Anılar, bellek, zaman ve imgeler!

Sabah Küçük İskender’in ölüm haberiyle uyandım. Gece geç saate dek haber yapıyorsun, sonra kısacık uyku aralığında neler oluyor, zaman herkes için farklı akar...

08 Temmuz 2019 Pazartesi, 16:29
Abone Ol google-news

1- Sabah küçük İskender’in ölüm haberiyle uyandım. Gece geç saate dek haber yapıyorsun, sonra kısacık uyku aralığında neler oluyor, zaman herkes için farklı akar. İlk gençlik yılları, Beyoğlu’na sıkça çıkar olmuşuz (Belli “Beyoğlu’na Çıkmak” demeye öykünmüşüz), ben rock davulcusuyum, bir yandan tiyatro yapmak için çırpınıyorum… Halûk müzisyen, ben yazmakla meşgulüm, Burak deli dolu… O vakit Beyoğlu’nun ilk rock barı açılıyor, gariptir adı “Jazz Stop” İlk günler tenha, terk edilmiş gibi, sanki uzun zamandır varmış da, artık kimse ayak basmıyormuş gibi… Engin Yörükoğlu Türkiye’ye dönmüş. (Sahi ilk nasıl tanışmıştık?) Dillerde aynı soru Moğollar yeniden canlanacak mı? Issız bir gece, pavyon kimliğinden kurtulmaya çalışan mekânda sahnedeyiz, bir iki kişi var müşteri, belki loş localarda, arkada bir yerde sevişiyorlar, ne çalıyorduk acaba?

 

küçük İskender

2- Ne olduysa oldu, birden İstanbul keşfetti Jazz Stop’u! Anılar belleğimde parça parça… Kalabalık içinde esrik dansları anımsıyorum. Direnen Engin Abinin yüzü gülüyor, artık sahnede zımba gibi gruplar var. Yer bulmak imkânsız, kapıya yarma biri konmuş hemen… O günlerden birinde tanımıştık Küçük İskender’i. Halûk daha iyi anımsar, nerede, hangi dilde konuşmuştuk. Etrafında birileri vardı, bir gün bir kâğıt uzatmıştı bana: “Al bunu, senin olsun” dediydi İskender. Daktilo edilmiş bir şiir, arkasında el yazısıyla yazılmış bir başkası. Sonra geri alıp, yüksek sesle okuduydu. (Bellek bazen anımsar; kimi zaman boşlukları doldurur, kurgular, o yüzdendir tanık birinin olması yaşadığımıza dair kanıttır) Odama çıkıp çekmeceyi karıştıracağım, sakladım biliyorum o şiiri, belki yayınlanmamış bir şiirdir, günışığına çıkarmak görevdir o halde…

3- Demek yirmili yaşların başında yüz yüze gelmişim en son şairle; uzak birinin ölümü dokunur mu insana? Sait Faik etkisindeydi İskender anımsıyorum, sever, onun gibi davranırdı; söz etmişti o kısacık tanışıklığımızda, bende kalan bunlar. Çoktan ölmüştü zaten yirmi yaşımız… Şimdi iletişim olanakları çoğaldı, değişti. Ölüm ardından hızla tepki veriyor, duygularını açığa vuruyor insanlar. Ne denli içten olduklarından emin değilim doğrusu! Kimi (Artık ölen konuşamayacağı, yanıt veremeyeceği için) öyküler, anılar uyduruyor… Bazısı zalim ayrıca… (Ölüleri kutsayalım demem, ama yanıt hakkına saygı gerekir, ondandır anı yazmanın riski. Eğer yiğitsen insanlar yaşarken söyleyeceksin sözünü yüzüne…)

4- Adalet Ağaoğlu ile görüşüyordum o zamanlar. (Ne severdim yapıtlarını, hakkında yazar, tanımaktan övünç duyardım. Sonra o kendine ihanet etti, gericilerle yan yana düştü, ben de evdeki tüm kitaplarını sahafa verdim.) Attila İlhan’ın şiirlerini oyunlaştırmış, sahneye koymuştum. Adı “Ne Kadınlar Sevdim”di. Onun öyküsü başka… Galaydı sanırım, Füsun Akatlı ve Zeynep Altıok gelmişti. Oyun sonu, alkış, sevgi ile tamamlandı. Adalet hanımı yolcu ederken, Zeynep’in kulağına, Sivas’ta yakılan babası için: “Kör ölür badem gözlü olur” dediydi. Nasıl unutulur bu? (Sır mıydı bu acaba? Edebiyat tarihine kalması gerekmez mi?)

5- Anı yazarlığı kişinin yaşamını temize çekmek için kullanması değildir. Nesnel olmasını beklemek yanlıştır yazanın elbet, ama çarpıtmak başka şey. Hele de göz görerek tarihi değiştirmeye girişmek. Anı yazarlığı birilerine sövmenin aracı da olmamalı. Hele de yanıt hakkı olmayan kimseler ardından, acımasızca, kötülük bu. (İyi, güzel, doğru olmak tüm yaşamda mümkün değildir. Kimse yaşamının tamamına kefil olamaz, dahası, yanlış yapmadan ömür sürmek eksik yaşamaktır. Özellikle birinden kötü söz etmek niye? Tersi de söz konusu, özenle olmayan birini yaratmak da yersizdir, saçmadır. Belleğim beni yanıltmıyorsa Selim İleri geçmişte öfke, kin, kıskançlıkla kalbini kırdığı kimselere dair özür yazısı yayınladı. İyicil bulmuştum bunu. Bir yerde şöyle demişti dedikodu yazarlığı yaptığı günler için İleri: “İsmail Cem’in çıkardığı Politika Gazetesi’nde. Gerçekten anlamsız, yaralayıcı, terbiyesiz, küstah ve çirkin yazılardı... O yazı­ları hayatımın en büyük vicdan azaplarından birisi olarak görüyorum.” Demek o gün kapıldığı sevilme duygusunun eleştirisini yapmış içinde… Saf mıyım?)

6-Yazarken konu konuyu açar, araştırırken “Oğuz Atay Tartışması” okudum bir edebiyat sitesinde. Sefa Kaplan “Eleştirmenin İktidarı” kavramı üzerinden Ahmet Oktay’ı eleştiriyor ve diyor ki: “Romanımıza Ne Oldu?” diye soracak son kişidir o! Zamanında Oğuz Atay hakkında kalem oynatmadığından sertçe söz ediyor, bunu kusur sayıyor. (Sonuç: “Bu Marksist Körlüktür” demeye getiriyor.) Her eleştirmen aynı zamanda yazardır, doğru olan “eleştirinin eleştirisidir” kuşkusuz. Oktay: “Böyle bir iktidarım olduğunu bilmiyordum” diyor. Kaldı ki yine onun demesiyle: “Atay hakkında yazmak zorunda olduğumu bilmiyordum” diye ekliyor. Önce içimde kızgınlık belirdi Ahmet Oktay’a yönelik “Edebi etik sorunu var” denmesinden… Sonra düşündüm de, iyice “ölçüt sorunu” yaşadığımız günlerde, böylesi tartışmaya susamışım. (Oysa kafa göz yararak nasıl da girmek niyetindeyim tartışmaya, neyse…)

7- Hala basılı(kâğıt) gazete okumayı ısrarla sürdürenlerdenim. (Kızımın yaşamında hiç olmadı, yazık ki. Eve düzenli gelmesine karşın Cumhuriyet, basılı halini merak edip bir kez bakmadı. Kültürel, düşünsel gereksinimini başka araçlardan karşılıyor. Dahası televizyon da yok yaşamında. Başka bir çağ var ve ben ona yabancıyım) Sabah gelen haber ardı ardına bunları düşündürdü. Küçük İskender’le ilgili ne tür bir imge kalmış aklımda diye düşünürken, böyle yolculuğa çıktım. Doksanlar çoktan bitti, bunu kabullenmek gerek, şair “yanlış zamanda doğduğunu” söylemiş. Ben de diyorum ki, kimse doğru zamana doğmaz. Bazen denk gelir, çoğu zaman teğet geçer, belki hiç yakalanamaz zaman… (Zaman sorunu üstüne yazmak lazım ama çok yorgunum)