78’in ‘Fırtına Kuşağı’

Attilâ İlhan dedikçe, “Sert adamlardı / güneşten ışık yontarlardı.” Bir de kaygıları vardı ki, “Biz uyursak ülkeye bir şeyler olur” sanıyorlardı. İşte bu fırtına kuşağından bir örnek; Veli Emektar’dan, Bir Umut, Bir İnsan. Kırk yıl öncesine, heyecan, gerilim dolu bir yolculuğa çıkmak isteyen 78’lilere mutlaka önerilir.

22 Nisan 2021 Perşembe, 00:02
Abone Ol google-news

68 Kuşağının sembol isimlerinden Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edildiğini Attilla İlhan, 6 Mayıs 1972 sabahı vapurla Karşıyaka’dan İzmir’e geçerken öğrenir. Vapurun en alt katında, göz yaşlarını tutamayarak, yazdığı ünlü 'Mahur Beste' adlı şiirinde, Denizleri (o kahramanları) anlatır. Hüseyin 23, Yusuf ve Deniz 25 yaşındaydı.

Türkiye’nin bağımsızlığı ve özgürlüğü için üçü de darağacına bayrak gibi asılmıştı. Bir bilgiye göre, şiirde geçen "o mahur beste çalar" dizesiyle A. İlhan, Deniz Gezmiş'in idam edilmeden önce son isteği olarak dinlemek istediği, Rodrigo'nun Gitar Konçertosu'na gönderme yapmıştır.

(“Bir rivayete göre ise, idam edildiği günün sabahında, TRT’nin Ankara Radyosu’nda, üst üste iki kez bu konçerto çalınır. Dönemin TRT yöneticileri Deniz Gezmiş’in bu konçertoyu sevdiğini bilmediği için bu olaydan haberdar olmaz.” SOL/ Konçerto, Müjgan, Sardunya ve Deniz)

“ (...) O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız/ Bir yangın ormanından püskürmüş, genç fidanlardı/ Güneşten ışık yontarlardı, sert adamlardı/ Hoyrattı gülüşleri, aydınlığı çalkalardı/ Gittiler akşam olmadan, ortalık karardı…”

78 KUŞAĞINI NASIL BİLİRSİNİZ?

Attilla İlhan, 1971, 12 Mart Muhtırası koşullarında, devrimci 'illegaliteye' uyumlanmış gibidir. Yukarıdaki göndermeler dışında, şiirinde, ‘müjgan’ meteforunu (şifresini), bilerek ve bir sevgiliyi çağrıştırarak kullanır. (Oysa 'müjgan' Farsça ‘kirpikler’ demektir.) Şair, söz konusu şiiri ve baştaki iki dizeyi özellikle 68'liler ve Denizler için yazmışsa da, bu dizelerin, 78'in 'Fırtına Kuşağı'nı da anlattığını, (A. İlhan’ın hoşgörüsü ve izniyle) düşünebiliriz.

Birkaç yıl önce, büyük bir üzüntüyle, Karacahmet'te, miting gibi büyük bir törenle, Denizlerin yanına, sonsuzluğa uğurladığımız, kuşağımızın yol arkadaşı, yol arkadaşım, Bülent Uluer'in bir soruya verdiği yanıtta, 68 Kuşağıyla karşılaştırırken, "78 Kuşağının kahramanları yoktur, onlar kitlesel kahramandır" benzeri açıklaması olmuştu.

Ben, buna katılmıyorum. Vardı diyorum. En başta, Sevgili Bülent Uluer, 78'lilerin en sevilen, en bilinen kahramanıydı. 78’in Dev-Genç Genel Başkanı Bülent Uluer’in, ‘yoktu’, demesi; onun yüce gönüllü oluşundandı bence.

‘BİZİ GÖMMEK İSTEDİLER; TOHUM OLDUĞUMUZU BİLMİYORLARDI’

Hatta 78'lilerin gençlik örgütlenmesinden siyasete yükselmiş, adı çok duyulmamış başka kahramanları da vardı. Örnekse, İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü'nde demokratik, laik, bilimsel eğitim mücadelesinde yetişmiş Veli Emektar, Fevzi Güvener, Hüseyin Duranay gibi isimleri unutmayalım.

Bir Çin Atasözü şöyle der: “Bizi gömmek istediler; oysa tohum olduğumuzu bilmiyorlardı.” Evet bilmiyorlardı. Üç fidanı idam ettiler diye, devrimciliğin kökünü kazıdıklarını sananlar, bunu bilmiyordu.

Demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü bir eğitime ve sosyalizme adanmış, adı çok bilinmeyen yeni yetişen kahramanlardan Veli Emektar, ne iyi etmiş de yaşamını yazmış. Aslında Veli Emektar, kendi yaşamı üzerinden , 78'in "Biz uyursak ülkeye bir şey olur" diyen kuşağın, en delikanlısını, en vatan sevdalısını, en fedakar, en cesur; en ustasını, en acemisini; en şakacı, en konuşkanını yazmış. Yazmış ve yayınlamış. 'Bir Umut Bir İnsan' demiş başlığına. Bir öz yaşam öyküsü olmakla birlikte, bir dönem romanı daha çok.

‘DEVRİMCİLİK BÖLÜMÜ’NE ‘YATAY GEÇİŞ’

1980 öncesi, (1974'te) 11 bölümü olan İst. Atatürk Eğitim Enstitüsü'nün Sosyal Bilgiler Bölümünde başlayan öğrenciliğinden, 'Devrimcilik Bölümü'ne 'yatay geçiş' yapmış; öğrenci gençliğin önderlerinden biri olmuştu.

Bu mücadelesi yanında, örgüt içi, örgütler arası çelişmeleri ve çatışmaları, bu arada, hiç aklında yokken, evliliği üstüne gelen, örgüt kurallarına da aykırı platonik bir akıl tutulması ve bu nedenle yaşadığı travmayı ve üstüne bir de bu nedenle geçirdiği örgütün soruşturmasını, buna verdiği ifadeyi; bütün bunları, biraz da özeline, (istemeden de olsa hafiften) girmiş olarak, içten bir anlatımla, kitabında okuyabiliyoruz Veli Arkadaşımızın.

Bu arada Sevgili Veli’nin dokuz canlı olduğunu öğreniyoruz kitabında. Önce, “Bana sağcılar cinayet işliyor’ dedirtemezsiniz” diyen bir zihin yapısının iktidarında... MC hükumetleri döneminde, solcu ve öğrenci önderi olarak, ayda, bazen haftada bir polisin eline düşmek, çıkmak yine girip yine çıkmak, yine girip, yine… ne demek.

Her girişinde bir ton dayaktan ve işkenceden geçmek; ölümlere gidip gelmek; ama dayanmak, teslim olmamak; korkuyu, yılmayı yüreğine kondurmamak… Tam bir deli fişek olup, polisleri yıldırırken, kimi polisleri kendine hayran bırakan bir partizanla karşı karşıyayız roman tadındaki bu anılar toplamında.

Sonra 12 Eylül döneminde, kadrolu olarak girdiği cezaevinde komün temsilciliğine seçilmek, tutuklu ve mahkumların hakları için baskıcı, ağzı kamçılı(*) yöneticilerle didişmek, kuyruğu hep dik tutmak, cezaevinden çıkarken bile, savcıya hiç minnetsiz çekip yürümek, saatlerdir dışarıda bekleyen babasının yanına.

ANNESİ, GORKİ’NİN ‘ANA’ SI KARAKTERİNDE

Babası demişken, annesiyle birlikte, bu iki güzel insanın Veli’yi karakol karakol izlediklerini, hiç yalnız bırakmadıklarını, onun davasını sahiplendiklerini, hayranlıkla izlediğimizi belirteyim. Özellikle Veli’nin annesi bize Maksim Gorki’nin Ana romanındaki, ‘Ana’ karakterini (Palegeya) anımsatıyor.

Kitap, olay örgüsü bakımından eleştirilebilir. Olay yığını gibi gelebilir örnekse. Ne ki öz, biçimin kimi kusurlarını fazlasıyla bağışlatıyor ve yer yer gülümseten, şaşırtan anlatısı, kusurları örtüyor. Anılar toplamından oluşan bu oylumlu öz yaşam öyküsü (otobiyografi) film olmaya çok uygun geldi bana.

Bu dizi salgınında, neden 78’in de bir dizisi olmasın, diye düşünmedim değil. (Yazılı olmayan reel hukuk(!), yazılı hukuku ve İnsan Hakları Eylem Planını yasaklamazsa.) Üstelik kitapta hızla akan olaylar, bir sinemada kahramanımız film izlerken, SON’a eriyor.

Askerlik dönüşü, 12 Eylül’ün Kızgın Soluğu’nu(**) toplum ensesinde yaşarken... Bu koşullarda karşılayıcısı da gel(e)mez. O da bu yalnızlık duygusunu yenmek için kendini ilk gördüğü sinemaya atıverir. Ne ki film bitmiş, bitmiş ama koltuktan kalkamıyor kahramanımız.

Görevli gelir : “Asker Ağa, hadi kalk, film bitti” der. İlginç, çok şık bir ‘SON’. Planlanmış mı? Sanmıyorum. İlginçliği şuradan geliyor, biten yalnız film değil, okuduğumuz kitaptır aynı zamanda. Bir filmin, sinema görevlisinin bu sözleriyle bitmesi ne şık, ne yaratıcı bir ‘son’ olur, diye düşündüm bir an.

40 yıl öncesine; heyecan, gerilim dolu bir yolculuğa çıkmak isteyen 78'lilere mutlaka önerilir. Edebiyat, sanat aşkına değilse de; sevgili kuşağımız aşkına önerilir. Bir gençlik önderinin, kaçıp kovalamaktan, yazmaya nasıl zaman bulduğuna şaşarak önerilir. 78'in çocukları x, y, z kuşağına da ayrıca önerilir elbette.

Yaşanabilir, daha barışçı, daha çevreci, daha özgürlükçü bir dünya için, "yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek" (***), yılmadan yorulmadan; "...iyi, güzel, doğru haklı için bir şeyler yapabilirim; yaşım başım buna engel değil" diyen Nazım’ın örnekliği aşkına...

(*) ‘ağzı kamçılı’, Nuray Gök Aksamaz

(**) Eylülün Kızgın Soluğu, Mehmet Başaran, Cumhuriyet Kitapları, 2. baskı

(***) 78 Kuşağı şairlerinden Adnan Yücel

Bir Umut, Bir İnsan / Veli Emektar / El Yayınları / 410 s.