Bir masal dünyası: Brugge

Brugge, Brüksel’e trenle çok yakın; ama o bir saatlik yolculuk sonrasında başka bir dünyaya, bir masal şehrine ineceksiniz. Ortaçağdan kalma bir masal şehri.

27 Şubat 2021 Cumartesi, 16:00
Bir masal dünyası: Brugge
Abone Ol google-news

Bu dönem en çok konuşulan konulardan biri, gerçekleşemeyen seyahatler. Sen nereye gitmek isterdin, nasıl bir tatil hayal ederdin, en çok nereleri özledin gibi ilkokul anket defteri sorularıyla renklendiriyoruz akşam sohbetlerimizi. Görüştüğümüz üç beş dostumuzla. Sanalda takılıyoruz her birimiz. Savunma mekanizmalarının fantazi başlığına sığınıp rüyalarda yaşıyoruz. Bol bol anılardan yiyoruz. Durmadan avutuyoruz kendimizi, yakın gelecekteki masal tadındaki yolculuklarla ısınıyoruz.

Büyük bir sıkıntım yok; ama yurtdışı yolculuklarını özledim işin doğrusu. Hayatı boyunca bir yerden diğerine gitmiş, her şehirde ve ülkede değişik konuların peşine takılmış bir televizyoncunun oturması pek de kolay değil hani. Artık açılmak, saçılmak, koşturmak, uçak kaçırmamak için alelacele hazırlanmaya çalışmak için gün sayıyorum...

Hayallerimde her zaman hep güneş, deniz vardır, o ayrı mevzu. Şöyle sıcacık bir öğleden sonra, lacivert bir deniz ve uzaktan kulağıma çalınan müzik sesi vardır. Biraz da börtü böcek hışırtısı karışsın içine. Dar sokaklarda dolaşayım, evlerin mutfaklarından patlıcan kızartması kokusu yayılsın her yana. Sokağın başında bir hayır lokması kamyonetinden dua edip lokma alayım. Bir çınarın altındaki kahvede oturup etrafa bakayım...

Beyaz kireçle “öylesine” sıvanmış amorf duvarları, Ege’nin kendine has gururlu ve soğuk mavisini, mor begonvilleri, yusufçukların sesini, tenimde denizin tuzunu bu dünyada hiçbir şeye değişmem. Atın beni bir Ege kasabasına, biraz balık, bolca deniz, üç-beş dost; tamamdır işim. Yıllar yılları kovalar; ömür geçer, valla anlamam.

Geçen koca yaz da böyle geçti, söylemesi ayıp. Tam istediğim gibi. Çoğunlukla Ege’deydim, bana göre hep cennettdeydim. Çanakkale’den Bodrum’a, dolaştım.

Ama insan cennette de olsa, hayal de kursa, aynı gün geliyor aynı manzaradan sıkılıyor işte. “Hadi biraz da öbür tarafları göreyim” diyor. Nasıl ki balığın  üstüne helva, Orhan Pamuk’un yanına Tenten, bazen ayran bazen çaysa; Ege’nin üstüne de bir adet Batı Avrupa lazım. Sanalda, rüyada olsa bile.

İnsanın kendine “yaz bitti” demesi lazım bir yerde. Bir türlü yazla vedalaşamam ben. Kasım ayında denize girmeye devam ederim, üstüme mont almamaya direttiğim için her sonbahar mutlaka hasta olurum. Eldekini bırakamama, vedalaşamama, değişen koşullara ayak uydurumama durumu. Oysa herşey akar, herşey değişir. İnsanlar, bakışlar, ses tonları bile. Belki de son bir denizli geziden sonra, karanlık günlere girişin mevsimine de alışmak lazım. Dolaptan ince montlar, sweat-shirtler, çoraplarla işe başlamak lazım. Birden ağırlaşmak, birden melankoliye dalmak lazım. Nasıl ki şimdi karanlık kıştan bahara doğru gideceğiz yavaş yavaş. Sonrası ise yine güneş, deniz, kahkaha. Bu değişimleri hayallerimde bile hızlıca yapamam ben.

Olsun; öyle böyle, yaz gelir gene nasılsa. Bakarsınız görürüz birbirimizi yine; bol bol eğleniriz, yeriz, içeriz. Yarını kestiremeyiz. Hele bu dönemde, ne olacağının hiç öngörüsü yok. “Şimdi”ye bakalım; hayatı sanal manal, yakalayalım.

BATI AVRUPA’NIN KÜÇÜK ŞEHİRLERİ

Aslında kışın bu günlerinde, bana göre Batı Avrupa zamanı. Hava bizim buralardan daha bir serince tabii, ama olsun varsın. Kuru soğuk, insan ona da alışıyor. Arada yağmur atıştırıyor, kar yağıyor, akşam erkenden grileşen meydanlarda, dükkanların ışıkları göz alıcı menevişlerle parlıyor. Her yer önce kuru yapraklarla, derken yapraksız kalmış dallarla kaplanmış Sanki sepya renkler ve nazlanan güneşle, dünya hafif kızılımsı bir kahverengiye ve koyu girye bürünmüş.... Aslında her seferinde anlarım ki, kısacık geçen yaz mevsimi sonrasında, bu şehirler zaten kış için tasarlanmış... Evet evet, kesinlikle bu mevsimde bir adet Batı Avrupa yapmak lazım. Daha doğrusu lazım – dı!

Büyük şehirleri her gezen az buçuk biliyor artık. Paris’i, Londra’yı, Roma’yı anlatmaya hacet yok. Hepsinin havası, antikacısı, tiyatrosu, müzesi listelerimizde. Herkes meşhur birkaç lokantanın adresini biliyor, alışveriş merkezlerinin ve vitamin mağazalarının neye benzediğini hatırlıyor. Artık Avrupa’da bir büyük şehir gezisinde yaşanabilecek en büyük macera, yeni açılan bir mekan keşfetmek ya da en olmadık yerde okul arkadaşımıza rastlamak.

AMA YA KÜÇÜK ŞEHİRLER ÖYLE Mİ?

Gerçek keşif, gerçek seyahat, gerçek yok oluş. Tabii internet siteleriyle görülecek tüm adresler avucumuzun içinde; ama hala bu bilinmez, popüğler olmayan bir yerde olmanın yarattığı turistim duygusunun tadı bambaşka.

İşte bu aralarda, bu tatta bir seyahat için içimden geçen bir şehir var: Brugge. Hayali bile beni benden aldı. Oradaki bütün anılarım gözümde canlandı, burnumda waffle ve çikolata kokusu tüttü.

BRUGGE’ÜN ÇİKOLATACILARI

Brugge, Brüksel’e trenle çok yakın; ama o bir saatlik yolculuk sonrasında başka bir dünyaya, bir masal şehrine ineceksiniz. Ortaçağdan kalma bir masal şehri. Zaten “In Brugge” filmini, Colin Farrell’ı seyrettiyseniz, ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız.

Başka türlü bir yer burası... “Kuzeyin Venediği” diyorlar, çok da haklılar. Göller, kanallar, envai çeşit çiçek, böcek, kuğu, kuş var etrafta... Şehrin ortasındaki büyük gölün adı “Aşk Gölü”. Kanallarda tekne gezintisinin tadı bir başka. Donmuş sular çözülünce tabii. Hele bir de “bembeyaz kar yorganıyla örtülmüş şatolar arasında fayton gezintisi” desem?

Romantizm dorukta. Bu sene kış nasıl oldu oralarda, bilmiyorum. Eğer yapılabiliyorsa, öyle bir tekne gezintisi yaparsınız ki, bence gondoldan daha özel. Bağıran çağıran kimseler yok burada. Ses yok. İki kuş öter, üç tane yaprak yeri yalar, siz nefes alırsınız; o kadar. Bir çift at nalı “dıgıdık dıgıdık” geçer yanınızdan, burnunuza buram buram çikolata kokusu da gelmesin mi? Aşkın kokusu nedir ki? İflah olmaz romantiklerin şehri neresidir ki?


Tabii ki Brugge. Aşkın şehri. O göle atılan her bozukla bir daha gelinen Brugge.

N’olur yanlış anlamayın. Size asla bir Ege kasabası, bir Akdeniz esintisi vaat etmiyorum. O ayrı; mutluluğun resmi bana göre. Ama “Bir Ortaçağ masalı, hele  bu mevsimde biraz da karanlık bir masal yaşarsınız” diyorum. Kuleler, şatolar, küçük evler, masal kitaplarının canlandırmalarına benzer sokaklar görürsünüz diyorum. Michalengelo’nun heykellerini saatlerle seyredersiniz, Place du Bourg’da zaman ve insan ilişkisini yeniden gözden geçirirsiniz diyorum.

Dantellerden ve dantelcilerden geçip, beş kuşaktır çikolata işi yapan 20 m2’lik bir dükkanda da iyice kaybolursunuz diyorum. Hemen vitrinin yanındaki tezgahta o yaşlı adam büyük kazanı nasıl bir titizlikle karıştırır, o kakao karışımını nasıl bir hünerle kalıplara döker, sonra da envai çeşit çikolata nasıl olur da sadece bir hafta içinde tüketilecek şekilde üretilir-paketlenir-satılır; kırmızı biber çikolataya bu kadar mı yakışır, şuncacık dükkan ne cüretle dünyanın “en iyi çikolata adresleri”nden biri olarak listeye girer ve buradan çıkan çikolata paketleri nasıl olur da dünya starlarının evlerine postalanır; işte bütün bunlara şaşırır kalırsınız diyorum...

Yüzyıllardır değişmeyen adresler, posta kutuları, elektrik direkleri, arnavut kaldırımları, meydanlar, oturulan apartmanlar, kalakalmış bir hayatın, bir zamanın içinde eriyip gidersiniz diyorum.

Şehir Meclisi binası, bahçeler, faytonlar, dantellerle, beşyüz yıl öncenin “şeytan icadı” çikoltanın kokusuyla kendimden geçiyorum adeta.

İlkbahara az biraz zaman kalmış, ama Ege’ye hala çok varmış; güler geçerim. Ben “In Brugge”deyim. Biraz film, biraz hayallerdeyim. Biraz karamel, biraz siyah çikolata sürülmüş waffle’ımı yiyerek meydanda yitmişim. Bir kesekağıdı da ev yapımı mayonez dökülmüş patates kızartması olsun hadi. Ortaçağ üzerinden masalların en derinine çoktan girmişim...