Cumhuriyet Genç Yazın sizlerle

Cumhuriyet'in gençler için, gençlerle beraber hazırladığı "Cumhuriyet Genç Yazın" okurlarımızla buluştu.

28 Kasım 2020 Cumartesi, 02:00
Cumhuriyet Genç Yazın sizlerle
Abone Ol google-news

TÜRKİYE’DE GENÇLİK VE GELECEK

ARTUN DAYIOĞLU

Başkent Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Makine Mühendisliği

Koronavirüs salgınının tüm dünyada etkisini devam ettirdiği günlerde ülkemizde eğitimin uzaktan mı yüz yüze mi olacağı, gündemi meşgul etmeye devam ediyor. Televizyonlarda örgün eğitimin önemi üzerinde durulurken uzaktan yapılan eğitimin öğrenciler üzerinde yapacağı olumsuz etkilerden söz ediliyor. Peki, sizce bir toplumun geleceği olan eğitimin ülkemizdeki tek sorunu yüz yüze yapılamaması mıdır?

Çağdaş eğitimin, çocuk yaşta başlayarak insanlara gerekli bilgi ve beceriyi kazandırmanın yanında, onları bağımsız düşünme düzeyine çıkararak topluma faydalı yurttaşlar yetiştirmeyi hedeflediğini söylersek yanılmış olmayız. Ancak Türkiye’de uzun yıllar sonra gelinen noktada eğitimin, gençleri bilimsel bilgiyle donatarak, onların edindikleri bilginin analizini ve sentezini yapmasıyla düşünme gücünü artırmasını hedeflediğini söylemek oldukça zor. Durum böyle olunca Türk eğitim devriminin temel önceliği olan, gençlere bilim ile yaratıcılık kazandırarak onları topluma faydalı bireyler haline getirme düşüncesinden uzun yıllar sonucunda tamamen uzaklaşıldığını söyleyebiliriz.

Ezberciliğin kölesi haline getirilmiş eğitim sistemimiz, testlere indirgenmiş, doğruluğu tartışılır müfredat programlarının içindeki bilgilerin belirli bir süre içinde yanıtlanmasından ibarettir. Böylece gençler, küçük yaşlarda stres, baskı ve akranlarıyla bireysel bir yarışın içine itilmekte. Bu yarışın içinde bencilleşen kuşakların toplumun değil kendisinin çıkarları için yaşaması hedeflenmektedir.

Türkiye’nin koşullarından ortaya çıkan Köy Enstitülerinin aydınlanmacı, bağımsızlıkçı, ulusal düşünce yapısıyla üreten nesil yaratma çabalarının çok geride kaldığı açık bir şekilde görülmektedir. Şoven ve işbirlikçi politikalar sonucunda eğitim laiklikten tamamen saptırılmış, düşünmeyen, üretmeyen, kindar ve dindar nesiller yetiştirmeyi hedefleyen bir hale getirilmiştir. Bu durum üzücü olmanın yanında, bir toplumun geleceğini temelden etkilediğinden Cumhuriyet devrimine karşı yapılan ihanetin izlerini taşımaktadır. Bu çabalar bilinçlidir ve amaç, düşünen, irdeleyen, sorgulayan, eleştiren ve böylece üreten gençliğin yetiştirilmemesidir.

Ezberci ve gerici yöntemler

İlköğretim ve ortaöğretimdeki çözülmeler, özerkliğini kaybetmiş üniversitelerin de bilimsellikten uzaklaşmasına, ezberci ve gerici yöntemlerin akademide egemen olmasına sebep olmuştur. Üniversitelerde siyaset, özgür düşünce, eleştiri yasaklanmış, ancak yandaş olmak serbest, hatta çoğu durumda zorunlu hale getirilmiştir. Peki, Türkiye’de eğitim bilinen ellerle yok edilirken bu eğitimin birinci tarafı olan gençler bu sistemden payını nasıl almaktadır?

Yüz binlerce üniversiteli işsizin bulunduğu, dört gençten birinin işsiz olduğu, verimsiz üniversite tarlasına dönen ülkemizde birçok üniversite mezunu mesleğiyle alakasız işlerde asgari ücret karşılığında çalışma zorunluluğuyla karşı karşıyadır. Ülkeyi yönetenlerin bu konuya bakışı bellidir, her konuda olduğu gibi bilimsellikten uzaktır. Üç çocuk, o da yetmez beş çocuk nidaları atarlar. Ama geleceklerini garanti edemedikleri milyonlarca gence nitelikli eğitimi nasıl verebileceklerini, Türkiye şartlarında ailelerin kendi çocuklarının doğru gelişimi için yeterli bütçeyi ayırıp ayırmayacağını hiç düşünmezler ya da düşünmek işlerine gelmez. Düşünün ki burada söz konusu olan toplumda hak ettiği yere gelemeyen, çağdaş, bilimsel, laik bir eğitim alamayan, dünya gerçeklerinden kopuk, tek mücadelesi hayata tutunmaya çalışmak olan Türkiye’nin geleceği milyonlardır. Bu durum gelecek için çok korkutucudur.

Kuşakları anlama, onları tanımlama isteklilerinin, kuşakları bekleyen gerçek gelecek için de kafa yormaları gerekmekte. Çünkü bu temel sorunlar çözülmediği takdirde hangi kuşağın ne istediğinin ve nasıl düşündüğünün bir anlamı kalmayacak.

Çözüm, kendi hırsları ve çıkarları için değil, ülke ve insan onuru için çalışan, sosyal devlet anlayışını gerçek anlamıyla uygulayacak genç kadroların bir an önce öne çıkarak çağdaş bir geleceğin temellerini atabilmesindedir.

OYUN

Alptekin Dayı 

Türk-Alman Üniversitesi  Hukuk Fakültesi

biz

saatler kurarak

bükemediğimiz eli öptük

mor kisveleri

bilemediğimize örttük

biz

severiz yolumuzu uzatmayı

belli değil mi o destandan:

“zirvesi vaat edilen tepeleri

eritmeyi seçtik.”

yenilerini ürettik

fabrikat tepeleri

şimdi merd-i kıptî gibi

merdivenler dikeriz

fark etmeden

her an, yirmi dört saat ve 29 Şubat

yalanlar söyleriz

dürbünden gördüğümüzün

kokusunu almak

cümlesini duyduğumuzun

huyunu anlamak

köpeklerle konuşmak

şiirler okumak

formüller yazmak

yöntemimizdir

pastiş şiarlar uğruna!

doğrudan uzak

daha da uzağa!

ANADOLU EFELERİ

Ö. TALUY KOÇ

MUĞLA SITKI KOÇMAN ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER FAKÜLTESİ

Çakır gözlüdür efeleri Anadolu’nun

Ege’nin mavisi Akdeniz’in tuzlu kokusu duyulur

Gümüş pullu balıklar oynaşır

Geniş kanatlı vahşi martılar uçar

Anadolu toprağı gibidir elleri ayakları

Bozkır çakıllarının sert sesi

Ve kayın ağaçlarının sağlamlığı duyumsanır dokundukça

Bereketli ve üretkendir

Ve kömür madenleri kadar derin…

Yeryüzünde poyraz gibidir Anadolu Efeleri

Karadeniz’in koyu yeşil hırçınlığına

Ve Marmara’nın sessiz gürültüsüne sahiptir

Kâh sıcak eser yürek gibi

Kâh buza keser ansızın…

Anadolu’nun kendidir Anadolu Efeleri….

Gövdeleri sağlam

Ve yüzleri kararlı…

KALBİN  İKİ YÜZÜ

Kazım Özatak

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü  Tarih Bölümü Yakınçağ Anabilim Dalı Yüksek Lisans

Gereksiz savaşlara olmadık uçurumlara sürüklüyordu beni, düşündükçe hayalimde gezindikçe Songül’le yaşadığım bu aşk macerası ve dünyadan kopuk yaşıyordum, dalıp gidiyordum sebepsizce. 

Bazen ruhum sanki bedenimden çıkıp gidiyordu başka âlemlere, farklı dünyalara kaptırıyordum kendimi. Bir yanım hırçın dalgalar gibiydi, bir yanımsa durgun deniz gibiydi ve hafif hafif vuruyordu derin mi derin sahilime yaşadıklarım.

Songül’e olan hislerim, duygularım hep bana kalbimin iki yüzünü yaşattı. Karışıktı işte hayatım gibi yaşadıklarım da dilimden, gönlümden dökülenler de kalemime yansıyanlar da karmakarışık bir puzzle gibiydi. Çözülmeliydi, düzelmeliydi, yola koyulmalıydı bendeki her şey. Bu satırları, hikâyemi yazarken bazen hüzünlü, kederli ve kalbi kırıktım, bazen de mutlu huzurlu yaşıyor gibiydim. Ama kalemimden kâğıda dökülenler hep olmasını istediklerim ve olmamasını arzu ettiklerimden çok hayalini kurduğum ve o tasarladığım dünyayı yaşamak için yaşıyordum kendimde.

Gece benimle yürüyordu, önce hissettiklerimi yazdım, şiirler de arkadaşlık etti, gecenin sessizliğini bozan yaprak hışırtıları ise sözcükleri fısıldıyordu kulaklarıma adeta. Hiç saate bakmadım kaç diye, başımı gömmüştüm bilgisayara tuşların sesi bölüyordu bazen halimi. Bazen de tamamen kaptırıyordum kendimi yazılanlara, içimden akıp gelenlere ve uzun bir süre doğrulmayınca sırtımın ağrısından fark ediyordum, anlıyordum biraz ara diye. Sele kapılmış, ona teslim olmuş bir dere kadar karışıktım, buğuluydum, kirliydim. İçimde neler sürükleniyordu bir ben bilirim, bir de kalemim. Bunu yazınca daha iyi anladığımı itiraf etmeliyim. 

Zordu her şeyi tekrar yaşamak

Gözümü kapatmıştım etrafa. Kim ne der, ne anlar; yargılanır mıyım, beraat mı edilirim bu yaşadıklarımdan yazdıklarımdan dolayı bilmiyorum, umurumda olduğunu da sanmıyorum. Hiç çekinmedim. Bir kâtip gibi her şeye şahit kalbimin hem savcılığına hem da hâkimliğine kulak verdim. Yazmak zorundaydım, yargısız infaz edemezdim ki gönlümü, cezasını kesip ömür boyu yaşantımın demir parmaklıkları arasına tıkayayım onu. Her şeyi bilmeye hakkı var hayatın, belki içimdeki sızıyı tam anlayamaz ama hükmü o verecek en sonunda. Yolumu o çizecek, kalk haydi yeni bir dünyaya ulaşıp merhaba demelisin diye biletimi başka hayatlara kesecektir. 

Keşke hep güzel şeyleri dileyip yazdığım, hissettiğim duygularım hatta yaşadıklarım gerçek olsaydı da hayata hiç eksi bir sıfır başlamasaydım. Zordu her şeyi tekrar yaşamak, ama ne yalan söyleyeyim, yazarak rahatladım da biraz işte.

YAŞAM VE ÖLÜM

AZAD KIZILKAYA 

İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi

Yaşamımızdaki en önemli şey aslında ölüm… Kimsenin o anın gelmesini istemediği, sanki yokmuşçasına yaşadığı kaçınılmaz gerçek...

Kimisi bir dava uğruna düşüyor toprağa, kimisi bir küçük bisiklet hayali için. Kimisi ölümü kurtuluş sanıp ardında kalanların üzülmemesini istiyor, kimisi de serinlemek için girdiği suda gözlerini yumuyor dünyaya…

Ne kadar farklı nedenler ama hepsinin ortak dokunduğu yaşamlar var. Ölen hissetmiyor geriye ne bıraktığını, peki yaşayandan ne götürüyorlar giderken? Ölenler, yaşayanlardan götürdüklerini nerede saklıyor?

İnsanoğluna verilmiş en güzel hediye gerçekten unutmak. Zaman geçtikçe toprağa gömülenler unutuluyor kim olursa olsun. İsterse bir lider, isterse bir kimsesiz, zaman içinde yok oluyor. O kişiler sadece sevdiklerinin aklında canlanıveriyor bir gece ansızın...

Yaşam bu, kaybettiklerinle yapmak istediklerin geliyor gözünün önüne. Daha çok ağlıyorsun, neler yapardın diye düşünüyorsun sevdiğinle, sonra bu acıyla uyuyakalıyorsun veya yaşam seni başka şeylere itiyor. Bu döngü içinde yaşamın devam ediyor. Belki de bu yüzden hayatta kalanlarla vakit geçirmeyi bu kadar istiyor insan, olur ya bir gün onlar da giderse diye. 

Gerçi gitmek için ölmeye gerek yok, bazen hayattayken de gidiyor sevdiklerin. Aslında bu daha acı. Kiminle, nerede, mutlu mu? Onlarca soru var aklında cevabını bilmediğin. Bu da seni uçuruma sürüklüyor. Ölüler öyle mi? En azından toprak olduğu yeri biliyorsun, bir gün onları görmeye gidip içini dökeceksin. Çünkü biliyorsun ki onlar o sırları kimseye anlatmaz. O yüzden en güvenilir dostlar toprağın altında çürüyor ama bir gün yaşadığımız saatler bitecek ve orada buluşacağız bir daha ayrılmamak üzere...

KARANTİNA GÜNLERİ 

Elif Kaynak 

Gümüşgöze Ortaokulu 8. sınıf

Kaç saat oldu günleri saymayı bırakalı

Kaç sefer oldu tarihi takvimden silmeye çalışmaktan bıkalı...

Ne zaman gelecek bugünlerin son sayfası 

Demir attı mı bizi güzel günlere taşıyacak geminin kaptanı 

Kim biliyor ki ölümden daha iyi can sıkıntısı 

Şiire sığınmaktan başka çare kalmadı.

Keşkeler uçuşuyor havada 

İnsanlar şimdi anlıyor yaşamanın tek çaresi doğada.

Bakalım son “keşkeyi” kim diyecek

Her gün doğmaya devam eden güneş, yarın neler getirecek?