‘Bu kitap hem ben hem biz!’

Işıl Özgentürk’ün ömrünün elli yılını anlattığı 68 Yılında On Dokuz Yaşındaysan Hep On Dokuz Yaşındasın, çıplak bir eylem. Pek çok önemli toplumsal olaya bizzat tanık ve müdahil olarak, dediği gibi “üç darbeden emekli olmuş biri” olarak; meydanlar, tiyatro, sinema ve edebiyat sac ayaklarıyla kendisinin ve kendisinin 68’inin dosdoğru serimi. Devrim ve otobiyografinin bileştiği hem en kişisel hem toplumsal yapıtı.

26 Mayıs 2021 Çarşamba, 00:06
Abone Ol google-news

Bir 68’li olarak güneşli bir hayali paylaştığı, yeterince anlatılmadığını, yazılmadığını düşündüğü 68 kuşağına, o müthiş direnişe vefa; bunlar yazılmalıydı duygusuyla kendisini saran sorumluluk ve o tükenmez heyecanla kaleme alıyor kitabını Işıl Özgentürk. Ömrünün elli yılını anlattığı 68 Yılında On Dokuz Yaşındaysan Hep On Dokuz Yaşındasın, çıplak bir eylem. Pek çok önemli toplumsal olaya bizzat tanık ve müdahil olarak, dediği gibi “üç darbeden emekli olmuş biri” olarak; meydanlar, tiyatro, sinema ve edebiyat sac ayaklarıyla kendisinin ve kendisinin 68’inin dosdoğru serimi. Devrim ve otobiyografinin bileştiği hem en kişisel hem toplumsal yapıtı.

“Sokak tiyatrosu” deneyimleri ve yöneticileri arasında bulunduğu, 1969 Eylül’ünde kurulan Devrim İçin Hareket Tiyatrosu (DİHT) deneyi... Aynı yıl bir yandan DİHT’de oyunculuk, yazarlık bir yandan da Maden-İş sendikasının ayda bir çıkardığı, Maden-İş gazetesinde gönüllü muhabirlik, Ant dergisine de işçilerle ilgili imza attığı röportajlar... Cumhuriyet Gazetesi’ndeki ilk yılları... Neredeyse ikinci evi olmuş, günde 8-10 oyun oynadığı grev mekânları... O bahar, o şafak! Türkiye İşçi Partisi’nin yaşamındaki yeri…

Unutamadığı zamanlar ve yaşadıklarından kendisinde kalanlar: 12 yıla mahkûm ölüm orucuna yatan Sevgi Erdoğan; yanı başında ölen işçi Şerif Aygün; sokaklarda vurularak ölen yoldaşları, idam edilen canları...

Sonra günümüz... Ali İsmail Korkmaz, Dilek Doğan, ölüm orucunda ölen Sevgi Erdoğan, Tahir Elçi, Barış Anneleri, yerin 400 metre altında ona hikâyelerini anlatan maden işçileri, Gerze’de termik santral yapılmaması için çadırda nöbet tutarken elime çay tutuşturan Karadeniz’in amazon kadınları, Suruç’ta Kobani sınırında patlayan bombaları beraber saydığı yiğit kadınlar... Ve 12 Mart’tan sonra getirildiği işkence merkezi Sansarsan Hanındaki küçük cinayeti ve tecavüze uğraması...

Işıl Özgentürk’le, 68 Yılında On Dokuz Yaşındaysan Hep On Dokuz Yaşındasın’ı konuştuk.

‘ÇOK ŞANSLI BİR İNSANIM’

- Söyleşimize Cumhuriyet’e, devrimlere, bir 68’li olarak güneşli bir hayali paylaştığınız 68 kuşağına, o müthiş direnişe vefa ve bunlar yazılmalıydı duygusuyla sizi saran sorumluluk duygusuna yakından bakarak başlayalım isterim.

Sizi bu kitabı yazmaya yönelten nedenlerin başında vefa ve sorumluluk duygusu olduğunu vurguluyorsunuz 68 Yılında On Dokuz Yaşındaysan Hep On Dokuz Yaşındasın’da.

Her ikisini de açar mısınız? Ve 1968’i düşünmek nelere götürüyor sizi?

Öncelikle çok şanslı bir insan olduğumu düşünürüm. Dünyada havai fişeklerin yepyeni yolları, öğretileri aydınlattığı bir dönemde üniversiteli olduğum için, iki Cumhuriyet aşığı anne babamın başına buyruk kızları olduğum için, çocukluğumun önemli bir bölümü kadim bir uygarlık kenti olan Antep’de geçtiğim için.

20 yaşında korkusuzca Cumhuriyet Gazetesi’nin kapısından girip “Ben burada çalışmak istiyorum” dediğim için, olağanüstü dostluklar, aşklar yaşadığım için. Ülkemde gitmediğim kent, ören yeni bırakmadığım için, Afrika’da tamtam, İspanya’da en sevdiğim flamenko dansını yaptığım için, beni eleştirmeyi hiç bırakmayan kızım Dünya için... Pek çok şey için.

Dedim ki, bu hayata bir vefa borcun var. Yanı başında ölen işçi Şerif Aygün’e, sokaklarda vurularak ölen yoldaşlarına, idam edilen canlarıma, kısaca birlikte yollarda yürüdüğüm arkadaşlarıma,benimle hayatı paylaşan dostlarıma en önemlisi de kendime bir vefa borcum var. Öyleyse iş başına geç Işıl başla! Başlayınca gördüm ki, sadece 68’li yılları anlatmam yetmiyor, ben bütün yaşamım boyunca 68’li olmuşum öyleyse devam...

Ali İsmail Korkmaz için, polis kurşunuyla ölen Dilek Doğan için, ölüm orucunda ölen Sevgi Erdoğan kucağıma yayılan kara gür saçları için, Güneydoğu’nun anka kuşu Tahir Elçi için, halay çektiğim Barış Anneleri için, yerin 400 metre altında bana hikayelerini anlatan maden işçileri için, Gerze’de termik santral yapılmaması için çadırda nöbet tutarken elime çay tutuşturan Karadeniz’in amazon kadınları için, Suruç’ta Kobani sınırında patlayan bombaları beraber saydığımız yiğit kadınlar için yazmalıyım, dedim.

Bu arada birden bir kadın olduğumu aklıma geliverdi. Kadınlık hallerimi de yazmalıyım dedim,12 Mart’tan sonra getirildiğim işkence merkezi Sansarsan Hanındaki küçük cinayetimi, tecavüze uğramamı da yazdım. Yazdım da yazdım. Kitabın adı da ben yazarken kendini yazdı.

‘ASIL BELA KORKUDUR!’’

- Işıl Özgentürk deyince aklımıza hemen o tükenmez heyecanı ve eylem insanı olması gelir. Kitabın bütününe yayılan duygu da birebir bu. Kitaptan alıntıyla aynen sorarsam; “Neden bu heyecan, bu yerinde duramama hali?” O heyecanı, eylemselliği, geri durmamayı, yani sakinleşmemeyi anlatır mısınız?

Kitabın basılmış halini ikimiz gazetede aynı anda gördük. Ve sen benim heyecanım karşısında şaşırdın. Tuhaf bir haldeydim. Hep öyleyim, sanırım küçükken hiperaktif bir çocukmuşum,o zamanlar çocukları psikologa götürmek moda olmadığından ben tedavi olmamışım.

Şaka bir yana sanırım bu hali 68li yıllara borçluyum, 68 kısaca bir ruh halidir ve bu ruh hali, bu isyan insanı terk etmez, yetmiş yaşına gelse de! Bir de başınızın derde girmesine alışmanız gerek, bak gene bir sorgulama için Çağlayan Adliye’sine çağrıldım. Artık saymıyorum. Arkadaşlarım “adliyeye yakın bir ev tut ,” diye akıl veriyorlar. Bir de korkuyu yenmek gerekir. Asıl bela korkudur.

‘BU KİTAP HEM BEN HEM BİZ!’’

- Ömrünüzün elli yılın anlattığınız kitabınız adeta çıplak bir eylem gibi. Bu kitap sizin 68’iniz, hem kişisel hem toplumsal yapıtınız kuşkusuz ama kitapta pek çok olayın bir kuşağın ortak yaşamında var olduğunu belirtiyorsunuz. Bu kitap aslında ben değil biz demenin de bir yolu mu?

Kitabım elbette benim hayatım ama dönemin pek çok insanın da hayatına dokunan bir kitap. Hem ben hem biz. Çoğul bir hayat. Çoğu zaman biz diyorum,”biz yürürken”, “biz üniversite damlarında nöbet beklerken”, “biz bir grev alanında oyun oynarken”... Bunları anlatırken nasıl tekil şahıs kullanabilirim.

Bir küçük anı, 68’li arkadaşım İnci’ye yazdıklarımı anlatıyorum: Ben dokuz yaşındayken babam beni trenin makinistlerine emanet edip İzmir’e halamların yanına göndermişti. Cesarete bak. İnci kahkahalarla gülüp “Senin ki bir şey mi babam beni yedi yaşındayken otobüs şoförüne teslim edip Ankara’ya gönderirdi”. Şimdilerde gerçek gibi gelmiyor değil mi? Ama öyleydi. O nedenden hem ben hem biz.

‘KİTABIM GERİ DÖNÜŞLERLE İLERLİYOR’

- Devrim ve otobiyografi nasıl bileşiyor kitabınızda?

Kitabım geri dönüşlerle ilerliyor. Böyle bir anlatımı özellikle seçtim. İstedim ki yaşadığım olaylar, geçmişim beni nasıl bir insan yapmış, bunu başarmaya çalıştım. Çok sevdiğim Yunanlı yönetmen Angelopulos’un Sonsuzluk ve Bir gün filminden yazım tekniği olarak epey faydalandım.

ALIS’İN (IŞIL) HARİKALAR DİYARI; ANTEP!

- Çocukluğunuzun da hatırı sayılır bir yer bulduğu kitabınızda görüyoruz ki, devrim kanınızda zaten mevcut! Birbirine kenetli sımsıcak ve aydın bir aile ortamında mutlu ve gayet farkındalıklı bir çocukluk yaşadığınız paylaşıyorsunuz.

Bir de gezgin bir dünya vatandaşıyım diyorsunuz. Kitabın bu bağlama ilişkin hayli geniş bir rotası olduğu da söylenebilir sanırım. Çocukluğunuzdan bu yana basmadığınız toprak parçası kalmamış dense yeri.

Kitapta çocukluğum için “Alis (Işıl) Harikalar Diyarında” diye başlık açmışım. Gerçekten harikalar diyarındaydım. Antep’in sıcağında Maarif Müdür yardımcısı olan babam sırtında şoför gocuğu, altında cip, dağ köylerine giderken beni de yanına alırdı. Yaş 10. Sözlerini anlamadığım türküleri, ağıtları ilk o zamanlar duydum.

Yüzleri dövmeli Kürt kadınları beni çiğ köfteyle beslerlerdi. Annem öyle bir arkeoloji meraklısıydı ki, tatil günlerinde her hafta başka bir ören yerine giderdik. Sürekli gezen biri olmam da annemle babamın günahı var. İyi ki bu günahı işlemişler. Sonunda da dediğin gibi çok geniş bir coğrafyada at koşturdum.

‘FAZLASIYLA MERAKLIYDIM’

- Antep’te adeta kadim zamanları andıran bir masalın içinde gibi yaşadığınızı öğreniyoruz. Nasıl bir masaldı bu, içinde neler olan bir masaldı? Nasıl bir masal ?

Benim çocukluğumda Antep gerçek bir mozaikti. Araplar, Ermeniler, Yahudiler, Türkler, Kürtler aynı mahalleler yaşarlardı. O sarı sıcakta herkes birbiriyle dosttu. En az elli kişiyle Alleben nehri kıyısında sabahın köründe yenilen katmerlerin tadını unutmam mümkün değil. Bana Arapça dua öğreten Happa bacıyı da.

Fazlasıyla şenlikti, kimi zaman da acıtıcı bir Antep yaşadım. İlk başkaldırılarım da Antep’tedir. Aşka dair ilk bilgilerimi de arkadaşlarla dikizlediğimiz Antep’in Açıkhava pavyonlarından edindim. Adım çıkmıştı “yaramaz Işıl” diye hayır yaramaz değildim fazlasıyla meraklıydım. Tıpkı mavi gibi merak da bir huy bende.

‘TESADÜFEN YAŞIYORUM. İNTİHAR DUYGUSUYLA SAVAŞIRIM!’

- Neden ‘Beni bu yaşıma kadar yaşatan sadece tesadüflerdir” diyorsunuz. Sonra “İntihar duygusu her zaman benim de yanı başımdadır. Onunla gerçek bir savaşçı gibi savaşırım.” diye yazıyorsunuz.

68’de, o zamanlar için çok sıradan sayılan başınızdan geçen bir olayı anlatıyorsunuz. Kurşunlar vızır vızır yanınızdan geçiyor. Tesadüfen yaşıyorsunuz. Bunlar kitaba nasıl yansıyor? O savaşımı, ıssızlığa, teslimiyete, yaşama meydan okumayı nasıl aktarıyorsunuz?

Bir itiraf! Evet, benim takip eden intihar duygusuyla bir savaşçı gibi savaşırım. Yedeğimde taşıdığım bu duygu bana sürekli hayatın ne kadar yaşamaya değer olduğunu da anımsatır. Belki de zaman zaman korkuyu yenmeme yardım etti. Bu nedenle insanlarla ortak işler yapmayı severim, yazarlığın melankolik duygusunu benden uzaklaştığı için. Neşeyi, dans etmeyi de severim, bir başkaldırıdır benim için! Tesadüfen yaşadığımı da bu kitabı yazarken keşfettim.

‘CAVİT ORHAN TÜTENGİL HAYATIMI DEĞİŞTİRDİ’

- Hep doktor olmayı istediniz ama İktisat okudunuz. Efsane hocaların öğrencisisiniz.

Bu süreçte 1960 anayasasının getirdiği yeni toplumsal düzenlemeler, TİP’nin (Türkiye İşçi Partisi) ve DİSK’in (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) kurulmasının Türkiye’yi demokrasiye nasıl yaklaştırdığı, Köy Enstitülerinin üstün eğitim anlayışı, Kurtuluş Savaşı sonrası ülkedeki atılımın kızdırdığı emperyalistler ve komünizm derken, zihninizde fırtınalar esmeye başlıyor.

- Nasıl bir serüvendi o efsane hocalarla o vargılara ulaşmak, o ilkler?

Evet, doktor olmayı istemiştim ama 1,5 puanla kaçırdım, o zamanlar efsane hocalarla dolu İstanbul Üniversitesi İktisat fakültesine gittim. İyi ki gitmişim ve hayatım değişti. Ben lisede, ortaokulda okurken öyle yazmaya hevesli biri değildim. Daha çok oryantal dansöz olmayı isterdim.

Üniversitenin ilk yıllarında bir hocamız Orhan Cavit Tütengil hayatımı değiştirdi. Sosyoloji hocamızdı bize bir ödev verdi. “Gidin İstanbul kentini kuşatan gecekondulardaki insanlarla röportaj yapıp getirin” dedi. Ben de yola düştüm, gecekondu bölgelerinde elimde kâğıt kalem kahvelere girdim, evlerin kapılarını çaldım.

Ödevi tamamladım. Sıra notlara gelmişti, Tütengil hoca beni tahtaya çağırdı ve ödevimi okumamı istedi. Okudum ve tam not almışım. O gün karar verdim asla bir finans işimde çalışmayacaktım. Kararımda inat ettiğim için çok mutluyum.

UNUTAMADIĞI YAPITLAR

- 68 kuşağını besleyen en önce tiyatro ve sinema ve edebiyattı… Tiyatro; Bir Susuz Yaz’ı izledikten sonra “dünyam değişti” dediğiniz ve ömrünüzü verdiğiniz sinema; üretken, iddialı “Herkes Film Yapabilir” adlı film atölyesi ve elbette yazın bir yandan domino taşı gibi birbirlerine rol devrediyor okuma boyu.

Hepsini aşkla yapıyorsunuz ve eylemle, dirençle. Hiçbiri de kolay değil, olmuyor da… Hep mücadele… Yaratınızı besleyen de yaşamı yaşam yapan da o! O dönemin başlıca yapıtlarıyla burada da anar mısınız?

İzninle benim unutamadıklarımı yazmak istiyorum. Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Sait Faik’in bütün eserleri. Haldun Taner’in “Keşanlı Ali Destanı” oyunu, İtalyan yönetmen Michelangelo Antonioni’nin “Gece” ve François Truffaut’un “Jül ve Jim” filmi. Röportaj pirim Fikret Otyam’ın bütün kitapları yaşamımda iz bırakanlar. Senaryosunu yazdığım yönetmenliğini Ali Özgentürk’ün yaptığı “At”, “Balalayka” ve “Su da Yanar” filmleri…

YAZARLIĞININ YAPI TAŞLARI...

- Oyuncu ve yazar olarak arasında bulunduğunuz, 1969 Eylül’ünde kurulan Devrim İçin Hareket Tiyatrosu (DİHT) nasıl bir okul ve deneydi? Yalnız Türkiye tiyatrosuna değil, genel olarak Türkiye’de sanatın hangi yataktan kaynaklanacağı sorusuna da nasıl bir yanıttı?

Nerelerde, kaç oyun ve başlıca hangi yapıtları sahnelediniz ve ne kadar izleyiciye ulaştınız? Nelerle karşılaştınız?

Kitapta da belirttiğim gibi Devrim İçin Hareket Tiyatrosu benim için gerçek bir okul oldu. Üç yıl boyunca sokaklarda, grev alanlarında düğün salonlarında, Aksaray TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası ) salonunda, Kanlı Pazar’da yüzlerce oyun oynadık.

Üç yılda tiyatroda 60 kişi çalışmış. Yani 60 kişi aksesuarcılıktan oyun yazmaya,oyun oynamaya kadar görev almış. 12 bin kişi izlemiş ve toplam 750 oyun oynamışız. Başlıca üç oyun çıkarmışız: “Köprü”, “Grev” ve “Amerika”.

Her oyun başka bir deneyimdi. Devrim İçin Hareket Tiyatrosunun tiyatro tarihindeki yeri yadsınamaz. Benim için de yazarlığımın yapı taşlarından biridir. Yazdığım pek çok hikâyenin, senaryonun temelidir.

‘BUGÜNLERİN İLK İŞARETİ KANLI PAZAR’DIR!’

- 16 Şubat 1969… Kanlı Pazar! Saldırıya uğruyorsunuz… “Belki de Türkiye’nin İslamlaştırılması; o gün, o Kanlı Pazar günü başladı. Her şey değişti artık iki grup vardı Sosyalistler ve Dinci-Milliyetçi Cephe!” diyorsunuz. Devrim İçin Hareket Tiyatrosu, Kanlı Pazar’da yerini nasıl alıyor?

Her zamanki gibi görev yerindeyiz. Beyazıt Meydan’ında. Kocaman dev bir Amerika heykelinin arkasında yürüyoruz. Can Yücel şiir okuyor, ben başımda bir bere, elimde tahta bir tüfek bir Vietnamlı bir militanı oynuyorum. Sonra büyük saldırı. Ayağımda kalın bir çizme olmasa, bir yürüyüşte ilk kez gördüğüm uzun sakallı ve entarili birinin elindeki sopa beni sakat bırakacaktı. Bu günlerin ilk işareti Kanlı Pazar’dır.

‘GERÇEKÇİ OL VE HAYAL ET!’

- 1969’da bir yandan DİHT’de oyunculuk, yazarlık yapıp bir yandan da Maden-İş sendikasının ayda bir çıkardığı, Maden-İş gazetesinde gönüllü muhabirlik, Ant dergisine de işçilerle ilgili röportajlar yapıyorsunuz. Günde 8-10 oyun oynadığınız grev mekânları neredeyse ikinci eviniz olmuş.

“İşçiler, devrimci gençliğin her protestosunda vardılar, birlikteydik! Güçlüydük!” diyorsunuz. Ne bahar, ne şafak ama! Değil mi?

Doğrusu bu kadar çalışkan olduğumu ben de bilmiyordum, kitap sayesinde öğrendim. Öğrencilerimden biri kitabı okumuş, şöyle dedi: “Hocam sizin enerjiniz karşısında ben kendi tembelliğimden utandım. Bu enerji nereden geliyor?”. Öğrencime yanıt verdim: “68 ruhundan.” Daha sonrası 12 Mart ve 12 Eylül Darbeleriyle karanlığa ve acıya gömüldü. Ama bir 68 sloganıyla sesleniyorum sizlere: Gerçekçi ol ve hayal et!

CUMHURİYET GAZETESİ

- Gazetecilik ve Cumhuriyet Gazetesi’ndeki ilk yıllarınızı nasıl anıyorsunuz?

Kahkahalarımız ve sevdiklerimizin hunharca öldürüldüğü günlerdeki gözyaşlarımızla.

- İlk kez kadın olmanın ne demeye geldiğini sorgulamaya başlamanız ne zamanlara denk geliyor?

Sanırım her şey bir arkadaşımın sorusuyla başladı. 69 yılındayız vapurla geçiyoruz, şöyle bir soru sordu: “Sen bakire misin?”. Bu o zamanlar bizim aramızda bir tabuydu. Annelerimize benzemek istemiyordum ama nasıl yol alacağımızı da bilmiyorduk. Çok bocaladık.

‘ÇEKTİĞİM 100 FOTOĞRAFIN GELİRİ ALİ İSMAİL VAKFI’NA’

- Hayatınız boyunca trenleri sevdiniz. Çünkü..?

Çünkü trenler beni hep çocukluğuma götürür. Yani Alis harikalar diyarına.

- Yeni tasarılarınızı sorarak bitirelim söyleşimizi?

Şimdi pandemi günlerinde evimdeki objelerle oluşturduğum 100 kadar fotoğrafın içinden otuz tanesini seçip bir sergi yapacağım. Serginin geliri Ali İsmail Korkmaz Vakfına verilecek. Heyecanlıyım. Her zamanki gibi.

68 Yılında On Dokuz Yaşındaysan Hep On Dokuz Yaşındasın / Işıl Özgentürk / Cumhuriyet Kitapları / 302 s. / Kasım 2020.