FEMİNİST TRANS ESMERAY Üslubu baldan tatlı yaşadıkları demirden leblebi

Esmeray'ın otobiyografik oyun serisinin üçüncüsü Kestirmeden Hikayeler'i izliyoruz Tatavla Sahne'de. Cadının Bohçası ve Yırtık Bohça'nın ardından, ilk kez geçen sene sahneye konan Kestirmeden Hikayeler'de, cinsiyet değiştirme ameliyatı sürecinde yaşadıklarını, hastane süreciyle, bürokratik kakofonisiyle, kişisel hissiyatıyla, öyle bir anlatışı var ki ya gülersin, ya ölürsün hani.

23 Ağustos 2015 Pazar, 14:55
Abone Ol google-news

“Kestim, kestirdim, kesildi, kesilmedi, yok kestir, yok sakın kestirme... Anam, kesilen hiçbir şey de yok. İnsanın bir tane cinsel organı var zaten. Erkeklerinki dışarı sarkıyor, kadınlarınki içeri uzanıyor. Ameliyatta, penisini alıp içeri yerleştiriyorlar kesmeden etmeden, olan o. Yine de madem kestirmek deniyor, ben de kararımı verdim sonunda, artık kestirmenin zamanı geldi diye. Geldi de?.. Bu işin uzun bir yolu yordamı, prosedürü var. İlk önce terapiye gitmeniz lazım, en az iki sene” sözleriyle açıyor sahneyi...

Ameliyat tarihi, Gezi olaylarının patladığı güne denk gelen, başında nöbet tutan bütün refakatçileri hastaneyle park arasında mekik dokuyan, hastaneden eve çıkışı ayrı komedi olan Esmeray, başından geçenleri anlatmaya, Çapa Tıp Fakültesi'ndeki ilk muayene gününden başlıyor:

 

DOKTORUN İLK SORUSU

“Doktorun birinci sorusu, 'Esmeray Hanım, oturarak mı işiyorsunuz, ayakta mı?' oldu. Ayakta, desem başıma neler gelecek biliyorum. 'Aa, hiç olur mu, sürekli oturarak işiyorum' dedim. Oysa  ki ayakta işemek pratik bir şey, keşke öyle bir imkan olsaydı da bütün kadınlar ayakta işeyebilseydi. Neyse, ilk seanslara gözlemci olarak katılacaksınız, sonra terapiye gireceksiniz dedi sonunda. Öyle gerekiyormuş.

Gözlemci olarak gittiğim ilk seansta, baktım, transseksüel kadınlar çok az, transseksüel erkekler daha fazla. Katılanlardan birinin ortaya saçmasapan bir tartışma konusu atası tuttu: 'Hocam, ben çok düşündüm, lezbiyenliğin mantığını oturtamadım' diyor! Lezbiyenliği mantığa oturtmaya çalışmaya başladı herkes, ben bakıyorum öyle. Bir de herkes evlenmek istiyor! Bir aile merakı var ki hepsinde o kadar olur...

Sonunda ben aldım sözü, bakın arkadaşlar dedim, hepiniz maşallah evleneceksiniz, yarın bir gün, çoluk çocuğunuz olacak. Hiç düşündünüz mü, biz niye terapideyiz? İlk önce ailemiz reddettiği için, sonra arkadaşlarımız reddettiği için, dışlana dışlana buralara geldik. Şimdi düşünün, dedim; ilerde bir kızınız oldu, o da lezbiyen oldu. Bu sefer terapiye o geldi. Soracaklar, niye geldi? Ne diyecekler? Çünkü annemiz babamız bizim mantığımızı anlamıyor! 

Ben bunları söyleyince, biri çıkıp ordan, 'Ama abla, biz senin kadar politik olamayız' demez mi! Yahu bunun politikayla ne alakası var? Dışlanmaktan bahsediyoruz, tencere dibin kara, seninki benden kapkara!”

Bu şekilde başlayan süreci, matrak, gülünç, trajikomik, hazin, benim diyen mantığı çökertecek, her türden ezberi bozacak, yurdum normallerinde sık rastladığımız şekilde absürtlükten yana saç baş yolduracak nice anekdot eşliğinde, bugün vardığı noktaya kadar dinliyorsunuz.

Taze vajinasıyla ilk işeme tecrübesinden ilk orgazmına, ismi artık resmi kayıtlarda Zeynep Esmeray olarak geçmesine rağmen, türlü çeşit hukuki garabetten dolayı, hâlen mavi nüfus cüzdanı taşıyor olmasına kadar yaşadığı her şeyi, olanca açıklığıyla anlatıyor. Üslubu baldan tatlı; gel gör ki yaşadıkları, demirden leblebi; hiiiç de öyle kolay yenilir yutulur cinsten şeyler değil.

 

HAYATINI YAŞAMAYA YÜREK İSTER 

Esmeray'ın hayatını yaşamaya, zaten yürek ister. Kars'da, erkek bedeninde doğmuş bir Kürt o. Erkek olduğunu fark ettiği dokuz yaşına kadar kendini kız çocuğu sanıyor. Erkek olduğunu fark ettiğinde de nedenine akıl erdirmekte zorlanıyor. İlk ergenliğine vardığında, erkeklerden hoşlandığını buz gibi biliyor. 11 yaşında akraba tecavüzüne, 16 yaşında toplu tecavüze uğruyor - ki hem gazetede yazdığı, hem sahnede anlattığı hikayeyi okuyup dinlemesi bile yüreğe ağır yük. 16 yaşında geldiği İstanbul'da ilk olarak dayısının yanında yağlıboya işine giriyor. Börekçi ustası oluyor sonra. Fiziğinin de artık değişmeye başladığı dönemde, ailesiyle bağını tamamen koparıyor. Bu da malum, hayatta kalabilmek adına mecburen fuhuş demek. Beş yıl boyunca seks işçiliği yapıyor ama yaşamını idame ettirebileceği asgari meblayı kazanacak kadar. Ve bu süreçte aklında hep, bu hayattan bir an önce kurtulmanın yollarını tartıyor. Örgü örüyor, dikiş dikiyor. Beyoğlu'nda tepsiyle midye satıyor. Gel zaman git zaman, Amargi gibi feminist örgütlerle tanışıyor, ÖDP'ye üye oluyor.

 

ARTIK YAZAR VE TİYATROCU 

99'da, seks işçiliğini tamamen bırakmış olan, on yıla yakın zamandır hayatını sadece tiyatroyla ve kalemiyle kazanan bir aktivist. Feminist bir trans kadın Esmeray:

“Hayatımı tiyatroyla idame ettirmeye çalışıyorum. Tiyatrodan geçim sağlamak neredeyse imkansız bir şey. Fakat ben tek kişilik oyun sergilediğim için prodüksiyon masrafı filan çok olmuyor, bir şekilde az bir para kalıyor bana. İnsanın yaşaması için biraz da para kazanması gerekiyor tabii ama benim önüme hedef olarak koyduğum şey para değil. Tiyatroyu seviyorum. Ukalalık mı yapacağım bilmiyorum ama sanat bana her şeyin üstü gibi geliyor. Siyasette kendimi ifade edemeyeceğim dürüstlükte koyabiliyorum kendimi ortaya. Öyle bir alan...”

Yaptığı şeyi stand-up'tan ziyade, çağdaş meddahlık olarak addediyor. Oyunda dalgasını geçerek aktardığı üzere, insanların kimi zaman itham yollu dile getirdiği şekilde “kadın olmuş, yetmemiş, bir de üzerine feminist olmuş” bir tip: “Türkiye'de çağdaş meddahlık yapan çok az, hele hele kadın hiç yok gibi... Kendi başıma farklı bir şey yapmaya çalışıyorum. Küfür dilini, o malum eril dili kesinlikle kullanmayacağım, kullanırsam da ironi çerçevesinde kalacak dedim en başta. Feminist teoriye her zaman inanıyorum. Feminizm, bir ideoloji değildir, değişkenlik gösterir her zaman, gelişir kendi içinde... Sistemler içinde toplumsal cinsiyetçiliği sürekli sorgulayan, eşitliği, fırsat eşitliğini savunan bir teori biçimidir. Feminist gruplarla ilişkilerim her zaman için sürüyor. LGBTİ hareketin içindeyim zaten, bir de son zamanlarda kurulan Hêvî LGBTİ hareketinin yönetimindeyim.”

Tiyatroda mektepli olmadığının, alaylı olduğunun altını çiziyor. Yine de eğitim şart düsturundan yola çıkıp Mezapotamya Kültür Merkezi'nde tiyatro kursuna katılıp “kendince” bir eğitim almış. En büyük kaygısı doğallığına halel gelmesinden yana. “Tiyatroculardan çok olumlu eleştiriler aldım. Fakat, ilginçtir -şu dediğim dedikodu, kıskançlık olarak da alınmasın ama- tiyatroyla bir şekilde ilgilenip ondan sonra çeşitli nedenlerden dolayı bırakmış insanlardan, bilgiçlik taslayan tavırlar gördüm. Yapıcı bir eleştiri de değil getirdikleri.”

Ankara, İzmir, Eskişehir, Van, Diyarbakır, Mersin, Çanakkale, Adana, Bartın gibi farklı illerin yanında, birçok Avrupa turnesinde, yaşadıklarının genelde olumlu şeyler olmasından dolayı mutlu. “Özellikle köylü kadınların tepkileri çok güzel oluyor” diyor: “Hayatıma girmiş bir adamdan bahsederken o gece karı-koca olduk diye anlatıyordum mesela bir seferinde, o kadar oyunun içine girmiş ki 'Oohhh!' deyiverdi bir köylü teyze. Ne oldu teyze, dul musun, diye sordum; 'Hayır yavrum, senin için sevindim' dedi. O kadar hoşuma gidiyor ki böyle şeyler.”

 

ANTİMİLATRİST BİR İNSANIM

Mutlu bahislerden dem vuralım kuzum, havasındayız ama biraz da kendimizi telkin edercesine. Yoksa canımız fena sıkkın. O gün yine berbat bir güne uyanmışız, günün gerisi, daha da berbat gelmiş. Ne yapsak, ne etsek, laf yine dönüp dolaşıp memleket ahvaline bağlanıyor.

“Ölmüşüz ağlayanımız yok, öyle bir durumdayız” diyor Esmeray: “Ben antimilitarist bir insanım. Hangi sistem gelirse gelsin, askerin ve silahın olduğu bütün sistemler beni rahatsız eder. Mücadelemi ona göre veririm. 40 yaşımdayım, bu zamana kadar hiç bu kadar boğulduğum bir sistem biçimi görmedim. Korkunç şeyler olmuştur elbet, bir Kürt olarak ben çok yaşadım böyle şeyleri, tanıklık ettim. Gözümün önünde Kürtçe konuştuğu için kadınların kafasına dipçikle vuran asker gördüm. Bunların hepsi oldu fakat burada başka bir şey var. Bu sivil dayatma, başka bir şey. Daha beter nefesini kesiyor. Çünkü eskiden asker bir yerdeydi, senin dar da olsa, nefes alabildiğin bir hayat alanın vardı neticede. Şimdi hem asker var, hem de askerden daha beter sıkıştıran bir hükümet biçimi var. Bir yandan da iyi oluyor, bir deşifrasyon döneminden de geçiyoruz. Kimin ne olduğu iyot gibi çıkıyor ortaya. Suruç olayında, gazeteci, tırnak içinde, güya aydın bir insan, 'A, ölenler 30 kişiymiş, ben 300 sandım' diyebiliyor. Diyarbakır'da bomba patlıyor mitingde, ölenler var, başörtülü, mümin olması gereken bir kadın gazeteci, 'N'olmuş, Demirtaş'ın sazı mı patlamış?' diye dalga geçebiliyor. Bu nasıl bir vicdansızlıktır? Biz nasıl bu duruma geldik ve nasıl bu insanlarla birlikte yaşayacağız? İnsanların ölmesi sana nasıl bir fayda getiriyor, bu nasıl bir şeydir, anlamam mümkün değil.”

Dili çok önemsiyor. Nasıl ve nerede durduğun kadar önemli, bunu nasıl ifade ettiğin... Hatta ifadenden doğuyordur belki duruşun, o derece mühim: “İnsanlar artık her ne oluyorsa, çocuklarla kadınlara olduğunu görsünler. Yaşanan savaşta 17-18 yaşında çocuklar ölüyor; o kerli ferli erkeklere hiçbir şey olduğu yok. Yan gelip yatıyorlar, cukka para dolduruyorlar ceplerine. O gencecik insanların ölmemesi için herkesin çocuğuna sahip çıkması lazım. Ne için bütün bunlar? Toprak mı? 17 yaşında çocuğun öldüğü toprakta yaşamak istemiyorum zaten ben. Ben nasıl o toprağın üzerinde rahat edeyim, benim huzurum için falan ölmesin kimse. Altı yıldır hiçbir şey olmuyordu; kan durmuştu, silahlar susmuştu, en asgari düzeye inmişti talepler, şimdi ne oldu da seçimin ertesi günü bir anda en başa dönüverdik? Her iki tarafın da savaşın diline dikkat etmesi lazım. Bizim yapmamız gereken, kavgayı durdurup sonuna kadar barış dilini kullanmak. Muhalefet edenler de düşüyor aynı tuzağa. Oraya barış için gitmiş, elinde çiçekler, boya fırçaları, oyuncaklar olan, basın açıklaması yaparken ölen insanlara şehit diyemezsin. Demokrasi şehidi de diyemezsin, barış şehidi de diyemezsin. Onların elinde silah yoktu. Barış elçilerine de biz şehit dersek nasıl olacak da olacak?”

Oyuna girene kadar dut gibi kararıyoruz ikimiz de. Azıcık aşk meşk konuşalım bari diyoruz ki mutlu aşk yoktur, o da ayrı. Yine de morali bozmamak lazım. 40 yaşında ilk kez gözüne aşkla bakan bir adam gördüğünü, hayatında ilk kez aşka inandığını söylüyor. Bitmiş bir hikaye maalesef.

Tam detaylara girecekken, kulis vakti gelip çatıyor. “Gel girelim” diyor, “oyunda anlatıyorum zaten, orda dinlersin.”

Dinledim. Size de tavsiye ederim.