Çılgınlığa hazır bir dünya

Gökbilimcinin Salyangozu'nda daha ilk kitabıyla kendine özgü bir dil yaratıyor Ayşe Dündar. Hayranı olduğu Marquez’i, Woolf’u, Dostoyevski’yi, Sait Faik’i ve daha nicelerini bir simyacı gibi bir potada eritiyor.

09 Eylül 2020 Çarşamba, 01:01
Abone Ol google-news

‘GÖKBİLİMCİNİN SALYANGOZU’

Genç bir kadın Eczacılık Fakültesi’nin laboratuvarında, kahverengi renkli şişelerden aldığı ilaç hammaddelerini birbirine karıştırıyor. Büyüleyici bir şey onun için bir maddeyi ötekiyle birleştirip ilaç elde etmek. Kendi eczanesini açtıktan sonra yıllar boyu şifa dağıtıyor.

Kendini bilime adamış bir Marie Curie vakası ile mi karşı karşıyayız diye düşünüyor insan. Ama kadın bir gün bir başka yol açıyor kendine, harflerden bir yol. Öyküler yazmaya başlıyor.

Yazmak zorlu bir karışım, düşlerle gerçekleri iç içe geçirmek gerek. Bu yolu tırnaklarıyla kaza kaza ilerliyor insan. Ama Ayşe Dündar inatçı, rüzgarların yaralarını sayfalarla sarmaya çalışan bir gökyüzü hemşiresi olmaya kararlı.

ÖZGÜN BİR DİL

“Macar Çocuktan Mektup” adlı öyküsüyle, 2019 Fakir Baykurt ödüllerinin “Yayınlanmamış Öykü” kategorisinde birinciliği kazanıyor. Ardından kimyasal tozlarının, ecza kokularının arasından göz alıcı bir parlamayla “Gökbilimcinin Salyangozu” adlı kitabı doğuyor.

Daha ilk kitabıyla kendine özgü bir dil yaratıyor Ayşe Dündar. Hayranı olduğu Marquez’i, Woolf’u, Dostoyevski’yi, Sait Faik’i ve daha nicelerini bir simyacı gibi bir potada eritiyor.

Johannes Kepler ile bu büyük gökbilimciye evren matematiği konusunda ipucu veren salyangoz Juniper’i bir bahçede buluşturuyor. Kapadokya kar altında kirli bir çamaşır gibi buruşmuş uyurken Fikret Otyam’a yağız bir at resmettiriyor. Sabahattin Ali’nin ölümünü bir köpek sürüsüyle anlatıyor ki okuyunca dağın taşın titrediğini hissediyorsunuz.

İstanbul’a giden bir otobüste mavi bir şövalye varsa, dünya ahret kardeşliği bir kız sarsıyorsa, birkaç hayal kırıntısıyla sakinleşen bir adam mahallede masum bir tabiat olayı yaratıyorsa, Nâzım Hikmet’in cebine bir çocuk gizlice bir mektup bırakıyorsa marifet yazarın ustalığında.

Birbirinden farklı renklerde öyküleri yan yana getirebilmek onun başarısı. Dündar’ın, sıradan insanların gündelik hayatını anlatırken bile ironi dolu büyüleyici bir söz evreni ortaya çıkarıyor olması da etkileyici.

HELE YARATTIĞI KAHRAMANLAR…

“Mutfaklarında kavruk alüminyum tencerelerini kaçak elektrikle kaynatmaya çalışan annelerin çoğunlukta olduğu bir mahallede, düşlerinde saniyeleri akıl almayan kerelerce kesebilen kesiciler tasarlayan, kaynayan evren çorbasının dipsiz kazanını kimin karıştırdığını” soran bir Evren Temizlikçisi…

“Taksim’den Tarlabaşı’na doğru yaralı solucanlar gibi kıvrılarak yokuş aşağı inen ve ikiz kardeşler gibi birbirinden ayırt edilemeyen” sokakların birinde yaşamaya çalışan Hacer Hanım’ın izmarit toplayan oğlu Sabahattin…

“Her yağmur öncesi, sağ baldırında, kalçasının hemen altındaki yarası sızlayan” Bisera ve “teni çoğu zaman çürümüş yaprak, bazen de tırnaklarını dibine daldırdığı, Üsküp’ün kestaneye çalan toprağı gibi kokan” büyükannesi Stara Mayka…

Hepsi gerçeğin çılgınlık yapmaya hazır olduğu bir dünyanın üzerinde geziniyor.

Unutulacak bir kitap değil Gökbilimcinin Salyangozu. En iyisi “Kanat” adlı Ayşe Dündar öyküsündeki bahar betimlemesiyle bitirelim bu yazıyı:

“Güneş, kış boyu soğuktan ışığı çekilmeye yüz tutmuş titrek dudaklarını sınıfımızın camına dayadığında, dünyanın doğusunda bir yerlerden büyük bir kervan çıkardı yola. Aralarında her türden bitkinin, meyvenin, rüzgarın, yağmurun, tırtılın, kelebeğin, kuşun, sineğin kısacası büyüklü küçüklü her cinsten hayvanın da bulunduğu ucu bucağı görünmeyen bu kervanın başında, elinde kavalı, ince uzun, filiz gibi tazecik ve yeşil bakışlı bir oğlan yürürdü. Eteklerine sürünerek geçtiği dağlarda uyuyakalmış kar tepelerinin donuk iskeletlerini çatırdatarak koca dağı yeniden hayata buyur eden ezgiler salardı ortalığa. Bu ezgilerle toprak ısınır, su kaynaşır, rüzgâr hızını keserdi. Biz, bahar derdik ona!”

Gökbilimcinin Salyangozu / Ayşe Dündar / Yitik Ülke Yay. / 135 s.