğini belirtti. Bilindiği gibi böyle bir olanak Ecevit ve Türkiye’nin elinde her zaman var. Ancak Başbakan, Doğu’ya ne oranda yaklaşabilir? İşte bu kuşkulu bir durum. Çünkü politikacı ve aydınların aksine Türkiye’de ordu kendisini Batı’ya daha yakın hissediyor.” 

İsviçre gazetesindeki bu makaleyi 29 Ağustos 1978 günkü köşesine taşıyan İlhan Selçuk yakın gelecekte olabilecekleri ise şöyle analiz ediyordu:

“-... İsviçre gazetesinin makalesi özetle böyle...

Yani?

Türkiye bölgesinin manavı, kasabı, sütçüsü olacak. Bu da yetmez; ileri karakolu olacak... Eğer konumunu değiştirmek isterse Ecevit, “kendisini Batı’ya yakın hisseden ordu işe karışacak...

***

Emperyalizmin hesabı kitabı budur. Bizim ordunun subayları Amerika’da eğitildiklerine ve silahlı kuvvetler kaynak bakımından ABD’ye bağlı olduğuna göre, Batılı kapitalist Güney Amerika’da yaptığı hesabı Ortadoğu’da geçerli saymakta bir sakınca görmüyor:

- Türkiye bize bağlıdır; Ecevit ya da bir başkası bağımsızlığa yönelirse ordu müdahale eder.

Eloğlu biliyor ki Türkiye’de emperyalizme göbeğinden bağlı sınıflar bir çeyrek yüzyıldan beri pompalanmıştır. Komprador kapitalizmi neden güçlendirildi? İşte bugünler için. Azgelişmiş bir ülkede bir hükümet, ulusal politikalarının isterilerini uygulamaya başladı mı, önce içeride bir kıyamet koparılır; sağ ve sol birbirine girer, ordu, “demokrasiyi kurtarmak, rejimi korumak, kardeş kavgasını önlemek için” yönetimi ele alır. Sonra da Amerika’ya selam sömürüye devam.”

ÖLÜM FERMANI GİBİ

12 Eylül darbesinden sonra altta kalan ve canı çıkan, işçi sınıfı ile sanayici oldu

Dünya Bankası raporunun ardından Ankara’ya gelen OECD heyeti de hükümet üyeleriyle yaptığı görüşmenin ardından küresel sermayenin başlıca amacını “Türk ekonomisi yabancı rekabete açılmalı ve tüketim harcamalarını azaltmalı” sözleriyle açıkladı.

Tüketim harcamalarını azaltmanın yolu da işçi ücretlerinin düşürülmesinden geçiyordu. Bu istek uluslararası iş yapma kapasitesi olan kapitalistlerin isteğiyle de uyumluydu. Oysa bu talep, işçi sınıfı ile birlikte iç piyasaya üretim yapan sanayi için ölüm fermanı demekti. “Altta kalanın canı çıksın” mantığı için bu sonucun pek bir önemi yoktu. Nitekim 12 Eylül darbesinden sonra altta kalan ve canı çıkan işçi sınıfı ile iç piyasaya üretim yapan sanayici oldu.

KARABORSA VE KUYRUKLAR 

Döviz yokluğu nedeniyle en yaşamsal ürünler ithal edilemiyor, insanların günü kahve, benzin, motorin, tüpgaz, gazyağı, margarin ve sigara kuyruklarında geçiyordu. Çokuluslu petrol şirketleri BP ve Mobil, Ataş rafinerisinde işledikleri petrolün satış fiyatına istedikleri zammı alamayınca  petrol üretimini yüzde 30’lara düşürdüler. Tam da hasat döneminde. Çiftçi mazot bulamadığı için ürününün hasadını yapamıyor yapsa da nakliye araçları mazotsuzluktan pazara taşıyamıyordu. Tarım sektörü büyük bir darbe yerken büyük kentlerde de ulaşım durma noktasına gelmişti. Hükümet, çare olarak araçları tek ve çift plaka diye birer gün arayla trafiğe çıkması yönünde karar almak zorunda kalmıştı. Türkiye, Kıbrıs harekâtından sonra ikince kez ATAŞ’ın çokuluslu ortakları tarafından arkadan vuruluyordu. 

Milli Maden Yasası’na dayanarak 7 Mart 1979 tarihinde ATAŞ rafinerisinin kamulaştırılması ABD’yi bir kez daha öfkelendirmiş, ancak Türkiye’den daha önemli beklentisi olduğundan fazla bir tepki vermemişti.

CASUS UÇAKLARINI REDDEDİNCE

ABD’nin Ecevit hükümetinden umudu kestiği olay ise 7 Mayıs 1979’da meydana geldi. Sovyetler Birliği ile ABD arasında SALT-II (Stratejik Nükleer Silahların Sınıflandırılması) anlaşmasınının 10 Mayıs’taki imza töreninden üç gün önce Ankara’ya gelen ABD Dış İşleri Bakan Yardımcısı Warren Christopher, Türkiye’den beklentilerini hemen söyleyemedi. Önce havuç gösterme politikasını devreye sokarak ülkesinin Türkiye’ye büyük yardım paketi hazırladığını söyledikten sonra sadede geldi:

- Birkaç gün sonra Sovyetler’le SALT II anlaşmasını imzalayacağız. Ancak Sovyetler’in anlaşmaya uygun davranıp davranmadığını da denetlemek zorundayız. Malum İran’daki istasyonlar kapandığı için bunu yapmakta zorlanıyoruz. Uydular da pek işe yaramıyor. Türkiye’den U-2 uçuşlarıyla bunu yapmak dışında başka da yol yok.

1962’de Türkiye’nin başına büyük belalar açılmasına ramak kalmışken çözülen U-2 krizini bilen Ecevit, buna hemen karşı çıktı. Zaten bir yıl önce Ankara’ya gelen ABD Dışişleri Bakanı Cyrus Vance da kendisine aynı konuyu açtığında “Biz çok kritik bir bölgedeyiz. Ruslar bunun acısını başka yerlerden çıkarırlar. Salt-II konusunu müzakere ederken bu dinleme istasyonlarını Sovyetler’e kabul ettirin, biz de size bu konuda izin verelim” demişti. Ecevit bu kez de Dışişleri Bakan Yardımcısı Cristopher’a U-2 uçuşları konusunda Sovyetler’den izin alınması koşuluyla izin verilebileceğini belirtti. Bu sözlere fena halde bozulan Christopher, “Sovyetler’den izin almamızı nasıl istersiniz? Biz sizin müttefiğiniz değil miyiz” diye sorunca Ecevit de “Evet ama Salt-II anlaşmasını biz değil, siz yaptınız” diyerek kapıları kapattı. 

ABD Dış İşleri Bakan Yardımcısı Christopher, karşısında ekonomik krizle cebelleşen ve kredi bulmak için ülke ülke dolaşan Ecevit’in geri adım atmasını sağlayabilir umuduyla tehdit yoluna başvurdu bu kez.

- Eğer bu isteğimiz reddedilirse, çok beklediğiniz Amerikan yardımı gelmeyebilir.

Ecevit, ABD’nin “öngürülmez birisi” teşhisini bir kez daha teyid edercesine Christopher’a şu yanıtı verdi:

- Madem ki siz yardım ile U-2 uçuşları arasında ilişki kuruyorsunuz, o zaman bana da bu görüşmeyi burada kesmekten başka seçenek kalmıyor.

Bu yanıt karşısında şaşıran Christopher’ın “yanlış anladınız, onu demek istemedim” türünden durumu düzeltme çabaları da sonuç vermedi. Ecevit’in bu konuda aldığı tavıra ilişkin notlar Washington’a ulaştığında Başkan Carter’ın Milli Güvenlik Danışmanı Brezinski’nin tepkisi şöyleydi:

- Bu adam ne yaptığını bilmiyor. Gidip düşmandan izin alındığı olacak iş midir?

Aynı Ecevit, son kez Başbakan olduğu 2002’de de ABD’nin Irak operasyonu sırasında önerdiği Türk ordusunun kuzeyden girme projesine karşı çıktığı için partisi içten kuşatılıp dağıtılmıştı.

‘HEDİYE BİLE KARŞILIKSIZ VERİLMEZ’

Ecevit, can suyu niyetinde 40-50 milyon dolarlık bir yardıma muhtaçken yine de Dünya Bankası, OECD ve IMF’nin dayatmalarına direniyordu. IMF’nin toplumsal ve siyasal sorunları da dikkate alması gerektiğine dikkat çeken Başbakan Bülent Ecevit, “Güçlükleri artırıcı reçetelerde ısrar etmemek gerekiyor” diyordu ama bu ısrar hiç bitmeyecekti. Dördüncü Beş Yıllık Plan’da kalkınma hızı düşürülmesine ve yüzde 27 oranında devalüasyon yapılmasına karşın IMF, bunu yeterli görmüyordu. 

IMF temsilcisi Mr. Sturc, Türk İşadamları grubu ile Washington’daki görüşmede beklentilerini şöyle açıklamıştı:

“... Politik etkisi ne olursa olsun, komünist dünya ile işbirliğini artırmasının Türkiye üzerindeki ekonomik etkisi çok kötü olur... Atatürk Türkiye’yi Batı’ya yöneltti ancak şimdi Türkiye’nin uyuyan ‘doğusu’ uyanıyor. Kültür ve iç politikada yeni sorunlar ortaya çıkacaktır. Türkiye’nin Batı’dan kopmaması için elinizden geleni yapmalısınız.. Hiçbir şey karşılıksız verilmez. Hediyenin bile bir karşılığı vardır.. Sorunları çözmek için güçlü ve istikrarlı bir yönetime ihtiyacınız var..”

Sihirli sözcük “istikrar”dan murat, tabii ki NATO’nun güney kanadının ve liberal kapitalist düzenin istikrarıydı.

Washington’daki bu görüşmelerde hem TÜSİAD üyeleri ve ABD Genelkurmay Başkanlığı’nın davetlisi olarak Washington’a giden Evren verilen mesajı almıştı. Şimdi sıra Türkiye’ye dönüşte verilen mesajların gereğini yapmaya gelmişti.