Demir Özlü... Hayalet Oğuz’un tanıklığıyla! Necdet Batum'un yazısı...

Biri ötekini doğrulayan bir sentez olarak yaşamı sonlandırdılar. Bireyin, hüzne kapanışın içe dalım anlarıydı birbirini tamamlayan. Birinin erken ölümü, ötekinin geciken ölümü oldu İthaka’ya varamayansa Demir Özlü’ydü. Tezer daha öteki bir isyan oldu, kendine ve kendini kuşatan anlamsızlığa…

18 Mart 2021 Perşembe, 00:06
Abone Ol google-news

Fotoğraf: UĞUR DEMİR

DEMİR ÖZLÜ’NÜN AZİZ ANISINA SAYGIYLA...

Arkandaki siyah beyaz fotoğrafın mekanı, Marmara Kafesi’ndeki küllük. Orada zamanın ünlü, düşünür sanatçı ve edebiyatçıları, aydınlar oturur, sohbet ederdi; genç aydın ve yazarlar bulunurdu. Ben de genç bir yazar olarak, zaman zaman küllüğe gider, onlara katılırdım, o fotoğraf ve o anlar işte, Yahya Kemal’ı bile gördüğümü sanıyorum.

Değinilmesinden uzak durduğu Tezer’i ürkek bir çekingenlikle sordum. O gün ve o anlar, gözlerinin dolduğunu hissettim: “En güzel sanatsal yazılarını, felsefi his ve düşüncelerini bana yazdı; onları bir rulo haline getirip kendi özel arşivimde saklıyorum. Hiç bir yerde de yayımlamayacağım, öyle özel hatırası olarak kalsın” demişti.

Aynen anımsadığım o buluşma…

Tezer’e ilişkin bu kapalı kalan gizem, birbirini bütünleyen ve tanımlayan kimliklerdi. Hayalet Oğuz onların tanığı oldu…

“Hiç kimseyle yaşamak istemiyorum, kendimle bile”. / “Doğumum bile kendinden kopma idi”

YAŞAMA VE KENDİNE İSYAN

Yaşama ve kendine ve sıradan basitliğe isyan manifestosuydu. İntihar etmeden intihar eder gibi yaşadı:

“Ülkemizde de Pavese döneminde yetişmiş, ününü onun kadar dünyaya duyurabilecek bir yazar vardı: Sait Faik. Oysa biz, 1950 yıllarından bu yana yalnız, köy ve popüler edebiyatın peşine takılıp, yalnız bu edebiyatı edebiyat sayma ve yayma eğilimini gösterdik. Bununla da kalmayıp, bu edebiyatın önderlerinin koydukları barikatlarla engellendik.” (Bir İntiharın İzinde’nin Marburg Edebiyat Ödülü aldığı konuşmasından)

Türk yazını sessizce, yeni bir sanatsal sürecin oluşumundaydı o yıllar . Sait Faik’le başlayan bu yöneliş, bir ‘Gerçeküstü’ dokunuşuydu.

1950’li yıllarda, Ferit Edgü, Demir Özlü, Orhan Duru, Onat Kutlar, Leyla Erbil, Sevim Burak, Nezihe Meriç kuşağı... Tezer’in vurguladığı Peter Handke ve Alain Robbe Grigget’in, ‘Yeni Roman’ eskizleri önlerinde ve “A” Dergisi çerçevesinde hareketin bu oluşum aşamalarının filizlendiği ilk ellili yıllar...

MARKSİST VAROLUŞÇULUK

İşte bu ayrımsı ve öteki kalma sürecin edebiyatı, popülist Toplumcu Gerçekçi edebiyat farkındalığıöne geçip, bir başka edebiyat devrimi ertelendi... Entellektüel bir hareketti bu yönelim. Kendi içine bile kapalı kalan bir zaman ve uzam ayracı öncesinden Tanpınar'la başlar bu ertelenme ve zamana kalma … ve “Sükut Suikast(ı)”larıydı bu zamansal aralık. Okuyucusunu hemen anında bulan, ‘ağa, maraba, muhtar, mütegallibe, köylü, eşkıya’ kırsal kesim gerçeği bir doğa-insan bütünlüğü destanıydı tabii Türk romanının fenomen kimliği Yaşar Kemal’le..... bilinç ve bilinçaltının asıl sanat ve edebiyatın derinsel öteki katmanları gerçeği ve onun sesi pek duyulamazdı ve şansı azdı bu yapılanmalarla.

Türk yazınında Marksizmin boşlukta bıraktığı varlık felsefesi, varoluşçuluk belirgenliği ilk kez bir A Dergisi kurgusunda entellektüel küçük burjuva devrimiyle, ‘elli kuşağı’ hareketiyle öne çıktı. Bu edebiyatın farkındalık yaratan kimliği Demir Özlü ise, felsefe ile edebiyatı buluşturan bir misyonun tekil ayrımıydı.

Halbuki, 65 lerde bir sosyalist ve İşçi Partisi üyesiydi. Bunun bedelini ödedi de… Hukuk Fakültesi asistanıyken 1974 te hapse girdi. Askerliğini Muş'ta çavuş olarak yaptırdılar...1984’te ülkesinden sürgündü...ama ne ki, çilesini çeken bir sol insandı o.... buna karşın Sol'un kategorik anlayış ve nominalist formunu aralıklarla eleştirip, yazın ve sanatın "BİREY" olduğunu belirledi hep.

Yapıtlarında, varoluşçuluk ara senteziyle bireyin içsel derinliği öne çıkar...

Değil mi ki felsefi planda Marksizm’in boşlukta kalan öteki belirleyeni, Varoluşsal Diyalektik’le yeni bir anlatım ve anlayışla (edebi) potansiyelin ortaya çıkışıydı bu süreç. Türk sanat ve yazınında belirlenen bir “öteki insan” oluş analitiği, öteki devrim Freud psikanalizminin uzanımıyla belirginleşiyor; kolay okuyucunun beklentisinden de uzakta kalıyordu.

Behçet Necatigil sözlüğünde:

“Yalın gerçekçiliğin karşıtı bir yazar oldu” diye yazar. “Entellektüel ve esrarlı havasıyla etkili oldu” diye geçer.

“ŞU BİREY” DENEMESİ

“….. bireyselmiş gibi görünen kimi şiirlerin, hikayelerin, romanların – sırasında toplumsal olanı da en derin görüşleriyle yansıttığı; öte yandansa bazı , sadece toplumsal kaygılarla yazılmış yapıtların hiçbir şey anlatmadığını anlatmadılar değil…..gerçekten felsefi olarak da bilimsel olarak da bu bayağı ayırım, edebiyat gazetelerinin, edebiyatın yüreğinden uzak sütunlarıyla , düşünmeyen zihinlerin buz tutmuş katmanlarına yerleştirilmiş oldu. (Borges’in Kaplanları- “Şu Birey” denemesinden…)

BULANTI’DAN BUNALTI’YA

İnsanın görünmeyen içsel gizemiyle, sarmal bir kurgu olarak belirginleşir... Sartre ‘Bulantı’sı uzanımı Bunaltı’yla başlayan bu süreç, hep nihilizmi başat olarak önde tuttu; anlaşılmayan bir anlam kalarak belirlendi. Dostoyevski’ydi, insanın bilinmez anaforu. Kafka tutkusu O’nu adım adım bu izleklerin iz sürümü olarak yollara düşürdü. Kafka’yı Prag’da sokak sokak aradı; birey ve içe dalım siluetleriydi bu adımlar. Bu siluetlerle yetindi. (Bir Sokağı Aramak öyküsü)

Ama öte yandan, Fransız, “yeni roman”ın öncülerinden Alain Rob Griyyet’den gelen bir tutumla dağınık, sıra dışı bir sentaks kurgusunu da deniyordu. Soluma öyküsü odur. Dostoyevski ile temellenen Yer Altından Notlar vurgusu, bu Kafka sarmalı, Freud psikanalist ortamının, sanatsal alandaki birey varoluşunun kendi içsel ve özgün bireşimiydi.

Yer yer erotik dokunuşlar da belirginleşiyordu. Değil mi ki, Düşlerin de kendi gerçekleri vardı. Anlamsız olarak kalanın bile bir anlamı olmalıydı. Sanat ve edebiyat, bu sırlar aleminin gizemiyle ilkten buluşuyordu. Öncesinden, Tanpınar’la açımlanan bireyin zaman-uzam aralığı da bir beklentiydi; ama

Suskun Suikast’ leriyle kendi kendisiyle kalaraktan…

“Siirt’te uzak dağlara akşam saatlerinde çöken yalnızlığı ve yıldızlı geceleri tanıdım…..Yıldızlı gece beni büyülerdi sanki. Sonsuzluk dalga dalga vücudumu ve ruhumu doldururdu. Bir Sümer rahibi gibi muhayyilem hep yıldızlarla meşguldü. Sırrın içinde yüzüyordum…( Katolik Dominicain misyonerliğinin idare ettiği Fransız okulundayken…)

(Alıntı: Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa. İ. Enginün, Z. Kerman.)

Çalakalem bu eskizlerle Tanpınar, V.WOOLF’tan da epeyce değinir…buna dikkat çeker... O’nu “şekilsiz” diye niteler… çünkü an zaman ve bilinçaltı uzamının belirsizliğidir insanın çözümsüzlüğü… Bir öteki kapanış saatleriyle…

“Yağmur çiselemiyor, sanki su havada asılı kalıyordu. Islaklık ışığı almış, kocaman, mat, buğulu bir sarmal yapmıştı. Koca bir torba gibi sarkıyordu ışık.” (Sürgün Küçük Bulutlar)

Aslına az rastlanır bu betimlemeyle maddenin fizik değişimine evriliyordu birey…

Chopain’in Nocturnlerinde derinleşen gecesel anlık kapanışlarının zamanı …

Bu ‘bunalım’, Oğuz Atay’da aydının Tutunamayanlar’ıyla yeni bir evreye ulaşır:

“ …soyutlama gücünden yoksun olduğum için ve özellikle zaman kavramını soyut olarak, yani ele geçmez bir kavram olarak düşünemediğim için süreyi ancak, iki nokta arasında bir cismin hareketi olarak kullanabiliyorum …”

Yaşadığımız zamanın ve aydının birey olma kapanışına iliştiler. Çünkü, çağımız artık, bir bakıma dijital distopyanın kapattığı insandır... A kuşağından Z kuşağına uzanan bir başka gerçek…

MEKTUBUMA YANIT:

“‘Bir Sokağı Aramak’ için söylediğiniz ‘imge ve düşün dehlizleri’ metaforu beni çok memnun etti. Gerçekten heyecanla öyle dehlizlerde dolaşmaya çalıştım. Prag’a giderek Kafka’nın izini sürmüştüm. 90’lı yılların başlarında. Aranan yazar hep O’dur. Çalışmalarınızda başarılar. Selam ve sevgiler.

DEMİR ÖZLÜ

“Joyce’un The Death (Ölü) hikayesini yeni buldum. Mektubunuzdan sonra. Uzunca bir hikaye. Okuyamamıştım. Okuyacağım.”

Sevgili Demir Abi, imgelerim özlüyor seni, ancak anılarınla baş başa kalabilirim...