'Che Guevara ile mektuplaştığını düşün'

Arjantin’deki mektup arkadaşı, 17 yaşındaki Deniz Gezmiş’e Yankilerden neden nefret ettiğini soruyordu.

07 Kasım 2014 Cuma, 15:31
Abone Ol google-news

Benim yaş kuşağım “Penfriend” modasını iyi bilir. Bir dönem, İngilizce öğrenmenin en iyi yolu, yurtdışından mektup arkadaşı edinmekti. Onlarla yazışarak dil geliştirilirdi. Buna aracılık eden  kuruluşlar, dünya gençleri arasında adres değiş tokuş ederdi. Facebook’un öncülüydü belki…

Deniz’in de 17 yaşındayken, dört “Penfriend”i vardı. Ravalpindi’den Baby Maudud... Berlin’den  Gabriele… Belçika’dan Jeannine… Ve Buenos Aires’ten Teresita...

Deniz, Bilir Koleji’nde geliştirdiği  İngilizcesiyle onlarla yazışıyor, fotoğraf istiyor, fotoğraf gönderiyor,  gelen renkli kartpostalları, mektupları, fotoğrafları saklıyordu. O mektuplar, Deniz’in infazından sonra  yıllarca annesinin sandık odasında, bir çamaşır sepetinin içinde, torbalara sarılı şekilde muhafaza   edildi. Annesi, oğlunu özledikçe o mektuplarda parmak izlerini aradı; satırları okşadı, sevdi.

Sonra mektupları Hamdi Gezmiş devraldı. Aslında bunlar, Deniz’in yazdıkları değil, ona gelenlerdi. Bir  kısmında yüzeysel sohbetler olsa da bir kısmında politik tartışmalar vardı. Örneğin, Arjantinli  Teresita’dan gelen 13 Eylül 1964 tarihli mektuba, Deniz’in Amerikan aleyhtarlığı damgasını vurmuş. Tarihin, tam da Kıbrıs’ta “Johnson mektubu krizi” sonrası olduğunu hatırlatıp okuyalım:

Sevgili Deniz, Seni tanıdığıma memnunum. Sanırım yakışıklı birisin. Ama seni anlamıyorum. Neden Amerika’yı sevmiyorsun? Sizin ülkeyle araları kötü mü? Burada, Arjantin’de birçok insan, emperyalist oldukları için Yankileri pek sevmiyor. Ama bu insanlar komünist... Komünistler, Yankileri  sevmez. Sen de komünist misin?

Arjantin’de kimse komünistleri sevmiyor, çünkü onlar insanların özgürlüğünü ellerinden alıyor. Biz,  Küba’da olanlardan hoşlanmıyoruz. Küba’yı daha önce hiç duydun mu?

Öğrenim için Amerika’ya  gidebilsen sevinirim. Senin için daha iyi olur. Oradan döndükten sonra ülkene yardım edebilirsin.

Sürprize bak ki, şu anda bizim evde kalan bir Yanki kız var. Buna ne dersin? Bence bu, bir ülkeyi  tanımanın en güzel yollarından biri...

Ben bir Yankinin nasıl biri olduğunu öğreniyorum, o da Arjantinli bir kızı tanımış oluyor. İkimiz de birbirimiz üzerinden ülkelerimiz hakkında fikir ediniyoruz. Bu iyi değil  mi? Senden en kısa sürede cevap gelmesi umuduyla... Her zaman senin Teresita’n…

 

Sevgili Deniz, Benden fotoğrafımı istemiştin, ama bu isteğini geri çevirmek zorundayım çünkü sadece bir tane fotoğrafım var. Fotoğrafların hepsi eski ve bence sen, yeni bir fotoğrafa sahip olmak  istersin.

Üzülerek söylüyorum ki ne Türkiye ne de Türkçe hakkında bilgim var. Sen Türk tarihini    sever misin? Ben Alman tarihini sevmem. Ayrıca bence birçok Alman, dost canlısı değil. Pek çoğu diğer erkekler gibidir. Ama Alman kızları hakkında kötü düşünmemelisin. Bazıları kötü olabilir, ancak çok iyi olanları da var. Ve umuyorum ki, benim son gruba dahil olduğumu düşünüyorsundur.

Tenis oynar mısın? Ben çok severim. Yüzmeyi de çok severim, ancak Berlin’de deniz yok. Sadece  nehirler ve kirli göletler var. Yaz aylarında ailemle birlikte 14 günlüğüne Kuzey Denizi’ne gideriz. Ama çoğunlukla buranın havası soğuk oluyor. Türkiye gibi yılın büyük çoğunluğunda havanın sıcak olduğu bir coğrafyada yaşamak muhtemelen hoşuma giderdi.

Bugünlük yazabileceklerim bundan ibaret. Senin sevgili Gabriele’in…

 

Gabriele’nin peşinde Berlin’e…

Hamdi Gezmiş’in oğlu, Deniz Gezmiş’in yeğeni Can Gezmiş’le, hiç görmediği amcasından kalan kartpostallara, mektuplara bakarken merak perisi dürttü; o mektup arkadaşlarını bulma sevdasına düştük.

Acaba şimdi neredelerdi? Deniz’in akıbetini biliyorlar mıydı? Asıl önemlisi; onlar da İstanbul’daki bu yakışıklı gençten gelen mektupları, fotoğrafları saklamışlar mıydı?



Adresler zarfların arkasında yazılıydı. Can, Almanya’daki mektup arkadaşının ismini Google’a yazınca Berlin’de aynı isimde bir kadına ulaştık. Adresi araştırdık. İnanılmaz ama gerçek: Gabriele, hâlâ aynı adresteydi.

Almanya’daki bir dostumuz aracılığıyla randevulaştık ve Deniz’in yarım asır önceki mektup arkadaşıyla buluşmak üzere Berlin yoluna düştük.

Görülmeye değer bir sahneydi: Şimdi 60’lı yaşlarının ortalarında olan Gabriele,
buluşacağımız kafeye gayet şık bir elbiseyle ve merakla geldi.

Şansımıza, evlendiği halde soyadını değiştirmemiş, anne babasını kaybettikten sonra da onlardan kalan eve yerleşmişti. Onu bu sayede bulabilmiştik. 50 yıl önce bir zarfa koyup İstanbul’a yolladığı gençlik fotoğrafını gösterdik. İnanamadı.

Sonra 14 yaşında yazdığı mektupları aldı; mavi mektup kâğıtlarına yeşil renk mürekkepli kalemle yazdığı satırları inceledi. O yıllara gitti; hüzünlendi, gülümsedi. “Kiminle  yazıştığınızın farkında mısınız” diye sorduk.

Değildi. O mektup arkadaşının kim olduğunu da bilmiyordu; ona ne olduğunu da… Anlatınca şoke oldu.

Bizim aklımız ise, asıl peşinde olduğumuz şeydeydi: “Peki ondan size gelen mektuplar, fotoğraflar? Onları sakladınız mı?”

“Maalesef” diye boyun büktü Gabriele… Bütün mektupları atmıştı. Hayal kırıklığımızı tahmin edersiniz.

Gabriele, “Çok mu önemliydi” diye sorunca Can, cevabı yapıştırdı: “Che Guevara ile mektuplaşıp sonra mektupları yırttığınızı düşünün; işte öyle bir şey…”

 

HAMDİ GEZMİŞ ANLATIYOR: Mavi Işıklar’ın davulunu patlattı

1960’larda Türkiye Milli Talebe Federasyonu, her yaz Uluslararası Kültür Şenliği düzenliyordu. İstanbul’daki şenliğe değişik ülkelerden folklor ekipleri, tiyatro grupları
katılıyordu.

Deniz Gezmiş, yakın arkadaşı Erim Süerkan ile o şenliğin balosuna gitti. Teknik Üniversite’nin Gümüşsuyu’ndaki kantininde tertiplenen baloda ağırlıkla sosyalist ülkelerin gençleri vardı. O dönem çok meşhur olan Mavi Işıklar grubu da bir konser verdi. Gençler dans edip eğleniyordu.

Deniz, orada tepki gösterdi. “Sosyalist ülke gençliği böyle mi olur” diye bağırarak, orkestranın davulunu tekmeledi. Davul patladı. Tam o günlerde Amerikan 6. Filosu İstanbul’a gelmişti. Deniz, onu yakından izliyordu. Gençler orada direnirken öğrencilerin burada eğlenmesine kızmıştı.

Hamdi Gezmiş şöyle anlatıyor:

“Deniz Abim, o dönemki mektup arkadaşlarına yazdıklarından da anlaşılacağı gibi Amerika’ya ve Amerikan tarzı yaşam biçimine karşı tepkiliydi. Emperyalizme tepki gösterenlerin, tutarlılık gereği onun getirdiği yaşam biçimine de karşı çıkması gerektiğine inanıyordu. Kendisi de böyle yaşıyordu. Ailede babam gibi müziğe yatkın olan tek kişi bendim. Mahallede ‘Yarasalar’ adlı bir müzik grubumuz vardı, orada gitar çalıyordum. Abim benden sık sık ‘Ankara’nın Taşına Bak’ marşını çalmamı isterdi. Ben çalardım, o söylerdi. Sesi biraz detoneydi, ama büyük coşkuyla söylerdi. Onun müziği danslar değil, türküler ve marşlardı.”

İLK EGE GEZİSİ

‘Deniz üstü köpürür hey canım!’

Deniz Gezmiş, Ege’ye ilk kez 20 yaşında gitti. 1967 Ağustosu’nda… Tatile değil, çiftçileri örgütlemeye…  O zamanlar, uluslararası tekellerin baskısı altındaki zeytinyağı üreticisi, bir tezgâh yüzünden zora düşmüştü.



10 genç, kiralık bir minibüse doluşup Ege’ye yardıma koştular. Aralarında Deniz de vardı. 2 hafta boyunca Ayvalık’a, Edremit’e, Ören’e, Kuşadası’na, Bergama’ya, İzmir’e gittiler. Zeytin üreticilerinin yoğun olduğu köyleri gezdiler, kahvelerde köylülerle sohbet ettiler. Küçük mitingler yapıp uluslararası tekellerin faaliyetlerine karşı örgütlenmenin öneminden söz ettiler.

Arada “Kahrolsun komünistler” diye bağıran sağcıların saldırısına uğradılar. Deniz, bu propaganda çalışması sırasında denize girmeyi ve gittiği yerlerden ailesine kartpostallar atmayı da ihmal etmedi.

Döndüğünde beyninde, teninde, dilinde Ege’yi taşıyordu. Özellikle Muğla’dan bir zeybek,
haftalarca dilinden düşmedi:

“Deniz üstü köpürür,
Hey canım rinna nay rinna rinna nay,
Gemilere binsem götürür, hey canım hey…
Benim de buraya gelişim,
Hey canım rinna nay rinna rinna nay,
Bir güzelden ötürü hey canım hey…
Denizin ortasında,
Hey canım rinna nay rinna rinna nay,
Mum yanar sofrasında, hey canım hey,
Benim de bu dünyadan gidişim,
Hey canım rinna nay rinna rinna nay,
Memleket sevdasından, hey canım hey…”

 

Deniz’e yazın yayımlayalım:
[email protected]
Twitter’dan #denizmektupları

YARIN: Abi -kardeş aynı cezaevinde