Hakikaten Garp Cephesi’nde yeni bir şey yoktu...

Hakikaten Garp Cephesi’nde yeni bir şey yoktu...

19 Ocak 2020 Pazar, 09:47
Abone Ol google-news

Türkiye’den Kanada’ya dönüşte Çin üzerinden bir rota çizemeyeceğimiz için, çaresiz, Batı yönünde uçuyoruz. Ben kırk kapının ipini çekmeden bir yerden ötekisine gidemeyenlerdenim. Acelem de yok. Mümkünse Avrupa’da uçaktan inip biraz oyalanıp soluklandıktan sonra Atlantik’i geçmeyi tercih ederim; yine öyle oldu.

Yılbaşı sonrasındaki dönüşüm KölnDüsseldorf-Aachen konaklamasıyla biraz uzayınca, bu haftanın yazısı Batı Cephesi’ni teftişe ayrıldı. Almanya’nın Belçika-Lüksemburg ve güneye doğru Fransa toprakları üzerindeki doğal sınırı sayılabilecek olan Garp Cephesi’ndeyiz. Cephe deyince akla hemen savaş geliyor. Fakat meraklanmamalı, henüz savaş yok; olmasın da...

Fakat Homosapiens’lere pek güvenmeyelim, bunların sağı solu belli olmaz. Avrupa Birliği filan dinlemezler, çatapat etmesi işten değildir. Ancak şimdilik sınırlar açık. Ne ki, bundan yüz yıl evvel, Avrupa devletlerinin hudutları tel örgülü, mayınlı, sıkı kontrollü ulusal sınırlardı; sıkıysa geç. Bu eski sınırların üzerinde, I. Dünya Savaşı’nın ünlü Garp Cephesi coğrafyasındayız; tarih 2020’nin ocak ayıdır ve biz burada bir romanı anımsıyoruz. 

NAZİLERİN YAKTIĞI  KİTAPLARDAN...

Bundan tam doksan yıl evvel, 19 Ocak 1929’da, Berlin’deki Verlag Yayınevi bir roman yayımladı. Eric Maria Remarque’nin savaş karşıtı bir manifestoya kısa sürede dönüşecek olan insancıl romanı “Im Westen nichts Neues”, Türkçedeki çevirisiyle “Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok”, Almanya’ya ve Almancaya sığmayacaktır. Yayımlandıktan sonraki iki yıl içinde 22 dilde toplam 3.5 milyon baskı yapacak, Amerikan Hollywood sineması derhal siyah/beyaz filmini perdeye uyarlayacak ve film 1930’da Oscar alacaktır; bugün modern klasik romanların başında gelir.

Naziler, “Fahrenheit 451”derecesinde yanan kâğıttan imal edilmiş kitap öbeklerini tutuşturmayı pek seviyorlardı. Yakılanlar arasında Remarque’nin bu eseri de vardır. Romanda koruganlardaki askerlerin haber değeri olmayan hikâyesi anlatılır. Romanın geçtiği cephelerin üzerindeki şimdinin huzurlu kent ve kasabalarını dolaştığım sıralarda gözüme çarpan koruganlar, bugün bir savaş anıtı gibi toplumsal hafıza mekânı olarak yerlerinde bırakılmıştır. Bunlar bugünkü sükûnetin yerinde, çok değil, 70 yıl evvel nasıl bir kıyamet yaşadığını hatırlatmaya yetiyor.

Yine hatırlanması gereken bir kasaba, Stolberg’deyiz: Garp Cephesi’nde, kurulduğu yüzyıllar öncesinden bu yana, pek çok savaşın merkezinde kalmış Stolberg! Ortaçağ üzerine çalışan varsa, merak eden olursa, buraya ne yapıp edip gitmeli. Minicik, daracık ve neredeyse çoğu kaldırımsız taş döşeli sokaklara açılan evlerin kapı üstlerindeki alınlıklarında yazı lı, kazılı en erken tarih 1600’leri gösteriyor. Bu evler Stolberg Kalesi’nin eteğine toplanmış beş bin nüfusa ev sahipliği yapan kasabanın tarihi köy içindedir.

Yayılmış haliyle Stolberg’in toplam nüfusu 50 bin civarında. Kaleyi 13. yy’da Kral 1. Wilhelm yaptırıyor, iki kez savaşlarda yıkılıyor, yeniden inşa ediliyor. Son yıkıntı 2. Dünya Savaşı’ndan kalma; fakat Alman kalkınmasıyla tekrar ihya edilmiştir.

Garp Cephesi’ndeki Alman orduları için komuta merkezi olarak kullanan Nazilerden kaleyi 1944 Eylül’ünde almış Amerikan 1. Tugayı, kuleye bayrak çektiyse de gönder kısa süre sonra kurulacak Almanya Cumhuriyeti’ne teslim edilir. Alman savunmasının savaş koruganları ise eğer Stolberg’i merkez kabul ederseniz, bütün Garp cephesine yayılmıştır; savaşın toplumsal hafıza mekânları olarak bütün dehşetiyle oradadır. Yine Amerikan piyadesi tarafından ele geçirilmiş bu koruganlardan birisinin, 485 numaralı olanın önündeyiz. Asfalta yakın bir tepecik üzerinde, 3.5 metreye 4 metrelik bir koruganı şimdi otlar bürümüş. Sık orman içindeki yıkılmış koruganın betonları kaç askeri altında bıraktı; bilmiyoruz. Yanlarında tanksavar/ Höckerlinie denilen taştan kesme engellere rağmen, Almanya’nın bir köyünden gönderilmiş belki bir Hans daha yaşamını burada yitirdi. Öteki Hans’ı biz zaten büyük şairimiz Nâzım Hikmet’in anlatısından biliyoruz; buradakinin adını yakıştırdık sadece.

Nâzım, “Atlantik’in dibinde upuzun yatıyorum efendim” satırıyla başlayan Memleketimden İnsan Manzaraları’nın 2. cildinde, isabet alıp parçalanarak batan bir Alman U2 denizaltısının okyanusa saçılmış askerlerinden Münihli Hans Müller’i bize tanıtıyordu.

1941’de Atlantik’in dibine doğru inen Hans’ı, biz şimdi koruganında Führer için savaşan Hans olarak düşlüyoruz. Sonra hatırımıza başka bir roman kahramanı geliyor.

Remarque’in romanında Paul Bäumer de bu koruganların olduğu topraklarda yaşamını, bir düşman saldırısıyla, 1914 Ekimi’nde yitirmişti ve o gün genelkurmaya verilen raporda, bu önemsiz şeye yer verilmeyecek, sadece “Garp Cephesi’nde yeni bir şey yok!” denilecektir. Roman bu ünlü satırla biter.

İki günlük Stolberg ve civarında geçen gezinti pek sakindi, telaşsız ve heyecansızdı. Tıpkı Sovyet yazar Boris Vasilyev’in Alman işgalindeki gözden uzak Rus topraklarında savaşa gönderilen Partizan kızlardan oluşmuş küçük manganın hikâyesini anlattığı “Sakindi Oranın Şafakları” başlıklı romanındaki pastoral sükûnet kadar sakindi burası. Hakikaten garp cephesinde yazılacak bir şey yoktu, şiir ve roman, sadece edebiyat geriye kalmıştı.

[email protected]