‘Anıtkabir konserini hiç unutamam’

Başarısıyla adını uluslararası alanda 80 ülkeye yazdıran dünyaca ünlü piyano virtüözü Gülsin Onay, çalışmalarını ve hikâyesini anlattı.

10 Ocak 2020 Cuma, 06:59
‘Anıtkabir konserini hiç unutamam’
Abone Ol google-news

Gülsin Onay, 3.5 yaşında annesinin desteğiyle oturduğu piyano sayesinde, şimdi dünyanın önünde saygı ile eğildiği ünlü piyanist oldu. 5 kıtada 80 ülkede 2 binin üzerinde konser verdi. “Üstün Yetenekli Çocuklar Kanunu” kapsamında Paris Konservatuvarı’nda eğitim gören Gülsin Onay, 1987 yılında Devlet Sanatçısı unvanı aldı. UNICEF Türkiye Milli Komitesi tarafından “İyi Niyet Elçisi” seçildi. Ünlü piyaniste nasıl keşfedildiğini, konserlerini, sahnede yaşadığı ilginç anılarını, müzik kariyeri yanı sıra ev hayatını 9 soruda sorduk.

Yeteneğiniz ilk nasıl fark edildi?

Piyanist olan annem ve kemancı olan babam sayesinde. Annemle olmak için piyanonun yanına gidiyordum. Bu harika sesler çıkaran oyuncağın aslında bir oyuncak olmadığını 3.5 yaşından itibaren, annem öğretti bana. Ondan sonraki öğretmenim 6 yaşında Maria Teresa Rodriguez oldu. Solfej ve piyano öğretmenimdi. Sonra Türkiye’nin en tanınmış piyano öğretmenlerinden, besteci Ekrem Zeki Ün’ün eşi Verda Ün de öğretmenim oldu. Daha sonra “Harika Çocuklar Yasası” kapsamına alınarak Ankara’da Mithat Fenmen ve Ahmet Saygun ile çalışmalarıma devam ettim. On üç yaşına geldiğimde de Paris’e giderek Pierre Sancan, Nadia Boulanger gibi önemli hocalardan dersler aldım.

3.5 yaşında başladınız, ilk konseriniz nasıldı? Hiç unutamadığınız konseriniz hangisi?

Çok mutlu bir gündü. Sevinçli bir heyecanla bekledim sıranın bana gelmesini. Çalacağım eseri bitirdiğimde alkışlar çok hoşuma gitmişti. Başka parçalarım da var, onları da çalabilirim, isterseniz” dediğimi hatırlıyorum. Bittiği için üzülmüştüm. 19 Mayıs 2015 tarihinde Anıtkabir’de verdiğim konser beni gerçekten bambaşka duygulara sürüklemişti. Nasıl ifade edebilirim bu duyguyu bilemiyorum. Atatürk’ün manevi huzurunda Saygun, Chopin ve Mozart’ın eserlerini seslendirmek. 50 bin kişinin coşkusunu hissettiğim müstesna bir gündü.

Sahnede ilginç bir anınız var mı?

6 yaşımda verdiğim ilk konserden bu yana 2000’in üzerinde konser verdim. Sayı bu kadar çok olunca, ilginç anılar epey birikiyor. Konser esnasında kopan piyano teli, kapağı “bam” diye kapanan piyano, unutulan kıyafetler, prova öncesi saatlerce kilitli kalmam aklıma ilk gelenler.

Adnan Saygun’la çalıştınız. Unutamadığınız en değerli anınız hangisi?

Aslında ders ve öğretici sohbetlerin hepsi de film şeridi gibi geçer hep gözümün önünden. Saygun’la 11 yaşımdan 13 yaşıma kadar çalıştık. “Harika Çocuk” yasasından yararlandığım ilk yıllarda kendisinden armoni, kontrpuan, solfej, orkestrasyon ve analiz dersleri aldım. Hem de çok yoğun bir şekilde. Sonrasında Paris’e gittim, fakat çalışmalarımız irtibatımız kendisi vefat edene kadar devam etti. Birinci piyano konçertosunu büyük sevgiyle ve çok sık seslendiriyordum. Yanlış hatılamıyorsam 1983’te bir sohbet esnasında “Hocam bir tane daha yazsanız, ne güzel olur” dedim. “Dur bakalım şimdi” demişti. Sonra ara ara yine sordum. Galiba bir yıl kadar sonra tekrar sorduğumda “Yazmaya başladım, senin için yazacağım, senin konçerton olacak bu” dedi. O anki heyecanımı, sevincimi asla unutamam.

Tiyatro alanında da başarılı yönünüz var. Tiyatroya da devam etmek ister miydiniz?

Tiyatro neredeyse, beni müzikten çalacaktı. Öğrencilik yıllarımda amatör bir tiyatro grubuyla çalışıyordum. Çok ama çok keyifli zamanlardı. Konser piyanistliği kariyeri, öyle zorlu ve adanmışlık gerektiriyor ki, elbette oyunculuk da öyle; bir koltukta iki karpuz taşımak mümkün değildi. Şimdi bu hevesimi dost meclislerinde yaptığım küçük skeçler, taklitlerle tatmin ediyorum.

İzmir ve Ege deyince aklınıza ne geliyor?

Elgar’in Smyrna’sı. Küçük yaşlarımdan beri Ege Bölgesi’ni büyüleyici bulurum ve tarihi bölgeleri beni zaman yolculuğuna çıkarır. Zengin doğal güzelliği, leziz tatları ve sıcakkanlı insanları her zaman mutluluk kaynağım oldu. Bunca güzelliği, zenginliği bir arada yaşatan İzmir’in gönlümde apayrı bir yeri vardır.

Yeni nesil sanatçıları ve müzikleri nasıl buluyorsunuz?

Yeni nesil sanatçılar adı üzerinde: “yeni nesil”ler. Çok yetenekli ve öğrenmeye çok açıklar. Ancak zamanın ruhu gereği, eskiyle karşılaştırıldığında, kapsama alanları geniş ancak derinlik mefhumları farklı. Bunun olumsuz algılanmasını istemem. Her dönemin kendi koşulları içinde değerlendirmek gerek. Dünyada ve ülkemizde klasik müzik alanında bestecilikten yorumculuğa çok özel çok yaratıcı sanatçılar, geleceğe bu yüzyılı renklerini yansıtacak işler yapıyorlar.

Sahne dışında gününüz nasıl geçiyor? Evde yemek yapıyor musunuz, spor veya hobileriniz var mı? Alışveriş yapmayı sever misiniz?

Yürüyüş yapmayı, dostlarımla ve ailemle zaman geçirmeyi, sergiler görmeyi, uçakta okumayı seviyorum. Yemek yapmayı da çok seviyorum ama pek zamanım olmuyor. Alışveriş yapmaktan, en çok da sevdiklerime hediye almaktan hoşlanırım. Sosyal medyayı etkin kullanıyorsunuz, yorumlara cevap veriyor musunuz, yorucu olmuyor mu? Sosyal medya, hem sektör hem de dinleyici anlamında, dâhâ geniş bir kitleye erişebilme imkanı açısından, çok önemli bir mecra.

Yorumlara mümkün olduğunca cevap vermeye çalışıyorum. Benimle iletişim kurmak isteyen birisini cevapsız bırakmak, hiç bana göre değil. Sosyal medyada insanlarla iletişim içinde olmaktan mutluluk duyuyorum. Çalışmalarım arasında, bu iletişim beni dinlendiriyor.