Hakan Bıçakcı'dan “Hikâyede Büyük Boşluklar Var”

Hakan Bıçakcı'nın, “Bir Yaz Gecesi Kâbusu” ve “Ben Tek Siz Hepiniz”den sonraki üçüncü öykü toplamı olan “Hikâyede Büyük Boşluklar Var”, daha uzun öykülere evirilmeye müsait, hatta kısa filmlere konu olmaya uygun öyküler barındırıyor. Alican Saygı Ortanca'nın değerlendirmesi...

17 Eylül 2015 Perşembe, 15:42
Abone Ol google-news

Hakan Bıçakcı'dan “Hikâyede Büyük Boşluklar Var”

Hikâyenin dolu tarafı

Edebiyatımızda, düzenli olarak yeni verimleriyle okur karşısına çıkan, öyküde, romanda hatta resimde yumruklarını bir bir sallayan, sağ gösterip sol vurmayı sevdiği kadar “El salla, el salla! Kol salla, kol salla!” diye ritim tutmayı da seven bir yazar varsa o da Hakan Bıçakcı. Bıçakcı, kızgın sulardan sonra soğuk kumlar gibi gelen kurguları, aklını evde unutan karakterleri ve sanki okur zihninin parçası gibi görünen üslubuyla her kitabında bir adım daha atmaya devam ediyor.

Gündelik ilişkilerin anlatılmayan gündelikliğini, gün boyunca verilen kararların tekdüzeliğini, akılda cirit atan onlarca tilkinin vurdumduymazlığını, olağan şüpheli olmaktan çekinmeden anlatır Bıçakcı. Arada kalmışların, araya kaçmışların, aradan kaçmışların sesi yankılanır yazdıklarında. Ürpertici bir soluk gibi de yaklaşabilir karakteri size, aniden önünüzü kesip kolunuza da yapışabilir. Sıradan yaşama anlam aramadan, anlamsızlıklarla oynatır kalemini. Absürdü absürttür, ciddi tavrı daha da absürt. Unutmak istediğimiz bir anımızı hortlatıverirken belleğimizi bir anda yerle bir edip son bilmem kaç dakikadır okuduğumuz kelimeleri aklımızdan söküp alabilir. Türler arası sınırları olabildiğince saydamlaştırıp geçirgen bir tavırla öykünün sınırlarını zorlar. Başlangıcı sonundan başlar, kurguları moonwalk yapar.

ÇATLAK ÖYKÜLER, KARAKTERLER, SESLER

Apartman Boşluğu ile Türkçe spekülatif kurgunun en iyi eserlerinden birini veren, son romanı Doğa Tarihi ile söyleyeceği daha çok sözü olduğunu kanıtlayan Bıçakcı, bu kez bir öykü toplamıyla karşımızda: Hikâyede Büyük Boşluklar Var. Peki, kitabının adı gibi yazarın hikâyelerinde boşluklar var mı? Hem de nasıl? İşte Bıçakcı’nın yarattığı kırılım da tam olarak bu noktada gerçekleşiyor.

Hikâyenin hikâye olması için su geçirmez olmasına gerek yok. Çatlak öyküleri, çatlak karakterleriyle çatlak sesini kendi tarzı içerisinde kusursuz bir biçimde okuyucuya aktarmayı başarıyor yazar. Onun yarattığı dünyalarda her şey bir anda olabilir. Bir anda Bugs Bunny’ye âşık olabilir, bir anda nöbetçi masa örtücü aramaya çıkabilir, bir anda son bir senede yaşadığın her şeyi sıfırlayabilirsin. Bıçakcı’nın dünyası tam manasıyla her an her şeyin olabileceği bir imkânsızlıklar sirki gibi. Postmodern anlatının yavaş yavaş erimeye başladığı yerlerde, yazar hayal gücünü bir adım daha ileri taşımayı her seferinde başarıyor. Sırf öykü olması gerektiği için bir öykü yazabiliyor örneğin ya da öykü içinde yazdığı öykü, kendi öyküsüne dönüşebiliyor. Hem kurgu, hem üslup hem de dil bakımından yazar kendisini takip ediyor, tıpkı kitap boyunca kendi hayaletleri olmayı sürdüren karakterleri gibi. Ancak bazı yerlerde başka yazarlara da göz kırpmaktan kaçınmıyor. Öykücülükte kendi yarattığı türü takip eden, şüphesiz en sıra dışı yazarlardan Umut Sarıkaya’nın şeridine uğramayı kesinlikle ihmal etmiyor.
Dört bölüme ayrılan kitabın her bölümü adının hakkını verir cinsten. İlk bölüm “İlişki Durumu”nda ikili ya da keşke ikili olsa dediği ilişkilere odaklanan yazar, ikinci bölüm “Yalnız Personel”de yalnızlığı yollarına pusu kurmuş beklemekte olan karakterleri anlatıyor. Tam burada ilk bölümle ikinci bölümü ayırmayı çok iyi başarıyor. “Yalnız Personel”de ilişki durumlarından kesinlikle söz etmeden, kendi çizgisi üzerinde sakince yürüyor. Bıçakcı için yalnızlık, tamamladığı işi kutlamak için Fanta içmeye mahkûm bir çevirmen ya da anne baba zoruyla saykodelik bir düğüne gitmek zorunda kalan gencin dramı olarak karşılığını buluyor. Öykülerini kaleme alırken üstüne Megadeth tişörtü giyiyor ya da zihninin üçe bölünmesine izin veriyor olabilir. Ama her ne yapıyorsa, başından sonuna kadar kendisi gibi yapmaya devam ediyor.

Üçüncü bölüm “Nasıl Olur?”da ise olmaz gibi görünenleri oldurup kaleciyi ters köşeye yatırırken son bölüm “Ara Bölge”de, katalog tanımayan öykülerini bir araya getiriyor. Toplam otuz dört öyküden oluşan bu derlemesinde büyülü gerçekçiliği hayalle, fantastik edebiyatı da gerçeklikle buluşturuyor.

BİLİNENİN TEKİNSİZLİĞİ

Bıçakcı, öykülerinde ne geleceğe dair varsayımlarda bulunarak kâhin taklidi yapıyor ne de olanı olduğu gibi anlatıp olmayacak bir tarih yazıcılığı. Aynı evrende bile yaşayıp yaşamadığını bilmediğimiz karakterlerinin hikâyelerini az ama sık sık yazarak okuyucusuna sindirimi kolay bir okuma keyfi sunuyor.

Rüya Günlüğü kitabından aşina olduğumuz düşsel anlatılarını bolca kullanıyor bu kitapta da. Uykuyu öyküsünün bir karakteri yapıyor, rüyayı diğer karakteri. Yarattığı asıl karakter ise bunların çerçevesinde kendine bir yer bulmaya çalışıyor. Bunu yaparken her şey olması gerektiğinden daha düşsel oluveriyor. Ve en sonunda kendi öyküsünü çimdikleyerek uyandırıyor yazar. Öyküleri bazen “Ya, n’olursun beş dakika daha…” diyebilecek kadar arsızlaşsa da uyku hak ettiği değeri her zaman görüyor.
Bıçakcı’nın öykülerinde olgular, olaylar ve sonuçlar fantastik olsa da ana karakterler ya da mekânlar bu fantastiğin bir parçası olmaktan uzak. Onların fantastik yönleri bunca fantastik unsur içinde normal olmaları. Ya da öyle olduklarına inanmaları. Tüm bunlara rağmen Hikâyede Büyük Boşluklar Var'ın fantastik bir öykü toplamı olduğunu söylemek pek de doğru olmaz. Öncelikle öykülerin hepsi fantastik değil. Bunun yanında yazarın mizahi öğeleri neredeyse her öykünün vazgeçilmezi. Depresiflik de bu mizahın bir parçası. Öykülerde bir çöküş anlatılmasa da öyküler ve karakterler çökmeye fazlasıyla müsait. Öykülerindeki İstanbul, tıpkı bizimki gibi kaotik, Ankara bizimki gibi gri. Karakterler İnegöl köftecisinden karnını doyurup, taksiyle Kurtuluş’a gidiyor. Yine de tüm bu tanıdıklık Bıçakcı’nın kaleminden çıkınca aşina olduğumuz her gerçeklik, bilinenin tekinsizliğiyle farklı bir algı yaratmayı başarıyor.

DÜĞÜNE GİDEN “METALCİ”

Yazarın, Bir Yaz Gecesi Kâbusu ve Ben Tek Siz Hepiniz’den sonraki üçüncü öykü toplamı olan Hikâyede Büyük Boşluklar Var, daha uzun öykülere evirilmeye müsait, hatta kısa filmlere konu olmaya uygun öyküler barındırıyor. Bazı öyküler ise tüm olgulardan bağımsız, yalnızca iyi birer öykü olmalarıyla ön plana çıkmayı başarıyor. 'Yıldönümü', 'Dünyanın En Çok Yanlışlıkla Fotoğrafı Çekilen İnsanı', 'On Üç Maymun', 'Cesaret Testi', 'Selfie Dedektifi', 'Bana Bayan Deme' boşlukları büyük, okuma keyfi daha da büyük olan öykülerden bazıları.

Bunca hikâye anlatsa da Bıçakcı kendi gibi olmaktan bir an olsun vazgeçmiyor. Ne kelimelerinin gücünün onu ezmesine izin veriyor, ne okuyucunun beklentisinin ne de kelime olarak bir karşılığı olmayan sanatçı misyonunun. “Düğüne giden bir metalci” gibi yazıyor öykülerini ya da en yakın arkadaşının düğününe saatlerce geç kalmış bir dost gibi. İntihar etmeyi düşünse de İstanbul trafiğine ayak uyduracak kadar naif, hak etmediğini düşündüğü bir ödülü aldığında gerim gerim gerilecek kadar içten karakterleriyle Hakan Bıçakcı’nın öykücülüğü bu kitapla beraber süreklilik kazandığını gösteriyor. Yazar süssüz ve konuşur gibi yazmaya devam ediyor, biz de okurken onu dinliyoruz.
Bu otuz dört öyküye sığdırdığı yaratıcılığına, orijinal kurgularına ve sevilesi pek çok karakterine rağmen Hikâyede Büyük Boşluklar Var'ın, Bıçakcı’nın en iyi kitabı olduğunu söylersek Apartman Boşluğu’nu, hikâyenin boşluklarında yok etmiş oluruz. Yazarın öykücü kimliği bu kitapla birlikte sağlamlaşsa da hâlâ romancılığı çok daha çarpıcı. Yine de Hikâyede Büyük Boşluklar Var bir arada bulunmayı hak eden ve bunu başarmış otuz dört öykünün haklı bir galibiyeti.

Evet, hikâyelerde büyük boşluklar var. Evet, her hikâye okunmaya değer. İşte bu yüzden bu kitap, Türkçe edebiyatın Donnie Darko’su olmaya aday.

Hikâyede Büyük Boşluklar Var/ Hakan Bıçakcı/ İletişim Yayınları/ 180 s.