768 basamak çıkmak!

Kulesi dünyanın en yükseği. Tam 161.53 metre. Tepesine ulaşmak için 768 basamağı çıkmak zorundasınız. Gücünüz varsa. Fakat çıktığınıza değiyor, hele hava açık, görüş berrak oldu mu... Alpler’e kadar uzanan bir panorama yorgunluğunuzu gideriyor.

11 Temmuz 2021 Pazar, 02:00
Abone Ol google-news

Temelini 14. yüzyılda atmışlar Ulm Katedrali’nin. Devasa kapısından içeri girip de başınızı kaldırdığınızda kubbeleri süsleyen motifleri zor seçiyorsunuz. Stuttgart’tan Münih’e, Konstanz Gölü’nün kıyılarına, Avusturya Alpleri’nin kayak merkezlerine ulaşmak için hep Ulm’dan geçmek zorundasınız. Kuzey İtalya’ya, Venedik ya da Milano’ya mı yolculuk, yine Ulm üzeri gidiyorsunuz. Anlayacağınız Ulm, “yol üstünde bir kent”. Ortasından Avrupa’nın en uzun nehri Tuna geçiyor, kollarından Mavi ile burada buluşuyor. İnsan bir an düşünüyor, acaba ona “Mavi Tuna” demelerinin nedeni bu mu? Hayır, tabii bu doğru değil. “Mavi Tuna” deyişini bulan 1867’de bestelediği ve aynı yılın şubatında Viyana’nın büyük parkında kentlilere, mayısta da

Paris’teki Dünya Fuarı’nda uluslararası katılımcılara sunduğu “Güzel Mavi Tuna” valsiyle Johann Strauss olmuştu...

Balıkçılar mahallesinde

Katedral çevresi eskiliğini korumuş. Dar sokaklar, ikişer üçer katlı tarihi evler, loş geçitler, küçük lokantalar ve şaraphaneler, butikler ve galeriler... Tuna’ya inen yollar kentin en şirin mahallelerinden geçiyor. Birçok tarihi Alman kentinde olduğu gibi Ulm’da da çoğu sokak araç trafiğine kapatılmış, yayalar rahatça dolaşsın diye. Korona vakaları azaldıkça sınırlamalar yavaş yavaş kaldırıldı. Kafeler, lokantalar masaları çıkarmış dışarı. Havalar yaz. İnsanlar aylar süren “ev hapsi”nin ardından mutlu mutlu oturuyor, yorgunluk çıkarıyor, gülümsüyor...

Balıkçılar Mahallesi kentin en eski yerleşimi. Buradaki yapıların çoğu, nehir kıyısındaki kent duvarları 16. ve 17. yüzyıldan kalma. Günümüzde lokanta olarak kullanılan Eğik Ev, yedi yüz yıldır hâlâ sapasağlam ayakta, hafif yan yatmış olmasına karşın.

Ulm Müzesi değerli ve ilginç sergilere öncülük ediyor. Bundan birkaç yıl önce ekspresyonizmin (dışavurumculuğun) en ünlü ressamlarından Emil Nolde’nin (1867-1956), 1903 ile 1918 yılları arasında yarattığı büyüleyici 60 insan portresi müzenin salonlarını süslemişti. Hele Nolde’nin Yeni Gine’de yaşadığı yıllarda (1913-1914) yarattığı ada yerlilerinin portreleri çok çekiciydi.

O bir şamandı, kâhindi, eylemciydi

Son aylarda Ulm Müzesi salonlarını, doğumunun 100. yılını kutladıkları, geçen yüzyıl Almanyası’nın en tanınmış “politize olmuş sanatçısı” kabul edilen Joseph Beuys’a (1921-1986) ayırdı. Beuys, II. Dünya Savaşı sonrasında Almanya’nın yetiştirdiği tartışmalı sanatçılarından biriydi. Yaşamı boyunca üzerinden uzun paltosunu, başından kenarları geniş şapkasını çıkarmayan Düsseldorf’lu sanatçının özellikle 1960’lı ve1970’li yıllarda heykel, yerleştirme, çizim, grafik ve performans alanlarındaki çalışmalarında Şamanizmden ve Rudolf Steiner’in antropozofi öğretisinden etkilenmiş olduğu bilinir. “Heykellerimin doğası kesin ve bitmiş değildir, her şey sürekli bir değişim geçirmektedir”, sözleri onundur. Alman sanat dünyası için o bir şamandır, kâhindir, büyücüdür, rahiptir, eylemcidir, politikacıdır, filozoftur...

Ulm gezintisinin sonunda Stuttgart’a dönmek de var, geceyi tarihi Balıkçılar Mahallesi’nde geçirmek de. İkinci seçeneği yeğlerseniz, adı Dar Ev olan küçük otelde kalmanız önerilir. Fischergasse’de, taş köprünün hemen yanı başındaki, 16. yüzyıldan kalma yapı adı gibi gerçekten daracık. İçinde sadece üç odası var. Baştan aşağı özenle restore edilmiş odalar kat genişliğinde. Birinde jakuzi var, günün yorgunluğunu atmak isteyenler için. Tuna’nın kolu Mavi neredeyse odanızın içinden geçiyor. Az sonra ağaçlar altında oturmuş, leziz yöre şaraplarını yudumlarken aklınız uzaklarda...

[email protected]