Dr. Erdal Atabek yazdı: Aşık olan grip olmaz

Bağışıklık sistemimiz şimdi daha iyi tanıdığımız bir savunma sistemi. Aşkın yarattığı duygu fırtınası kendine özgü bir ‘zihin- beden dünyası’ yaratıyor.

24 Nisan 2021 Cumartesi, 16:01
Dr. Erdal Atabek yazdı: Aşık olan grip olmaz
Abone Ol google-news

Bu sözleri söylediğim salonda bir dalgalanma oldu.

Dinleyiciler dikkat kesildiler, yanındakine dönüp ‘duydun mu?’ diye bakanlar oldu, gülümseyenleri gördüm.

Gerçekten böyle miydi? Aşık olanlar grip olmaz mıydı?

Gerçekten böyleydi. Aşık olan grip olmazdı.

Nedeni de bağışıklık sisteminin uyarılmış olmasıydı. 

Bağışıklık sistemimiz şimdi daha iyi tanıdığımız bir savunma sistemi. 

Aşkın yarattığı duygu fırtınası kendine özgü bir ‘zihin- beden dünyası’ yaratıyor.

Aşkın odağında heyecan var.

Sevgiliyi düşünmek bile kalbin atışını hızlandırıyor, beden ısısı artıyor, gözler parlıyor, yüz pembeleşiyor. 

Hele de beklemek? O buluşma anının heyecanını yaşamak.

Saniyeleri uzatan sabırsızlık. 

‘Nerde kaldı?’ diyen kaygı.

Aşkta bunların hepsi var.

Heyecan, coşku, içi içine sığmayan bir taşkınlık, bir yandan da kaygı, kaybetme korkusu, bunlara karışan tedirginlik.

İşte o yükselen enerji başka bir dünya yarattığı zaman, aşık olanın gözünde başka hiç bir şeyin önemi kalmaz.

Ne ünvan, ne mevki, ne para ne durum, ne koşul?

Hepsi tuz buz olur, varsa yoksa ‘O’. Her şey ‘O’dur.

‘O’ varsa her şey vardır, ‘O’ yoksa hiç bir şey yoktur.

Bunun akılla mantıkla ilgisi kalmamıştır.

Sakin limandan açılıp fırtınalı denizlere dalan yelkenliyi hiç bir şey durduramaz. Dalgaların üstünden kayıp giden coşkuyu hiç bir şey engelleyemez. 

Ama fırtına dinip de denizin ortasında parçalanmış yelkenler, kırılmış direkler, kopmuş dümenle kalınca gerçekle yüz yüze gelinir.

Aşk kırgınlığı başka hiç bir kayba benzemez.

Artık dünya kararmış, yaşam anlamını kaybetmiştir.

Her şey gereksiz olmuş, gelecek silinmiş, yaşam enerjisi düşmüştür.

Bağışıklık sisteminin zayıfladığı bu durum her türlü hastalığa açık kapı yaratır.

Aşk Bir Armağan mıdır, Bir Bela mı?

Bursa’da Leyla Gencer’in resitalini izliyorum.

Ahmet Vefik Paşa tiyatro salonu tümüyle dolu.

Leyla Gencer o billur sesiyle aryaları söylerken dinleyenler kendinden geçmiş, müziğin o eşsiz hazzını yaşıyorlar.

Son arya, Verdi’nin ‘Talihin Kudreti’ salonu dolduruyor ve bütün salon ayağa fırlayarak o büyük divayı çılgınca alkışlıyor.

Salonu çınlatan alkışlar 12 dakika sürdü, saat tuttum.

Leyla Gencer sahnenin önüne yürüdü. Gözleri kapalı, elleri dua eder gibi açık, alkışları içiyor. 

Alkışlar sadece kulaklara erişmiyor, bütün bedeni sarıyor, kucaklıyor, okşuyor, seviyor. 

Salon titreşim fazına geçmiş, söyleyenle dinleyen bütünleşmiş, duygusal bir orgazm yaşanıyor.

‘ İşte, bu aşk anıdır’ diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Sonra, bir çok konserde bu ortak titreşimin orkestra üyeleriyle, orkestra şefiyle, solistle yaşandığına tanık oldum.

Aşk heyecandır.

Heyecan biterse aşk da biter.

Her aşkın bitişi hüsran mıdır?

Elbette hayır. Birbirini gerçekten seven çift, heyecan azalmasını sevginin artmasıyla karşılarlar.

Ben ayrıca, aşkta olsun, sevgide olsun, başka bir duygunun sürekliliği sağlayan etken olduğunu görürüm: Saygı.

Çiftlerin birbirine bağlılığını sürdüren en önemli etkenin ‘saygı’ olduğunu düşünüyorum.

Saygı temelinde yaşanan aşk da, süren sevgi de bağlılığı sağlayan duygusal buluşmalar yaratır.

FIRTINALI  AŞKLAR

Elisabeth Taylor menekşe gözlü güzel kadın. 

Richard Burton, yakışıklı erkek.

Bu ikilinin inişli çıkışlı aşkları, evlenip boşanmaları sinema dünyasının ilgiyle izlenen serüveni oldu.

Elisabeth Taylor, Richard Burton ile olan yaşamını ‘vahşi bir cengelde bir kaplanla yaşamak’ diye tanımlıyordu ama vazgeçemiyordu.

Kavgalı dövüşlü vazgeçilmez aşkları tarihsel bir serüvendir.

VIII. Edward, İngiltere tahtını Amerikalı bir kadın, madam Simpson için terkettiği zaman bütün kadınlar olayı özlemle izlemişti. 

Acaba kendisi için de bir şeylerden vazgeçecek bir aşık olur muydu?

Aşkın inişleri çıkışları vardır elbette.

Ama en trajik olanı, çiftin birinde devam eden heyecanlı coşkunun ötekinde bitmesinin yarattığı hayal kırıklığıdır.

Bir tarafın yaşadığı hayal kırıklığının yarattığı öfke, öteki tarafta kabul edilmemenin acısına yol açar.

‘ Othello sendromu’ diye bilinen bu durum, Shakespeare oyunlarından birinin konusudur. 

Othello, sevgilisi için kıskançlık krizine tutulur. Krizin sonu da elbette iyi bitmez. 

Kıskançlık, aşkta çok rastlanan bir ‘kaybetme korkusu’nun yarattığı duygudur. 

Hastalık derecesine vardığı zaman her şeyi kırıp döken bir şiddete dönüşür. 

İki tarafta da olabilen bu duygunun çaresi, ‘birbirini anlama ve birbirine güvenme’dir. 

KARASEVDA

Bizim kültürümüzde çok yer almış bir deyimdir ‘karasevda’.

Kıza aşık olan delikanlı bir türlü sevdiğine kavuşamaz.

Sevdası içinde karşılıksız bir duygu yoğunluğuna dönüşür.

Talihsiz genç yemeden içmeden kesilir.

Canı hiç bir şey yapmak istemez, elden ayaktan düşer.

Sonunda o zamanların ünlü hastalığı olan vereme yakalanır.

Sonu iyi bitmez elbette, ondan dolayı da adı ‘karasevda’ olur.

Dünya tarihinde de sonu kötü biten aşk serüvenleri yazılmıştır.

Ünlü ‘ Genç Werther’in Acıları’ J. W. Goethe’nin yapıtı da böyle karşılıksız bir aşkı anlatır. Güzel Lotte’ye aşık olan Werther, sevdiğinin başkasıyla nişanlanıp evlenmesi üzerine canına kıyar. Bu yapıt Almanya’da pek çok gencin ayni yolu izlemesine yol açmış, sosyal bir kaygı nedeni olmuştur.

Romeo ve Jüliet, birbirine düşman iki ailenin çocukları olarak yaşamadıkları aşkın kurbanları olmuş, Verona’da geçen bu öykü romanlara, şiirlere, müzik yapıtlarına esin kaynaklığı yapmıştır.

Tolstoy’un ünlü Anna Karenina’sı da gene böyle umutsuz bir aşkın acı romanıdır.

Aşkı aşk yapanın ‘kavuşulmaz olması’ çok dile gelmiştir.

Evlenmenin aşkı öldürdüğü de aşk evliliği yapanların yaşadığı bir gerçek midir?

Alışkanlıklar heyecanı azaltır, giderek de yok eder.

Aşkın fırtınalı heyecanı da bir süre sonra azalır. Eğer yerine birbirini anlayanların sevgisi konamazsa ilişki de biter.

Aşk fırtınalı heyecandır. Kıskançtır, bağışlamaz.

Sevgi, sakin limandır. Paylaşmayı kabul eder ve bağışlar.

Onun için de aşk ile sevgi birbirinde ayrı duygu durumlarıdır.

 Aşkın  Kimyası  Var mı?

Elbette var. ‘Zihin- beden bütünlüğü’ hormonların dünyasıdır.

Heyecan, ‘nor-adrenalin’ salgısına yol açar. Bu bedenin alarm durumudur. Değişen koşullara hazırlanma sürecidir. 

Sevinç, mutluluk ‘serotonin’ salgısı ile oluşur. Bu nörotransmitter salgısının insanda sevinç- mutluluk- umut yarattığı anlaşılmıştır.

‘ Serotonin’ azalması insanda depresyon dediğimiz yaşamdan çekilme halinin nedeni olmaktadır.

‘ Endorfin’ de gene beynin ‘ağrıyı- acıyı azaltan hormonu’dur. 

Bedende üretilen ‘endorfin’in, morfinden yüz kat daha etkili olduğu saptanmıştır.

Bir kazada bedende oluşan kırıkları ya da yaraları bir kaç dakika hissetmeme, ‘endorfin’ salgısıyla olmakta ve yaralıya zaman kazandırmaktadır.

Aşkın fırtınalı heyecanında ‘noradrenalin’, ‘serotonin’, ‘endorfin’ salgılanmaktadır.

‘ Oxitocine’ hormonu ise bağlılığı sağlayan bir hormondur.

Anneyi çocuğuna bağlayan hormon, bütün canlılarda vardır ve civcivlerini koruyan anne tavuk da bu hormonla hareket etmektedir.

Aşkın da elbette kimyası vardır. 

Aşk Armağan mıdır  Bela mı?

Bu sorunun yanıtı, aşkı hangi koşullarda yaşadığınıza bağlı.

Eğer aşkı bir kimlik arayışı içinde yaşarsanız sizi altüst eder, dengenizi bozar, ne aradığınızı bilemez, ne bulduğunuzu anlayamazsınız. Bu durum sizi çok zorlayan bir çıkmaz olabilir. Çok genç yaşların çalkantılarında bu risk vardır.

Oysa, dengeli bir duygu olgunluğunda yaşayacağınız aşk, sizin için gerçek bir armağan olacaktır.

Bu armağanı paylaşılmış bir yaşam ortaklığına dönüştürmek size yalnız bir sevgili değil, bir dost, bir yoldaş kazandıracaktır.

Böyle yaşanan aşk bir armağandır.

 Dostlar başına...