‘Devletleşirken milletleştik!’

Gazeteci ve yazar, akademisyen Barış Doster ile Mustafa Kemal Paşa’nın, Milli Mücadele’yi, 1919’da nasıl bir ortamda, hangi koşullarda başlattığını pek çok koldan açımlayarak ortaya koyduğu, Milli Mücadele Işığında Türkiye’de (Halk Kitabevi) isimli yeni incelemesini konuştuk.

22 Nisan 2021 Perşembe, 00:05
Abone Ol google-news

Fotoğraf: VEDAT ARIK

TARİHSEL BİR KIRILMA!

Atatürk, Cumhuriyetçidir. Osmanlı paşası olarak, Harbiye Nezareti’ndeki sicilinde Atatürk için, “Cumhuriyetçidir” diye not düşülmüştür. Sonraki yıllarda bir soru üzerine, “Ben Cumhuriyeti vicdanımda milli bir sır gibi sakladım” demesi, daha başından itibaren yola, ulusal egemenliğe dayanan, laik ve çağdaş bir cumhuriyet kurmak için çıktığının kanıtıdır. Nitekim İstanbul’daki İngiliz istihbaratı, Londra’ya geçtiği bilgi notunda, Kurtuluş Savaşı sırasında toplanan kongreleri kastederek, şöyle demiştir: “Türkler, Cumhuriyet’e gidiyor”.

Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet ile tüm ezilen uluslara, üçüncü dünyaya, kendi ifadesiyle mazlum milletlere örnek olmuş bir devrimcidir. Hindistan’dan Çin’e, Küba’dan Cezayir’e çok geniş bir coğrafyada, bu yönüyle de etkilidir.

Suriye ve Irak’taki Baas hareketinde, İran Şahı Pehlevi’de, Mısır’da Cemal Abdül Nasır’da, Latin Amerika’da “Jön Türk” diye anılan genç devrimcilerde, Yugoslavya’da Tito’da, Küba’da Castro’da, Hindistan’ın kurucu babaları Gandi ve Nehru’da güçlü bir Atatürk hayranlığı vardır.

Atatürk, tarihin haklı çıkardığı bir liderdir. Bir Lozan Antlaşması halen yürürlüktedir. Çünkü gerçekçi temellere dayanır. Sonra ekonomi modeli, karma ekonomi anlayışı halen günceldir, geçerlidir. Laik, bilimsel, halkçı, karma eğitim anlayışının da ne kadar değerli olduğu, her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır.

Dış politikadaki bölge merkezli tutumu, “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinin ne kadar önemli olduğu, son dönemde yaşananlarla bir kez daha kanıtlanmıştır. Alt kimlikleri, feodal bağları, Orta Çağ kalıntısı aidiyetleri aşan, yurttaşı merkeze alan, yurttaşı muhatap kabul eden felsefesinin ne kadar değerli olduğu, günümüzde bir kez daha anlaşılmıştır.

Gazeteci ve yazar, akademisyen Barış Doster ile Mustafa Kemal Paşa’nın, Milli Mücadele’yi, 1919’da nasıl bir ortamda, hangi koşullarda başlattığını pek çok koldan açımlayarak ortaya koyduğu, Milli Mücadele Işığında Türkiye’de (Halk Kitabevi) isimli yeni incelemesini konuştuk.

- Mustafa Kemal Paşa’nın, Milli Mücadele’yi, 1919’da nasıl bir ortamda, hangi koşullarda başlattığını adeta kristalize bir şekilde ortaya koyarak başlatıyorsun incelemeni.

Haraca bağlanmış, açık cezaevine dönüştürülmüş, düşmanlar tarafından dört koldan sarılmış, cendereye sokulmuş, öz yurdunda neredeyse köle kılınmış halkı azim ve kararlılıkla örgütleyerek emperyalizmi ve yerli işbirlikçilerini yenmiş Atatürk’ün, sadece askeri dehasını değil, sivil dehasını, temel niteliklerini pek çok koldan açımlıyorsun.

Bu kolları anlatmanı rica ederek başlayalım söyleşimize? “Günümüzde Atatürk’ü doğru anlamının önemi büyüktür” haklı vargın ışığında, incelemen bunun nasıl bir ifadesidir?

Mustafa Kemal Atatürk; çok yönlü bir devlet adamı. Savaşta düşmanı yenmiş başarılı komutan; Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş lider; Cumhuriyet Devrimi’ni yapmış devrimci. Milli Mücadele başlamadan yıllar önce, henüz genç bir subayken başlamış kuramsal, örgütsel ve siyasal hazırlığa. Bu yönüyle her zaman örgütlü ve örgütçü.

Gazeteler çıkarmış, yazılar yazmış. Dahası; doğru zamanda, doğru yerde, doğru adımı atan, doğru hamleyi yapan bir zamanlama dehası. Kendi tarihimizi ve dünya tarihini çok iyi biliyor. Kendisini çok iyi yetişmiş bir aydın.

Entelektüel ilgi alanları geniş. Sadece tarih, siyaset, dış politika yok bu yelpazede, iktisat, kültür, sanat, bilim, hukuk, kadın hakları, dil ve eğitim de var.

Bu güçlü birikimin de etkisiyle çalışma arkadaşlarının, birlikte yol yürüyeceği kadronun seçiminde çok isabetli kararlar alıyor. Kısa sürede çok ve büyük işler başarıyor.

- Senin yerinde nitelemenle “ulusal, bölgesel, küresel, tarihsel bir kırılma noktasında kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti”, kuruluş biçimi, kuruluş dönemi, kuruluş süreci açısından kendine özgü bir gelişim sürecine sahiptir. Dört boyutta incelediğin bu özgün süreci ve Batı’dan farkını nasıl ortaya koyuyorsun?

Ulusal ölçekte, Osmanlı Devleti’nin tasfiyesi yaşanıyor. Bölgesel ölçekte, yaşadığımız coğrafyada, bir yandan yeni devletler kuruluyor, bir yandan mevcut devletler büyük altüst oluşlarla, büyük yıkımlarla boğuşuyor, parçalanıyorlar.

Küresel ölçekte ise tarihin ilk cihan harbi, Birinci Dünya Savaşı var. Bizim açımızdan, savaşın dışında kalmak mümkün değil. Savaşın en büyük ganimeti Osmanlı toprakları. Emperyalizm Osmanlı Devleti’ni parçalamak istiyor.

Tarihsel kırılma noktasından kastım şu: Atatürk; tüm bu olumsuz koşullardan, bu büyük bunalımdan, ulusal egemenliğe dayanan, laik, çağdaş bir Cumhuriyet kurarak çıkıyor. Ülke içinde işgale karşı direnişi örgütlerken tüm ilerici, yurtsever, milli unsurların birliğini sağlıyor.

Ülke dışında ise genç, devrimci bir rejim olan Sovyetler Birliği’nin desteğini alıyor öncelikle. Bir yandan da, Anadolu’ya çullanan emperyalist güçlerin kendi aralarındaki çelişkilerden, çıkar çatışmalarından yararlanıyor.

‘MİLLETLEŞİRKEN DEVLETLEŞTİK!’

- İncelemende, Cumhuriyet’in kuruluşunun anlaşılabilmesi için iki anahtar kavrama dikkat çekiyorsun; Savaş ve Devrim. Mayasındaki halkçılık ve eşitlik ile bu iki kavramın, Cumhuriyet’in nefes almasındaki, kök salmasındaki yerine, onulmaz önemine yorumunu ve devamında Cumhuriyet Devrimi’nin en ayırıcı ve mazlum milletlere de emsal niteliklerini burada da dile getirir misin?

Kurtuluş Savaşı’nda emperyalizme ve içerideki uzantılarına, işbirlikçilerine karşı verilen silahlı mücadele ile egemenlik devrimi birlikte yürümüştür. Savaşa; kadınıyla erkeğiyle, genciyle yaşlısıyla, köylüsüyle kentlisiyle, askeriyle siviliyle bütün millet katılmıştır.

Milli Mücadele, bir milletleşme sürecidir aynı zamanda. Türk halkı; cephede savaşarak, milletleşirken devletleşmiş, devletleşirken de milletleşmiştir. Diğer yönüyle de, Kurtuluş Savaşı’nın kongreler süreci, bu sürecin sonucunda örgütlenmenin zirvesi olan Meclis; egemenliği eline alarak, büyük bir devrim yapmıştır.

Egemenliğin kökü, kaynağı, anlamı, tanımı, işlevi, sahibi değişmiştir. Gökten yere inmiş, dini olmaktan çıkıp laikleşmiş, şahıstan alınıp millete verilmiştir.

Savaşın ve meclisin ruhunda, mayasında halkçılık ve eşitlik iddiası vardır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, Anadolu’da yaşanan Aydınlanma Devrimi ve tüm o köktenci atılımlar, Kurtuluş Savaşı’nın ve eş zamanlı olarak yapılan egemenlik devriminin ürünüdür.

Üçüncü dünya ülkelerine, Atatürk’ün sözleriyle “mazlum milletlere” örnek olan, ilham veren de budur. Yani emperyalizmin yenilebileceğini, bağımsız bir devlet kurulabileceğini, sonra da aydınlanma, çağdaşlaşma adımları atılabileceğini göstermiştir Kurtuluş Savaşı.

ÇANAKKALE...

- Vatan savunmasında onulmaz bir yeri olduğunu vurguladığın; Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın, “Milli Mücadele’nin ön sözüdür” dediği Çanakkale Muharebelerini adeta bir okul gibi açımlıyorsun.

Türk Milleti’nin doğuşuna tanıklık eden, Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının ehilce yetiştiği, aydınlık günlere doğru kararlılıkla ilerlenen bir arena...

Bir halkı topyekûn harekete geçiren Kuvayı Milliye ruhunu mühürleyen, düşmana adım attığı her yeri dar eden yürekli bir kolektivite... Çanakkale Muharebelerinin, kitabında ayrıntılarıyla ortaya koyduğun başat özellikleri arasında, Çanakkale’den alınması gereken derslere ilişkin sıralamanda, hangileri başta geliyor?

Vatan sevgisi, adanmışlık, cesaret, özveri, kararlılık, liderin inisiyatif alması, sevk ve idare kabiliyeti, ilk aklıma gelenler. Mustafa Kemal, Çanakkale’de tarih sahnesine çıkıyor. Kararlarıyla tarihin akışını değiştiriyor. Emperyalistlerin hesabını bozuyor. Bu direniş, savaşın süresini uzatıyor. İngiliz siyasetini silkeliyor. Rusya’daki devrimcilerin elini güçlendiriyor. Sömürgelerde uyanışı hızlandırıyor. Dahası, Kurtuluş Savaşı’nın öncü kadroları arasında yer alacak pek çok kahraman Çanakkale Muharebelerinde olgunlaşıyor.

ATATÜRK: ‘ASIL OLAN İÇ CEPHEDİR!’

- Kolektivite demişken... Yazıyorsun ki; “Millet, Milli Mücadele’den mesut, muvaffak, muzaffer çıkmıştır. Kalpaklısı, feslisi, sarıklısıyla; askeri, çiftçisi, öğretmeni, din adamıyla; Türkçüsü, solcusu, İslamcısı, liberali, Müdafaa-i Hukukçusuyla o yiğit adamlar, bu kutsal kavgayı, bu koşullarda kazanmışlardır.” Bugüne ibret bir dinamik kuşkusuz değil mi?

Atatürk, Nutuk’ta, “Asıl olan iç cephedir” derken, bu birlikteliğin önemine dikkat çekiyor. Emperyalizme karşı mücadelede, milletin ve öncü aydınların, siyasi ayrımları, ekonomi politiğe ilişkin farklı tutumları bir kenara koyup, vatan savunmasında, ulusal kurtuluşta, milli bağımsızlıkta ortaklaşmasının, birlikte savaşmasının önemini vurguluyor.

- Öte yandan “Her savaş aynı zamanda bir iç savaştır” diyen Karl Marks’ın sözünü de anımsatıyorsun. Tarihsel bir tunç yasası olduğunu imlediğin bu saptama, özellikle ikili iktidar süreci boyu Kurtuluş Savaşımız için de geçerliydi vurguladığın gibi. Bu gerçeği hangi kırılma noktalarını öne çıkararak işliyorsun?

Milli Mücadele boyunca hem Ankara’da bir iktidar var hem İstanbul’da. Ankara’da milletin özgürlüğü, bağımsızlığı, egemenliği için emperyalizme karşı savaşanlar var. İstanbul’da emperyalizme teslim olanlar, boyun eğenler var. Ankara’daki iktidar, bir yandan da, İstanbul’un fesatlıklarıyla, ihanetleriyle, saldırılarıyla, Kuvayı Milliye’ye karşı çıkardığı, desteklediği isyanlarla, Atatürk ve yurtseverler hakkında verdiği fermanlarla, fetvalarla savaşıyor. Öyle anlar oluyor ki, dış düşmandan daha çok, iç düşman, içerideki işbirlikçiler yoruyor Ankara Hükümetini.

‘CUMHURİYET, BATAKLIKLARI KURUTMAKTIR!’

- Cumhuriyet ilan edildiğinde ve Anadolu Aydınlanmasına değin sosyolojik, ekonomik ve demografik gerçeklik neyi gösteriyordu?

Yarı sömürge durumuna düşmüş bir devlet; yüzde doksanı köylerde yaşayan, bir o kadarı okur yazar olmayan bir halk; yoksul, yılgın, yorgun, başkenti İstanbul dahil, pek çok büyük şehri işgal edilmiş bir ülke. İşte bu koşullarda savaş kazanıldı. Cumhuriyet kuruldu. Devrimler yapıldı. O nedenle bizler için Cumhuriyet; klasik anlamları dışında da anlamlar taşır. Kendi unumuzu, şekerimizi, bezimizi kendimizin ekmesi, biçmesi, üretmesi, dokumasıdır. Çayımıza Alpullu’nun, Turhal’ın şekerini atmaktır. Sümerbank fabrikalarında üretilen Kayseri’nin basmasını, Beykoz’un kundurasını giymektir. Etibank’tır, yeraltı zenginliklerimize, madenlerimize sahip çıkmaktır. Bataklıkları kurutmaktır, ağaçlandırma seferberliğidir. Köye doktor, öğretmen, hemşire götürmektir. Okuldur, hastanedir, fabrikadır. Veremle, sıtmayla savaştır. 15 yılda 48 fabrika kurmaktır. Kendi uçağımızı üretmektir. Halkevleri, Halkodaları, Millet Mektepleri, Köy Enstitüleridir. Kadın haklarıdır. Laik, bilimsel, çağdaş eğitimdir.

- Fasılalarla Lozan’a saldıranları, “o kafa”yı sormadan olmaz. Önce Lozan’a saldırıların amaçlarını, saldıranların kimi uzantıları olduğunu anımsatmanı rica ediyorum.

Lozan’a, Montrö’ye, Mustafa Kemal Paşa’ya, İsmet Paşa’ya saldıranlar; Damat Ferit’in, Ali Kemal’in, Sultan Vahdettin’in siyasi takipçileri. Kürdistan Teali Cemiyeti’nin, Teali-i İslam Cemiyeti’nin, Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın, Ahrar Fırkası’nın siyasal, ideolojik ardılları. O gün olduğu gibi, bugün de emperyalizmin hizmetindeler. Onurlu, bağımsız, çağdaş bir millet olmanın; özgür yurttaş, örgütlü toplum olmanın karşısındalar. Türkiye’nin bağımsızlığı, bütünlüğü, egemenliği aleyhine her türlü kirli ve karanlık odakla işbirliği yapmaya da hazırlar. Nitekim yapıyorlar.

- Özellikle yeni kuşaklar Lozan’ı nasıl doğru anlayabilir?

Tarihi doğru, bilimsel, nesnel, dürüst, namuslu kaynaklardan öğrenecekler. Başka yolu yok.

- Devrim Kanunları... Hızla sağladığı ilerlemeyi, içselleşmeyi ve sağlam temelini getirdiğin yorumu açar mısın?

Devrim Kanunları deyince iki kanun paketi aklımıza gelir. İlki, 3 Mart 1924 tarihinde çıkarılan 3 Devrim Yasası’dır. Bunlar; hilafetin kaldırılması; Tevhid-i Tedrisat Kanunu yani Öğretim Birliği Yasası; Şer’iye ve Evkaf Vekâleti ile Erkânı Harbiye Umumiye Vekâlet’inin kaldırılıp, yerlerine Diyanet İşleri Başkanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Genelkurmay Başkanlığı’nın kurulmasıdır. Bu kanunlar; devlet yönetiminde, eğitimde, kültürde, hukukta, toplumsal yaşamda, ülkemizi laikleştiren kanunlardır. Bir de, yine “Devrim Yasaları” olarak adlandırılan ve sekizi Anayasa’nın 174. Maddesince sıralanan ve korunan yasalar vardır. Bu sekiz yasa, 1924 – 1934 yılları arasında kabul edilen yasalardır.

- İncelemende paylaştığın aydın, yazar ve şairlere ilişkin referanslar da önemli. İncelemenin amacını ve ruhunu bütünleyen bu referanslardan birkaçını paylaşır mısın?

Bizleri besleyen, aydınlatan, yetiştiren çok büyük aydınlara, düşünürlere, şairlere, bilim insanlarına sahibiz. Niyazi Berkes, Doğan Avcıoğlu, Nazım Hikmet, Attila İlhan, İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Muammer Aksoy, Mümtaz Soysal, Server Tanilli ilk aklıma gelenler. Bu isimlere elbette onlarcasını daha ekleyebiliriz.

‘NE SOLCU OLMAYAN ULUSALCILIK, NE DE ULUSALCI OLMAYAN SOLCULUK BAŞARILI OLUR!’

- Son yıllarda Türkiye’de öne çıkan tartışmaları irdelediğin başlıklar arasında Milliyetçilik ve Solculuk da kuşkusuz çok önemli. Türk Milliyetçiliğini, ulus devlet, ulusal kimlik, Cumhuriyet ve Solculuk, Atatürk ve İktisat konularını ortak paydalarıyla açımlarken nelere dikkat çekiyorsun?

Cumhuriyet denince, diğer vasıfları yanında, kamuculuk ve planlamayı çok önemsiyorum. Toplumcu, halkçı, devletçi ve planlamayı önceleyen bir iktisadı savunuyorum. Bizim milliyetçiliğimiz yurdunu savunan mazlum bir milletin antiemperyalist milliyetçiliği. Irkçı ve yayılmacı değil; barışçı ve eşitlikçi. Cumhuriyet Devrimi’nin özeti ve simgesi olan altı okun altısına da aynı kararlılıkla, tutarlılıkla sahip çıkmaktan yanayım. Çünkü bunlar bir bütün. Birbirinin tamamlayanı. Biri olmayınca, diğer beşi de olmuyor. Ülkemiz koşullarında solcu olmayan bir ulusalcılığın da, ulusalcı olmayan bir solculuğun da başarısız olacağını düşünüyorum.

Mustafa Kemal Atatürk deyince; Müdafaa-i Hukuk, Kuvayı Milliye, tam bağımsızlık, ulusal egemenlik, antiemperyalizm, akıl ve bilim geliyor aklıma. Solculuktan anladığım; emekten, eşitlikten, bağımsızlıktan, aydınlanmadan yana olmak; emperyalizme karşı savaşmak. Yurtseverliği ise halkımıza ve yurdumuza, karşılıksız ve sınırsız bir aşkla, sadakatle bağlı olmak; yurdumuzun insanını, doğasını, havasını, suyunu, dağını, taşını, kurdunu, kuşunu sevmek, gözetmek, savunmak olarak görüyorum.

- Söyleşimizde son sözü Büyük Atatürk söylesin! Hangi sözünü paylaşmak istersin?

“Cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin kimsesidir”.