Geçmişle yüzleşme

Erol Güney’in ve Bella Eskenazi’nin Orhan Veli, Orhan Kemal, Sabahattin Ali, Sabahattin Eyüpoğlu, Bedri Rahmi Eyüpoğlu gibi aydınların çevresinde geçen yaşam öyküleri ışıklı bir dönemi gösteriyor.

17 Şubat 2021 Çarşamba, 17:05
Geçmişle yüzleşme
Abone Ol google-news

Yaşam öykülerinden yola çıkarak Cumhuriyet  tarihimize bakmak kendimizi bildik bileli bize dayatılan resmi tarih ideolojisini sorgulamamıza yol açıyor. Ötekileştirilenlerin, dışlananların, yok sayılanların öyküleri yer yer çok sarsıcı bile olsa  geçmişle yüzleşme  fırsatı veriyor bizlere. Sözgelimi Nezahat ve Kazım Gündoğan’ın Dersim olaylarını sergileyen sözlü tarih belgeselleri faşizan milliyetçi ideolojinin ölümcül boyutlarını  çok vurucu bir biçimde gözler önüne  seriyor. 

Tarihle yüzleşmede azınlıkların, Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin yaşamları da önemli ipuçları veriyor. Musevi Müzesi’nin sunduğu,  yazar, gazeteci ve çevirmen Erol Güney’in hayatını anlatan “Yaşamın Sürüklediği Yerde”  ve “Bella’nın Öyküsü” filmleri  Cumhuriyet tarihinin yol açıcı, umut verici yönlerini gözler önüne sererken karanlık yanını da gizlemiyor.  Erol Güney’in ve Bella Eskenazi’nin Orhan Veli, Orhan Kemal, Sabahattin Ali, Sabahattin Eyüpoğlu, Bedri Rahmi Eyüpoğlu gibi aydınların çevresinde geçen yaşam öyküleri ışıklı bir dönemi gösteriyor. Erol Güney’in  Rusça ve Fransızcadan çevirileriyle kültür yaşamımıza katkıları, Dostoyevski, Çehov ve Moliere’den yaptığı çevirileriyle  Hasan Ali Yücel çeviri projesine kazandırdıkları, Bella’nın  yabancı dil öğretmeni olarak Köy Enstitüleri serüveni  umut verici gelişmelere  gönderme yaparken, yaşanan acılar Erol Güney’in Sovyetlerin Türkiye ile ilişkilerini iyileştirmek istediğine dair bir haber yazısı yüzünden Türk vatandaşlığından çıkarılması, böylece İsrail’e gitmesi ve ancak kırk yıl sonra turist vizesiyle geri dönebilmesi, Bella’nın Köy Enstitüsünden uzaklaştırılması ve 6-7 Eylül tanıklığı yakın tarihin kapkaranlık yüzünü de gözler önüne seriyor.

Belgesellerin yönetmeni Banu Yalkut doksan dört yaşındaki  Erol Güney üzerine yaptığı belgeselin amacını şöyle tanımlıyor: “Türkiye’deki siyasi değişim sürecine tanıklık etmiş Erol Güney’in anılarından yola çıkılarak yapılan belgesel çalışması, Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldığı 1955’ten beri Tel Aviv’de yaşayan bu önemli kişinin bakışını yansıtmaya çalışmaktadır. Bu filmle günümüzde köken öne çıkarılarak sürdürülen dini, siyasi ve etnik tartışmalara farklı bir açıdan yaklaşmayı hedefliyorum. Bu hikayenin Türkiye’nin kendisiyle yüzleşmesi bağlamında anlamlı olduğunu, Türkiye siyasi tarihinin önemli bir bölümüne ışık tutacağını ve yükselen anti-semitizme karşı mücadeleye bir katkıda bulunacağını düşünüyorum.”

Erol Güney belgeseli çekildiğinde Erol 94 yaşındaymış. Karşımızda konuşurken gözleri gülen, gençleşen çok çok yaşlı bir adam. Nazilerden kaçarak İstanbul Üniversitesi’nde ders veren ünlü Romanist  Erich Auerbach’ın yanında Fransız dili ve edebiyatı okumuş olan  Erol Güney’in edebiyat aşkı  onun yaşamının en verimli ve güzel dönemini Türkiye’de geçirmesini sağlamış. Yükselen faşizan bir milliyetçilikle birlikte  Türkiye’den apar, topar ayrılmak zorunda kalışını, Fransa’da sürdüğü göçmen yaşamını ve İsrail’e yerleşip orada gazeteci olarak çalışmasını yaşamının en üretici yılları olarak anlatmıyor. Sanırım ülkesinden ayrılmak zorunda bırakılışı sadece bizim için değil onun için de büyük bir kayıp olmuş. Türkiye’ye çok bağlı, belki de Yahudi soykırımının sürdüğü otuzlu kırklı yıllarda İstanbul ve Ankara’da sürdüğü yaşamını neredeyse bir mucize gibi gördüğü için. Tıpkı dinin tehlikeli yanını göz ardı etmeyen  Bella gibi o da ateist, ama bunu Yahudi soykırımına izin veren bir Tanrı’ya inanmakta zorlandığını söyleyerek Bella’ya oranla çok daha net biçimde dile getiriyor.

“Bella’nın Öyküsü”nü izlediğimde ise  kendi ayaklarının üstünde duran, ne istediğini bilen, kendine güvenen bu akıllı kadının duruşuna hayran oldum. Şu an 98 yaşında olan Bella da  belgeseli bizimle birlikte zoomdan izledi. Bella’nın keskin gözlemciği ve zekası, belleğinin güçlülüğü çok etkileyici. 1942 Varlık vergisinin yıkıcılığından  6-7 Eylül 1955 olaylarına değin yaşadıklarını anlatırken bir şey kafama takıldı. Yağma başladığında  Bella Heybeli Ada’daymış. Adaya gözü dönmüş  yağmacılarla dolup taşan bir gemi yanaşmış.. Oranın  polis komiseri hemen işe el koyarak adaya tek kişinin ayak basmasına izin vermeyeceğini, aksi halde ateş açacağını söylediğinde gemi geri çekilmiş. 

Onca acı ve şiddet öykülerinin içinde her zaman sağduyulu ve büyük yürekli birileri bulunabiliyor. Acaba onlar neredeler? Onların öyküleri neden hiç zaman yazılmıyor, duyulmuyor? Şiddet dolu bir kültür ve gelenekten geliyoruz. Ama ne yaşanırsa yaşansın tarihin her döneminde şiddet döngüsünü kırmaya çalışan medeni cesareti güçlü, cesur insanlar olmuştur, onlar umudun sesini  dile  getirmiyor mu? Sanırım bu tür insanların öykülerinin toplanması hem örnek olma hem de umut verme açısından belgesel  araştırmalar ve çalışmalar bağlamında özellikle önem kazanıyor.

Sanırım bizden önceki kuşakların, özellikle de dışlananların, ötekileştirilenlerin, mağdur durumda olanların bizlere anlatacakları şeyler çok. Yakın tarihimiz bu alanda ne yazık ki inanılmaz zengin bir malzeme sunuyor bizlere.