Fotoğraf tarihin tanığıdır

Ödüllü foto muhabiri Bülent Kılıç mesleğin zorluklarını, yaşadıklarını, deneyimlerini ve düşüncülerini anlattı.

11 Eylül 2020 Cuma, 05:00
Fotoğraf tarihin tanığıdır
Abone Ol google-news

Fotoğrafsız bir gazete düşünmek imkânsız. Çoğu zaman onlarca satır ve cümlenin anlatamadığını bir fotoğraf anlatır. Hafızamızı yokladığımızda bir olaydan aklımızda en çok kalanın fotoğraflar olduğunu anlarız. Hafızamda yer eden birçok haber fotoğrafında Bülent Kılıç’ın imzası var. Agence France-Press (AFP) foto muhabiri Kılıç’ın Gezi Direnişi’nde gazla kaplanmış Taksim Meydanı, Soma Katliamı’nda madenden henüz kurtulmuş işçi ve onu öpen babası, Berkin Elvan’ın cenazesi sonrası biber gazına maruz kalmış genç kadının bakışları, Suriye’deki savaştan, sınırları aşmaya çalışan mültecilerden ve siyasilerden tarihe geçen fotoğraflar çekti Bülent Kılıç.

Berkin Elvan’ın cenazesi sonrası polisin sert müdahalesine maruz kalmış genç kadının bu fotoğrafı, 2014 yılının Dünya Basın Fotoğrafları Ödülleri’nde Bülent Kılıç’a birincilik getirmişti. O günden hafızama kazınan bu fotoğraf, 2015 yılında Hollanda, Amsterdam’daki turistik gezimde bir kilisenin üzerinde dev boyutlarda karşıma çıktı. De Nieuwe Kerk isimli kilisede bu fotoğrafı görmemle bilet alıp sergiye girmem bir oldu. Sergide o yılın ödüllü fotoğrafları sergilenirken, Hollandalılar Kılıç’ın bu fotoğrafına büyük ilgi gösteriyordu

Kılıç geçen günlerde çektiği fotoğraftan çok bir hırsızlık olayıyla gündeme geldi. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Gazetecilik Başarı Ödülleri’nde “En İyi Fotoğraf” dalında ödül alan fotoğraf onundu ama kendisi yerine yarışmaya bir başkası başvurmuştu Demirören Haber Ajansı (DHA) ve Batman Çağdaş gazetesi için çalışan Reşat Yiğiz, Kılıç’ın Hasankeyf’te çektiği fotoğrafı göndermiş ve birinciliği kazanmıştı. Durum ortaya çıkınca ödül Kılıç’a verildi, Yiğiz’in ise TGC’den ihracı istendi. İlginç olan bu kadar özel bir fotoğrafın kim tarafından çekildiğine jürinin de dikkat etmemiş olmasıydı. Bülent Kılıç’a çektiği ve çaldırdığı fotoğrafları konuştuk.

- İlk olarak fotoğrafının çalınması olayından bahsedelim. Olayı nasıl öğrendiniz?

Journo’dan (haber portalı) haber verdiler. Önce ciddiye almadım eski bir hikâyedir diye. Ama hem yeni olduğu ortaya çıktı hem de TGC dikkate aldığım, yeri geldiğinde gazetecilere sahip çıkan bir kurum. Onlar benimle iletişime geçti, “Ödülü size vermek istiyoruz, kabul ediyor musunuz” dediler. Kabul ettim. Muhtemelen 20 yıl önce olsa çok daha büyük bir kriz olurdu. Ama bugün basının etkisi ve basına olan saygı yitirildiği için çok fazla dikkat edilmedi! Fotoğrafı çalan arkadaşla da muhatap olmak istemedim. Yerelde böyle şeylerin yaşandığını biliyorum. Çok fazla dikkate almak istemiyorum ama böyle bir hak gaspına sessiz kalmak da insanın kendisine olan saygısına aykırı. O yüzden çok fazla sessiz kalmak istemedim. Bu cezasızlık durumu topluma işlemiş. Kadına şiddet olayları da cezasızlıktan kaynaklanıyor. Ben o gün o arkadaşa Twitter’dan sordum, “Hangi cesaretle” diye. Bu siyasi, politik atmosfer her yere sirayet ediyor...

- Geçmiş olsun! Türkiye’de ve dünyada foto muhabirliği ne durumda?

Dünyada da foto muhabirliğine azalan bir ilgi var. İnsanlar şiddetten ve onun dramatize edilmesinden yorulmuş olabilir. Bir de bu koronavirüs salgınıyla birlikte her insanın başına küresel çapta bir şey geliyor ya, insanlar diğer insanların başına gelenleri pek umursamamaya başlamış olabilir. Üçüncüsü de artık para aktarılmıyor. Sektörde büyük bir kriz var.

'MECRA AZALDI'

- Gazeteciliğe başladığınız zaman durum nasıldı?

90’larda da Türkiye’de yapılan gazetecilik harika değildi. Gazetelerin polis muhabirleri, hastane muhabirleri vs. vardı ama etik yoktu. Gazetecilerin bu kadar baskı altında olduğu bir ortam da yoktu. Daha özgür gazetecilik yapılabiliyordu. Fotoğraf olarak o zamana göre kalitede bir iyileşme var ama basılacak mecra azaldı.

Soma, 2014

- Foto muhabirlerinin en büyük problemi ne?

Bizim meslekte herkes meşhur olmak istiyor. Herkes olayın en güzel anını çekmek istiyor. O kadar kolay sanıyorlar ama değil. İşi bildiğiniz kadar gidebiliyorsunuz. Dışarıdan büyük bir camia olarak görülebilir ama içinde bu işi hakkıyla yapan az, para için, PR için yapan var. Ben bunların hiçbiri için yapmıyorum. Benim derdim gazetecilik; haber alma hakkını savunan, insanlara da haber iletmeye çalışan bir misyonum var. Onun ötesinde ödül alıyorsun, meşhur oluyorsun gibi şeyler önemli değil.

Fotomuhabirliğini tanımlarken Robert Capa’dan bahsetmeden geçemem, onun şöyle bir hikâyesi var: Capa, İngiltere hava üssünde pilotlarla poker oynayıp viski içiyor, bir gün görevden dönerken başı kanlar içinde uçaktan inen bir pilot Capa’ya fotoğraf çekerken yumruk atıp hakaret ediyor. Capa poker oynadığı, arkadaşlık yaptığı pilotun ona görevden döndüğünde yumruk atmasını kaldıramıyor ve hemen oradan ayrılıp Normandiya Çıkartması’na katılmaya gidiyor. O arada kendine, diğer fotoğrafçılar gibi risk ve zahmet almadan en kolay yerde en sondaki anı beklemenin akbababalık olduğunu söylüyor...

- Mesleğe başlamaya Metin Göktepe cinayeti sonrası karar verdiğinizi okumuştum...

Ben lisedeyken öldürülmüştü. O zaman ne iş yapacağımı düşünüyordum, bu iş tam bana göre dediğimi hatırlıyorum.

Bülent Kılıç

'BU SADECE BİR MESLEK DEĞİL'

- Bu herkesin yapabileceği bir meslek mi?

Bunu sadece meslek olarak algılamak hoşuma gitmiyor. Benim için çok özel bir meslek. Çok fazla bencillik, güzel bir hayatım olsun diye düşünülecek bir meslek değil. Öyle düşünen varsa da atacağı taş 10 metredir, gitmez.

- Olaylar esnasında büyük zorluklar yaşıyorsunuz. Yeri geliyor polise, görevliye yasaları hatırlatmak zorunda kalıyorsunuz...

Maalesef hukuk dersi vermek zorunda kalıyorum. Çünkü hukuku hepsinden daha iyi biliyorum. Onlara galiba çok kısa bir eğitim veriliyor. Mesela bana “Fotoğrafları sil” diyor. Polisin fotoğraf sildirme hakkı yok, savcının da yok. Savcı el koyar, mahkeme kararıyla imha edilebilir fotoğraf. “Sil” derken, ona yetki verilmiş sanıyor. Geçen gün Van, Akdamar Adası’ndaydık, güvenlik görevlisi geldi, “Burada çekim yasak, fotoğrafları silin” dedi. Hiçbir yerde uyarı yok, daha düne kadar burada fotoğraf çekimi yapıyorduk, yeni değiştirmişsiniz. Düşünün, güvenlik görevlisi gazetecilere “Fotoğrafları silin” deme hakkını görüyor kendinde!

Mesela Metin Göktepe öldürüldüğünde Nail Güreli, TGC Başkanı’ydı. Ana haber bültenine çıkıp gazetecilerin haklarını insanlara anlatıyordu. Bugün polis, devlet ya da anaakım medyada “Gazetecilerin hakları bunlardır, bunlara dikkat edeceksiniz” dense, bunlar başımıza gelmez. Gazetecinin bir alanı vardı, şimdi o kalmadı. Eyleme gittiğinizde bile polis ile vatandaş arasındaki boşlukta gazetecilerin bir alanı olurdu. Ortalık karışana kadar o alan hep gazetecilere aitti. O alan yok oldu şimdi. İşte o alan devletle vatandaş arasındaki ilişkiyi izleyen, denetleyen kişilerin alanıydı. Kim o alanın olmamasını ister? Vatandaşın hakkını koruyan bir alan çünkü orası. O yüzden gazetecilerin sevilmemesinin, haklarının görmezden gelinmesinin nedeni budur. Başka bir şey değil.

- Bu alan olmayınca olay nasıl takip ediliyor?

Gezi Direnişi’ni 24 saat canlı yayına alan kurumlar vardı. Halkı çok düşündüklerinden değildi bu. O zaman yabancı medya bunu satın alıyordu. Gezi Direnişi’ni Norveç’ten izliyoruz diye bir espri vardı. Çünkü Norveç’te o yayınları satın alıp gösteriyorlardı. Şimdi o kurumlar el değiştirdi, bağımsız gazetecilik yapan insanları kovdular. Bir yerde yolsuzluk, hak gaspı varsa, bunları yazan gazetecileri kurumlar barındırmıyor. Yerine getirdikleri insanlar da polisin gerisinde duruyorlar.

Ukrayna, 2014

'BASIN KARTLARI YENİLENMİYOR'

- Türkiye’de sansür nasıl, akredite olabiliyor musunuz?

Daha önce kendilerinin gönderdiği akreditasyonları artık istesem de göndermiyorlar. Aylardır yenilenen basın kartını vermiyorlar. 15 Temmuz’da teşekkür etmişlerdi, çünkü ilk fotoğrafları biz çektik. Televizyonlarda dönen ilk fotoğrafların benim fotoğraflarım olduğunu biliyorum. Kuleli’nin önünde yere yatırılmış insanların fotoğraflarını, daha televizyonda darbe oluyor denmeden ben geçmiştim. Sonrasında fotoğraflarımızı alıp, teşekkür edip, kartı kendileri gönderiyordu. Şimdi demek ki vazgeçtiler, beni Türkiye’de gazeteci olarak tanıyan çok fazla kurum yok. Benim cebimde gazeteci olduğumu ispatlayacağım bir kart kalmadı. 20 yıllık bir gazetecinin basın kartının yenilenmemesi çok ayıp.

'DUYGU KOPUŞLARI YAŞADIM'

- Fotoğrafçı Sebastio Salgado’nun “Toprağın Tuzu” belgeselinden çok etkilenmiştim...

Salgado’nun orada çok güzel bir sözü var. Ruanda’da çektiği fotoğraflardan sonra, “İnsanlardan nefret ettim. Artık insanoğluna inanmıyordum. Biz yaşamayı hak etmiyorduk. Gördüğüm bir şeye ağlamak için kameramı kaç defa yere bıraktım bilmiyorum” diyor. Orada “açlıktan ölmek üzere olan insanların birbirlerine ettikleri eziyetten nefret ettim” diye anlatıyor. Ben onu çok iyi anlıyorum.

Türkiye-Suriye sınırı, 2015. Bu fotoğraf, 2016 Dünya Basın Fotoğrafları Ödülleri’nde üçüncülük kazandı.

- Sizin de öyle anlarınız olmuştur...

O düzeyde vahşi bir ortama düşmedim ama Salgado da bu işi duygularıyla, kendi insani yanını dinleyerek yapan bir insan. O yüzden o duygu kopuşu başka bir şey çekmeye yöneltiyor onu. Onunki kadar büyük olmasa da ben de zaman zaman duygu kopuşları yaşadım.

- Güzel anlarınız da olmuştur mutlaka...

Güzel insanlarla temas ettiğiniz, bir kültür keşfi yaptığınız zamanlar oluyor. Hiç tahmin etmediğiniz bir yerde, alakasız, dağın başında, filozof gibi konuşan, bilge bir insan gördüğünüzde mutlu oluyorsunuz.

Irak, 2016

'AÇIK HAVADA SERGİ PROJESİ'

- Gelecek projeleriniz neler?

Hasankeyf ile ilgili bir sergi açmak istiyorum. Açık havada olursa, bir caddede olabilir. Paris’te kanal kenarında görmüştüm, çok güzeldi. İyi bir sergi olabileceğine inanıyorum. (İBB Kültür AŞ ilgilenmeli)

- Hasankeyf’in son halini gördünüz mü?

Vakit buldukça gitmeye çalışıyorum. Şimdi tamamen göl. Şoka giriyorsunuz önce, algım gitti geldi. Tekneler, insanlar yüzüyor, nerenin neresi olduğunu anlamadım. Köprü nerede, kale nerede, anlayamıyorsunuz. Teknede çocuklara soruyorum, onlar da kestiremiyor. Suyun öteki tarafına geçmek için çok fazla yol gidiyoruz. Yarım saatte gittiğin başka bir şehre şimdi 4-5 saatte gidiyorsun.

'HALEP'TEKİ ÇOCUK AKLIMA GELİYOR'

- Başka tanıklıklarınız var mı, sadece fotoğraflarda kalan?

Halep, tamamen yıkıldı. Halep’e savaştan önce gitmemiştim ama savaş başlarken oradaydım. Sonra defalarca gittim, insanlar değişti, sokaklar değişti, hava değişti, her şey değişti. İlk gittiğimde, çocuğun biri uzanıyordu kaldırımda, internetten olanı biteni izliyordu, ben de “Neler oluyor” diye sormuştum. “Önemli bir şey yok ya” demişti. Ben de “Bu çocuk böyle bir şey dediyse korkmaya gerek yok” diye düşünmüştüm. Hep o çocuk aklıma geliyor. Özgüvenli bir şekilde, “Bir şey yok ya, önemli bir şey değil” demesi geliyor... Kim bilir nerede o çocuk şu an. Şehirler yıkıldı gitti, önemli değil, İnsanlar ne yapıyor, önemli olan o. Edirne sınırına götürdüler insanları otobüslerle. Anne gelmiş kızıyla, belli ki çocuğunun hayatını kurtarmak istiyor. Bazen böyle o anın fotoğrafını çekmeye çalışıyorum ama bir yandan da izliyorum olayı. Annesinin küçük kızını yatıştırmaya çalışması, o kızın ağlaması insanın içini yakıyor. Orada iyi veya kötü fotoğraf olması için değil, kendim sonradan hatırlamak istediğimden çekiyorum. Bazen o 10 saniye yıkıyor insanı, acı veriyor.

* 2014 World Press Photo Ödülleri’nde Yılın Haber Fotoğrafı kategorisinde Bülent Kılıç’ın fotoğrafları 1. ve 3. oldu. Kılıç aynı yıl Time dergisi ve The Guardian gazetesi tarafından “Yılın En İyi Fotoğrafçısı” seçildi. 2015’te ise 27’ncisi düzenlenen ve dünyanın en büyük haber fotoğrafçılığı festivali kabul edilen “Visa Pour l’image”da büyük ödülün sahibi oldu. 2016 World Press Photo Ödülleri’nde 3.’lük elde etti...

* Türkiye’de ilk hedef hep gazetecilerdir. 15 Temmuz’da asker karşıdan ateş ediyordu, bu tarafta da bize saldıran insanlar vardı. Kafama vurulup yere düştüğümde bıçaklanmış bir askerle yüz yüze geldim. O arada, benim için “Köprüden atalım” dendiğini duydum. Sonrasında insaflı biri çıkıp kurtardı beni. Hürriyet’ten arkadaşım Selçuk Şamiloğlu linç edildi o gün!

* Gazeteciliği tanımlayacak olursak, devletle insan arasındaki hukuki çizgiyi çizen ve o çizginin nöbetçisidir gazeteciler. Buna gazeteciler engel oluyor. Bunun için basını sevmiyorlar. Sonuçta dünyada bir hukuk var. Devletlere kalsa hukuk da olmasın isterler. Onlar da bir yandan hukuka uymaya çalışıyorlar, bir yandan da insanlardan korkuyorlar.